26 Mart 2009

domestik diva . . .

Ben bu tanımlamayı bir gazetenin geyik ekinde, Ebru Şallı için yapılan yorumda okumuştum ilk. Çok da gülmüştüm. Bugünlerde 'nefes al nefes ver' lerine eşlik etmeye çalıştığım bu arkadaşımız için yapılan bu tanımlama çok esprili ve isabetli gelmişti bana. Yani o birrr anne, o birrr eş, o birrr sporcu, o birrr şef, o birrr güzellik sembolü, o birrr şu, o birrr bu durumundan dolayı yaratıcı bir magazin muhabirinin ortaya attığı bir tanımlama sanıyordum ki, şu hayatımıza şahane karışık tanımlamalar sokan eğilim belirleyici Salzman'ın tanımlamalarından biri olduğunu öğrendim. Bir eğilim mi, moda mı yoksa bir sonuç mu bazen tam kavrayamadığım bir durumu özetliyor bu tanımlama. Hani şu e-posta silsilesi var ya. Kadın evde oturuyor önce, çocuk yetiştiriyor, yemek yapıyor. Sonra sokağa çıkıyor çalışıyor. Sonra yükseliyor da yükseliyor, hayatının anlamını yükseldiği yerde bulamıyor da tekrar eve dönüyor, çocuk bakıyor, yemek yapıyor... Onun da bir nevi özeti bu...
Bir süredir kendi kendimi son derece barışık bir şekilde şöyle düşünürken buluyorum. 'BEN BİR KLİŞEYİM!' Dediğim gibi içinde eleştiri taşımayan bir yorum bu. Barışığım bu durumla ama tespit etmiş olmak önemli geliyor bana. Kaybolmamı engelliyor bu farkındalık.
Blog dünyasında da sayısız örnek yok mu bu konuda? Heeepsi okumuş bir sürü kadın olarak entellektüel yönü ağır basan, eh nispeten alım gücü olan mükemmel anneler, mükemmel aşçılar, mükemmel kitap-film-gösteri-vb. yorumcuları, mükemmel doğal, duyarlı, farkında insanlarız ve çoğumuz şimdilerde evdeyiz ya...Yazmayalım mı bunları bir kenara köşeye değil mi?


Yoğurtlardaki standartlarla oynanmasının ardından evde yoğurt yapmaya başladım da oradan geldi aklıma :-D

18 Mart 2009

u2 tarihçem . . .

1987 . . .
Siyah küçük bir radyo-kasetçalarımız vardı. Stüdyo FM falan dinliyordum sanırım. Hani şu ikindi saatlerinde yayınlanan. 'With or Without You' çaldı. Sanki ben o güne kadar öyle bir şarkı dinlememiştim. Yaş itibarı ile popla tanışalı çok olmuştu. O aralar ufak ufak rockla flört ediyordum ama işte o şarkı çok başkaydı. Yıllarca bir sürü yaşanana fon müziği oldu sonra...
1988 . . .
Okulda grubun takipçisi bir dörtlümüz vardı. Özgür de onlardan biriydi. Adam, Larry, Edge ve Bono olmuşlardı kendilerince. Albüm fotoğraflarındaki duruşları taklit eder, fotoğraf çektirirlerdi. Sonra kızılderili gibi saçları olan ve giyinen Türk asıllı Amerikalı İngilizce öğretmenimiz bize müzik konusunda dönem ödevi verdiğinde ben cazın tarihçesine ilişkin metinlerle debelenirken, onlar Rattle and Hum VHS'i ile müthiş bir sunum yapmışlardı. Okula gidiş ve dönüş yolunda vapurda yaz kış demez kenarlarda oturur, ayaklarımızı demirlere dayar bağırarak Van Diemen's Land'ı, I Still Haven't Found What I'm Looking For'u söylerdik.

1991 . . .
Sonra üniversiteye başladık. Rıhtımda elimizde Achtung Baby, ateşli tartışmalar yaptık. Çok mu elektronikdi ne? Ahh U2 o eski U2 değildi artık diye hayıf hayıf... Gençlik işte :-)



1993 . . .
Zooropa çok çılgındı. Artık işin içinde sadece müzik yoktu sanki. Gösteri, poliltika... Onlar da bizimle birlikte büyümüş, ona buna bulaşır olmuşlardı daha çok.



