Kızımın doğumundan sonra, korkak ve endişeli olduğum için dışarı çıkma konusunda çok çekimserdim. Ama bir ihtiyaçtı sonuçta. Gizli bir istek vardı. Hamileliğin son günlerine dek, ıvır-zıvır işleri bahane edip sokaklarda alıyordum soluğu. Yine çalışmadığım bir dönemdi ve çalışma döneminde açlığını hissettiğim her şeyi-sergileri takip etmeyi, kitapçılarda saati unutmayı, dışarıda çalışmayan arkadaşlarla buluşup kahve-tatlı-sohbet üçlüsünde mest olmayı, pazarları keşfetmeyi, vesaire-yaşamak üzere hep sokaklarda vakit geçirdiğim için birden eve tıkılıp kalmış olmak duygusuyla başetmekte zorlanıyordum.
Şimdi, deneyimin getirdiği bir huzur ve rahatlık var üzerimde. Dr.'um sıkı sıkı tembihledi. 'Her gün çık dışarı. Yarım saat olsun, ama olsun...' Kızımın doğum sonrasına kıyasla çok daha fazla çıktım dışarı. Alış-verişe, kızımı okuldan almaya, dr.'lara gidip geldim bu 35 gün zarfında ama bir istek ve bir kaçış olarak gördüğüm için değildi bu çıkışlar. Aksine eve dönmek, evin huzurunda sakinlemek için koşarak geri döndüğüm bile söylenebilir.
Ben hep gezip tozmak kadar ev hayatını seven biri oldum ama yine de bu değişimin nedenini sorguluyorum. 6 yılda ben mi yaşlandım ve değiştim yoksa gerçekten dışarıda hayat daha mı çekilmez hale geldi?
Tesadüf değil tabii ki, çok çalıştık ve kafa yorduk yaşadığımız yeri seçerken. 17 yıllık ehliyetim, kartlığımda şıkır şıkır duruyor ama direksiyonun karşısına geçmek istemiyorum. 'Yapamam!' dan bilinçli bir tercihe dönüştü araba kullanmamak. Dolayısıyla ulaşım için 'toplu taşımaya kolay ulaşılabilirlik' benim için önemli. Kızımın okula servislerle falan taşınmasını istemedik hiç. Bizim gibi yürüyerek gitsin gelsin istedik. Hem spor olsun, hem iklimlerin, sokakların, dönüşümünü izleyerek eğlensin-öğrensin diye düşündük. Böylece yaşayacağımız yere karar verirken, 'okullara yakınlık' da bizim için bir kriter oldu. Sonra,örneğin baharda ve yazın başında nevaleyi toplayıp açık havalarda kahvaltı etmeyi sevdik hep. Kızımla beraber bu ihtiyaç daha da arttı. Böylece 'parklara, açık alanlara yakınlık' önem kazandı. Sonra çocuklu bir aile olarak 'hastanelere yakın olmak' önemliydi. (Bunu doğrularcasına, kızımın bir tıkanmasında kucağımda hastaneye koşmuşluğum vardır.) Alış-verişi iyice internete taşımış durumdayız. Ama yine de 'çevre esnafı oturmuş ya da alış-veriş merkezlerine kısa mesafede' bir bölgede yaşamalıydık.
Neyse sonuçta bundan 3.5 yıl önce bu kriterlerle yaşayacağımız bölgeyi bulduk.
Bugün hem doğum sonrası zorunlulukları hem de kış koşulları ile hemen hemen hep evdeyim. Yine de temel ihtiyaçlar için dışarı çıktığımda, ya da kızıma 'aslında değişen çok da bir şey yok!' mesajı vermek adına onu okuldan almak istediğimde trafikten, kalabalıktan ve gürültüden uzak kalabiliyorum.
Tek sıkıntımız, Özgür'ün hergün katetmek zorunda kaldığı uzaklık. Genelde iş kararlarımızda da etkindir bu yakınlık arayışı. Ama bugün için koşullar onun günde yaklaşık 2-3 saatini trafikte harcamasına neden oluyor.
Bütün bunlar çok agorafobik duyuluyor biliyorum ama yine de daha çok evde kalmak zorunda kaldığım bugünlerde bunun bir çeşit büyük şehirde yaşama reçetesi olduğunu düşünüyorum.
Hikikomori yazısını yazalı neredeyse 1 yıl olmuş. Görünen o ki, hikikomori durumunu haftasonundan, haftaiçine taşımakla daha da vahimleşmiş durumum :-)
3 Ocak 2009
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder