24 Ağustos 2009

kırpık kitaplar ve şehiriçi tatil günleri...

Bu yaz Can henüz çok küçük olduğu ve doğrusu iki çocukla salkım sepet yollara düşmek konusunda pek tembel olduğumuz için haftasonlarında düzenli olarak kaçabileceğimiz bir adres belirleyip, şehirde kalmaya karar vermiştik. Yaz bitiyor ve doğru bir kararmış diyorum şimdilerde. Özgür iznini parçaladı ve bir kaç 'genişletilmiş haftasonu'muz oldu. 2 güzel gün sonrasında bugün de şehir içinde telaşsız ve keyifli bir gün geçirdik. Yooo hiç de özel birşey yapmadık. Günün ikinci yarısında geleneksel D&R keşfi, IKEA'da esin perilerinden fikir edinme ve artık sinema salonlarına gitmemizin tek nedeni olan 3 boyutlu bir animasyon vardı. İlk yarısında ise ev temizliği ve son zamanlarda araştırıp, kurcalamaktan çok keyif aldığım yeni hobimin peşindeydim.
Scrapbooking...Her ne kadar 'gazete kupürleri veya resim toplayarak defter tutma' olarak tanımlansa da ben 'kırpık kitabı' demeyi seviyorum. Çünkü işin mantığını çok güzel tanımlıyor gibi geliyor bana... Bir konuya dair fotoğraf ve anısal malzemelerin bir grafik anlayışı çerçevesinde biraraya getirilmesinden ibaret bu çalışmaların adının bu olduğunu öğrenmem de çok da eskilere dayanmıyor.
Ben ki yıllardır biriktiririm ama karşılaşmamışım bu kavramla hiç. Biletler, broşürler, fotoğraflar, şişe kapakları, bardak altlıkları, ıvır ve de zıvır... Birikir de birikir kutularda...
Yıllar önce Paris'te
Jeu De Paume'da 20.yy'ın önemli mimarlarından Richard Meier'in bir sergisini gezmiştim. Onca eskiz, proje ve maket arasında beni en çok etkileyen şey, mimarın Rusya seyahati sırasında topladığı ulaşım biletleri ile yaptığı kolaj ve sunumdu. 'İşte!' dedim. 'Ben bunu yapacağım!'
Özgür'le hep planladık. Evimizin duvarlarını kolajlar süsleyecekti. Seyahatler, çocuklarımızın büyüme evreleri, katıldığımız hatırlanası etkinlikler hep kolajlanacaktı. Ama olmadı bir türlü.
Dijital bir-iki uygulama bir de kızımın ilk 6 yılında karaladığı resimciklerden oluşan bir kolaj dışında da bir ürün çıkartamadım.
Heh işte bu yaz yazın başından beri kafayı buna takmış durumdayım. Babalar günü için hedeflediğim çalışmayı bu sabah bitirip '9 hafta sonra...' etiketiyle verebilmiş olmamız ilgisizliğimizin bir göstergesi olarak görülmemeli. :-D Zaman yaratamadım. Ama bundan sonra daha planlı olacağım. Örneğin keyifli geziler ve etkinlikler sonrasında hemen bir sayfa hazırlayacağım. Cumartesi günü yaptığımız müze gezisi işte yine bu sabah biletler ve kenarda köşede bulunan ilgisiz malzemelerle bir kırpık kitabın ilk sayfası oldu...


Yine sayısız kırpık kitap projem var haliyle... Ama az online eğitimlerden çıkardığım dersler sonucunda çok dağılmadan ve suçluluk hissetmeden bu işi geliştireceğim. Türkiye'de scrapbooking için kullanılan kitler ve malzemeler çok çeşitli değil ve sadece bir kaç adresten edinilebiliyor. Ama benim amacım yeni bir hobi bütçesi yaratmak değil zaten. Çevreme bakıp, malzemeleri kırpık kitabı gözüyle değerlendiriyorum. Kızımın faaliyetlerinden artan parçalar, hediye paketleri, hatta baklagiller bile bu işte kullanılabilir diye düşünüyorum. İlk çalışmaları fotoğrafladığımda buraya da koyacağım.


İşte bu konuda keyifle takip ettiğim bir başka site...

22 Ağustos 2009

rahmi koç müzesi...