1997 . . .
Ve Pop... Bir sürüsünü izlemiştik stadyumlarda, açık havalarda ama yok yok. Bu adamlar insan hakları ihlallerini gerekçe gösterip Türkiye'ye gelmeyeceklerdi... İlk interrailin (1996) tadı damağımızda Habsburg üçlemesi (Prag, Budapeşte, Viyana) planı yapıyorduk ki, turneye çıktıkları haberiyle geldi Özgür. Yok hatta şöyle oldu. Aradı beni. '14 ağustos akşamı ne yapıyorsun?' diye sordu. 'E o sıralar Habsburg yollarında olmayacak mıydık yahu?' dememe fırsat kalmadan çıkardı ağzından baklayı. Turneye çıkmışlar. Üstelik Prag da turne duraklarından biriymiş. 'Bileti nasıl alacağız?' O zaman internet böyle değildi ama biz onu en primitif haliyle bile hakkıyla kullanan gençlerdik işte. Interrail trenlerinin güzergahlarından, Çek vizesi almamız için gereken otel konfirmasyonuna dek her işimizi internetten halletmiştik de bilet mi alamayacaktık. Biletix'in büyük büyük babası
ticketpro vardı ya... 24 yaşında müthiş bir heyecan ve konser deneyimiydi.
2001 . . .
Krizin göbeğinde işi bırakmıştım. Yüksek lisansımı bitirmiştim ve artık okullu da değildim. Yıllar sonra nihayet bir süre hiçbir şekilde çalışmayacaktım. Ertelediklerim, açlıklarım, sorumsuzluk beni bekliyordu. All That You Can't Leave Behind çıkmıştı. O yıl ne kadar çok seyahat etmiştik ve albüm kapağı ne kadar çok şey hatırlatıyordu bize. Sonra Stuck In A Moment You Can't Get Out Of (bir ana sıkışır kalır çıkamazsın) şarkısı oldu kayıplarımızın ardından yaşanan acıların. Kimi babasını, kimi sürpriz bebeğini kaybetmişti... Herşey insanlar içindi ya...
2004 . . .
Kızımız 1.5 yaşındaydı artık. Özgür artık askere gidecekti. Gitmeliydi. Doktora bekleyebilirdi. How To Dismantle an Atomic Bomb çıktı o aralar. Albümü evirip çevirip dinleyemeden gitti. Gelince tadını çıkaracaktık. Ben ortağımdan emek kazığı yerken, Özgür de askerdeydi ve ofisimde yalnız oturup Sometimes You Can't Make it On Your Own (bazen kendi başına yapamazsın) ya da A Man and A Woman (bir adam ve bir kadın) dinledim çokça...
2009 . . .
Amma açmışlar arayı... Albüm Avrupa'da çıktı ve Özgür bir akşam heyecanla 'Temmuz'da bir haftasonu Berlin'e gidelim mi?' deyiverdi. 'Duygularımla oynama!' dedim. Öyle ya daha en bir küçük kuzu tamamen bana bağımlı ve 8 aylık olacağı Temmuz'da da durum pek değişmeyecek sanırım. (hatta onun açısından düşününce umarım.) Bu işi başbaşa yapamayız ama kardeş oralarda nasılsa, çocuklarla ev ortamı rahat olur diye ciddi ciddi planlar yapmaya başladık.
'No Line On The Horizon' Albümü aldık elimize. Daha bir heyecanlandık. 'İyi ki açmışlar arayı!' diye düşündüm. Buram buram U2 olmuş albüm.



Sonra U23D geldi. Yemedik içmedik büyük kuzuyu da taktık peşimize gittik. Ancak daha konserin ortasında birbirimize bakıp 'Bu yıl bununla yetinmek zorundayız galiba!' dedik. Unutmuşuz konserlerin o heyecan içindeki kalabalığını, o kulakta kir pas bırakmayan volümünü... Değil 8 aylık bir bebek 6 yaşındaki bir çocuk için bile henüz erken olacağına kara verip 'Bir sonraki albüm turuna!' dedik...

15 Mart 2009

(D)evrim . . .

Yine Ece Temelkuran'dan...
Tam da halimize acıyordum. Tam da ‘Hakikaten bunlar oluyor mu? Biz topyekün oturup geçen yüzyıl kapatılmış defterleri açarak ömür mü tüketiyoruz?’ diye canım sıkılıyordu. Tam da ‘Kendimize karşıt seçtiğimiz adamlar düzeyimizi belirliyor. Oturup Darwin teorisini yeniden ispatlamak zorunda kalıyoruz. Bu memleket herkesi, hep birlikte ilkelleştiriyor’ diye düşünüyordum. Ve gördüm ki doğru. Hakikaten dev adımlarla ‘geri adım atıyoruz’. Önceki gün ODTÜ’de öğrenciler bir eylem yaptı. Vaktiyle yazılan ve bir türlü silinemeyen ‘DEVRİM’ yazısının ‘D’ harfi üzerine yürüdüler; orada durup geride kalan ‘EVRİM’ yazısına alkış tuttular. TÜBİTAK dergisinde yapılan sansüre karşı bir eylemdi bu. İyi ki yapmışlar tabii, ama bir yandan da... Düşünsenize vaktiyle oralara ‘DEVRİM’ yazısını yazanların bu ülkeden ve dünyadan beklentileri ile şu andaki çocukların beklentileri arasındaki farkı. Dünyayı ‘devirecekken’, durumu ‘evriltmeye’ gerileyen bir pozisyon. Daha doğrusu pozisyon fukaralığı...
Ricat?
Acaba vaktiyle oraya o yazıyı yazanlar, ‘Evrim değil, devrim’ diye bağıranlar, siyasi anlamda dünyanın ‘evrilerek’ değil, ‘devrilerek’ değişeceğini savunanlar, aksini düşünenleri ‘gericilikle’ suçlayanlar, şimdi o ‘D’nin üzerinde duran çocuklara bakınca ne düşünüyorlar? O kıymetli ‘D’yi kaybederken kaç çocuğunu kaybetti bu ülke? Vuruşa vuruşa geri çekildi bir bakıma bir cephe, geri çekilip ‘EVRİM’de siper tuttu. Dövüşe dövüşe, azala azala geri çekilip ‘laiklikte’ saf tutması gibi kalabalıkların. İşte bu, acıklı geliyor bana. TÜBİTAK’ın uğradığı sansür değil, artık cephenin Darwin’i savunmaya kadar geri çekilmiş olması trajikomik geliyor.