Müzeleri hep çok sevmişimdir. Yıllarca bir profesyonel olarak duyduğum merakın yanısıra, bir ziyaretçi olarak herbirinin sunduğu o dingin atmosferden çok etkilenmişimdir. Yurtdışında 'az ye, çok müze gez!' şeklinde bir sloganımız olmuştur hep bazen el yakabilen müze girişleri karşısında. 20'li yaşlarımın başında, bir çok önemli müzeyi sindire sindire gezme şansım oldu.
Louvre'da indirimli gece tarifesi ile giriş yapıp, yarı aydınlatılmış Mısır bölümünde 30'lu yaşlarındaki kadın mumyası karşısında çakılıp kalışımızdan, New York'da yıllarca kitaplarda planlarını ezberlediğim Guggenheim'ın gösterişli rampasını adımlamaya bir dolu ahtıra üşüşüyor şimdi aklıma ama konumuz müze ziyaretleri tarihçem değil.
Yurtiçi seyahatlerde de müzeleri atlamamaya çalışırım ama içim öyle acır ki her ziyaret sonrası, o yetersizlik, bakımsızlık, elindeki değerlerin farkında olmayış, vesaire ile hep işe el atma güdüsü dürtükler beni.
İstanbul'da açılan her müzeyi de periyodik olarak ziyaret etmeye çalışırım. Yeni sergiler, yeni yaklaşımlar, yeni eklenen bölümler olur ya mutlaka... Santralİstanbul'dan İstanbul Modern'e; Sabancı Müzesi'nden Oyuncak Müzesi'ne bir sürü yüz akımız da oldu son yıllarda ya, benim keyfime diyecek yok... Neyse...
Rahmi Koç Sanayi Müzesi'ni ilk ziyaretimin üzerinden kaba hesapla 6-7 yıl geçmiş olduğunu farkettim. Bu farkedişin üzerinden de belki 1-2 yıl geçti :-) Ve sonunda bugün yeniden kapılarını çaldık. 2 çocukla bile koskoca bir günü geçirebileceğiniz keyifli bir mekan haline gelmiş müze. Açık hava, tren-tekne turları, keşif küresi, nefis tatlılarıyla Halat, atlı karınca, çok çeşitli sergi konuları ve alanları gerçekten herkes için doyurucu ve keyifli bir ziyaret sağlıyor.

19 Ağustos 2009

derlenip toplaniyorum...

Çok heyecanlıyım. Bütün serseri okumalar, ona buna bulasmalar sonucu beyin kıvrımlarında kalan kırıntılar, meraklar, vesaire vesaire yerini bulacak. Herşey yolunda giderse gelecek ay bu zamanlar doktora derslerime başlamış olacağım. Özgür bu heyecanımı çok naif buluyor. 6 yıllık doktora maratonunu Mart'ta tamamladı ve yaraları yeni yeni kabuk tuttu :-) Ona göre doktora süreci heyecanlanlanılacak bir süreç değil. Aksine çok sancılı bir süreç ve insanın bunu seçebilmesi için hafif mazoşist olması gerekiyor. Doğrudur. Ben Türkiye'de yaşadığımı unutup hala böyle şeylere fazlaca anlam yükleyip burnumu sürtmeye mahkum bir kişiyim ama işte o bilginin kokusu var ya, o beni böyle meczuplaştıran. Elimde değil. Nasıl olacak değil mi 2 çocuklu ev hayatı ile? Yok hiç takılmıyorum bunlara. Öyle bir körlük anlayacağınız.
Aklımda bir sürü konu var. Bir tanesi tezim olacak. Çok okuma, çırpınma ve araştırma gerektirecek bir konu. Ama o konuyu oturayım, kendi başıma araştırayım, yazayım denince olmuyor. Bir sistem, bir mentor (bak yine ne çok anlam yükledim danışmanlara) falan gerekiyor.
Neyse dedim ya aklımda bir sürü konu var diye. Şimdi sistemli bir şekilde sıraya giriyorlar postumun başında da belirttiğim gibi.
Aslında başlı başına bir post olmasını dilediğim bir kavram ile tanıştım geçenlerde. Mimarlar Odası'nın toplantılarından birinde işlendi bu kavram. EKOFEMİNİZM... İşte tek çatı altında toplanmış (benim için önemli) iki yaklaşım. Söyleşinin özeti aşağıdaki gibi. Ama Kavramın yeniliğinden dolayı, iyi bir sunum yapabileceğinden şüphe duyduğunu sık sık dile getiren Mücella Hn. konuyu hem çok genel hatlarıyla inceledi hem de önemli isimler ve kaynaklar konusunda bizi aydınlattı. Elde var biiiiir....
“Ekolojik Perspektifler” söyleşiler dizisinin 5 Ağustos 2009 Çarşamba günü gerçekleştirilen “Ekolojide Farklı Arayış ve Yaklaşımlar ‘Ekofeminizm” başlıklı sekizinci bölümünde, Mücella Yapıcı ilgi ile izlenen kapsamlı bir sunuş yaptı...
Temel vurgu olarak, çevre politikalarının ve ekoloji sorunlarının tartışılmasının bu konudaki etik ve felsefi yaklaşımlar ve tartışmalar göz ardı edilerek yürütülemeyeceğine inandığını belirten Yapıcı; doğanın ve insanlığın kurtuluşu için uygarlığın ortaya çıkışından bugüne değin hükümranlığını sürdüren ataerkil toplumsal sistem ile yüzleşme gereğinin altını çizdi.
Düşünce sistemlerinin esasını etik ve/veya metafizik yaklaşımlardan çok toplum ve siyaset felsefesi ile ilgili konuların oluşturduğu ve ekolojik sorunların ve krizin asıl nedeninin baskı, hiyerarşi ve ezme ve ezilme biçimlerinin egemen olduğu toplumsal sistemlerin neden olduğunu ileri süren toplumsal ekolojistler ve feminist ekolojistler arasıdaki benzerlik ve ayrılıklara değinildi.
Önemli bir bölümünde de tarihsel kökenleri ile birlikte “ekoloji” ve “feminizm” kavramlarını geçmiş ve bugünün akımları ile birlikte ayrıntılı olarak irdelediği sunuşuna, daha sonra “ekofeminizm” kavram bütünselliğine dönük örnekler vererek devam etti.
İzleyenlerin katkı ve sorularına ayrıntılı açıklamalarıyla yanıt veren Mücella Yapıcı konuşmasını izleyenlere teşekkür ederek tamamladı.

Tabi ekofeminizm dedik mi aslında 2 koca maddeden bahsediyor oluyoruz ki bu da bizim iki koca deryaya tek kollukla atlayacağımız anlamına geliyor. Ekolojiye girdik mi, işin mühendislik yanından mı yoksa etik yanından mı çıkarız kestiremiyorum bile. Hele genelde kadın, özelde feminizm bizi epey dağıtır kannatindeyim.
Sonra 2 çocukla hayatın getirdiği okumalarda kaybolmalar var ki bu da başka başka kavramlarla tanıştırıyor beni. Natural Parenting (Doğal ebeveynlik) ve Idle Parenting(Başıboş(!) Ebeveynlik bunlardan bazıları. Nasıl yani değil mi? Evet efendim anne-babalık da öyle gelişigüzel yapılmıyor. Hangi ekoldensiniz? diye sorgulanabilirsiniz :-) Çok ilginç geliyor çok...Elde var ikiiiii...
Blog blog blog... Bloglar ve blog uslupları da cezbediyor beni araştırma konusu olarak. Elde var üüüüç...
Dedim ya bir naif heyecan...

11 Ağustos 2009

mutfaktaydım...

Yılın bu zamanları pek hamarat oluyorum. Kendimi kış için inine yiyecek taşıyan böceklerle aynı hazırlıklar içinde buluveriyorum. İznik'ten, bahçeden gelen domatesler, vişneler, böğürtlenler, sivri biberler ilgi istiyor benden. Bir kısmını hemen, bir kısmını kışın kullanmak üzere hazırlıyorum. Yıllardır kışın domates almıyorum. Meyve ve sebzeleri mevisiminde tüketmeye çalışıyorum. Domates gibi yeri doldurulamazları ise buzlukta saklıyorum. Domates haricinde de abartmıyorum sakladığım miktarları. Sebzeleri özlemek de güzel.
Yoğurdu ve ekmeği evde yapmakla ya da bu şekilde besinleri hazırlayıp saklamakla az zaman harcanmıyor elbette. Bazen 'iş aldım başıma!' diye düşündüğüm olmuyor değil, sanki biri şart koşmuş gibi bunları. Ama genelde bütün bu hazırlıklardan keyif aldığım, hatta zihinsel olarak dinlendiğim de bir gerçek. How to Cook Your Life geliyor aklıma çoğu zaman. Filmi düşünmek ve mesajlarını yeniden yeniden hatırlamak eşlik ediyor bana bu hazırlıklarda.
Bunun yanında, kendi hazırladıklarımızı tüketmek ayrı bir keyif veriyor. Örneğin geçen yazın sonunda buzluğa attığımız vişneler ve böğürtlenler doğum sonrası şurup ve bilimum doğumgünü pastalarının iç malzemesi olarak kullanıldılar. Oğlumun ilk tattığı besin evde yaptığımız yoğurt oldu. Kendi yaptığımız ekmeği (ve pizzayı :-) paylaştık ailelerimiz ve arkadaşlarımızla güzel akşamlarda...

Şimdi Eylül'de bağ bozumu ile birlikte, Özgür'le yine deneyeceğiz şarap yapmayı belki. Kızımız daha 1.5 yaşındayken (yani 5 yıl önce) denedik ilk olarak. Önce gerektiği iddia edilen bütün techizatlar ve mayalarla bilim adamı titizliği ile çalıştık ve sonuç 19 lt.lik şıraydı. Poşetlere doldurduğumuz üzümleri kovalarda kızımızın ayakları altında ezdirmiş, bu süreçte pek eğlenmiştik ama sonuç içilebilir değildi. Sonraki yıl daha doğal yöntemlerle hazırladığımız şarap başarılı olmuştu. Kendini yeni yeni resimle ifade edebilmeye başlayan kızımız bu defa şarap şişelerine etiket çiziktirmişti. 'Yüzlü Şarap' demişti çizdiklerine. Sonra 1-2 defa daha denedik. Her yıl da daha iyiye ulaşmak için azim ve umut taşıyoruz :-)

4 Ağustos 2009

yatmalıyım artık...

Sabah kesin çok pişman olacağım biliyorum ama oturdum kaldım bilgisayarların başında işte. Can'ı uyuttum. Kızıma 2 bölüm kitap okudum. Okuduğum ilk bölümü kendi gün içinde okumuştu ama benden yeniden dinlemek istedi. Ben de merak ettiğim için hiç itiraz etmedim. (Şamatalı Köy'de Lisa kuzusunu okula götürecekti de...) Sonra yanında uyuya kalmışım. Can'ın sesine uyandım. Acıkmış. İlaca rağmen vızıldayan sineklere tokatlar savurarak emzirdim aç kuzuyu. Arada daldım da sanırım. Sonra kısacık bakayım ne var ne yok diye düşünerek oturdum diğer bilgisayarın başına. Özgür çalışıyordu bunda. Öbürünün bağlantısı ne kötü. Bağlanamayınca temizlik yaptım bilgisayarda. Ayıkladım, sildim, dosyaladım... Bir yandan da bir kaç ay sonra dersler başlayınca böyle bir düzen oturtabilirim diye düşünüyordum. Kuzuları uyut, yanlarında 1-2 saat sız, uyan, emzir, çalış, uyu, uyan, emzir, uyu, uyan ve gün içinde kestirmek için an kolla gibi. Sonra Özgür yattı ben de bu bilgisayara geçtim. Hızımı alamayıp burada da temizlik yaptım. Çalışmalarıma yer açma, başlanıp yarım bırakılmış olanlara kısa bir selam duruş oldu bu akşam. Sistemli olursam herşeye yetişebilirim diye düşündüm yeniden. Kolay olmayacak biliyorum ama bir denge kuracağım...

1 Ağustos 2009

kitaplar...

Ben mi ne okudum bu arada? Biraz tembellik ettim aslında.
Filler İçin Su
Senaryo tadında keyifli bir okuma için okuyun derim.
Bir de benim gibi
Cirque du Soleil hayranıysanız mutlaka ilginizi çekecektir.
Lotus Çiçekleri
Çocuklarla beraber yapılabilecek ne çok şey var...






Küçük Prens
Çok heyecanlandım raflarda görünce bu kitabı. Ama hiiiç olmamış. Sevemedim çizgileri. O naif hikaye için çok sert ve ifadesizdi her kare.