17 Ocak 2009

4 . . .

Artemis beni mimlemiş. Seviyorum aslında ben şu mim işini. Yani insan arada böyle böyle yoklamış oluyor kendini. Anıları falan bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor, 'en'lerini bulmaya gayret ediyor, vesaire.
Konumuz '4 şey!'.
Yaptığım 4 iş...
Lise yıllarında başladım çalışmaya. Çalışmaya dair düşüncelerimi 'Çalışmak Yorar!' başlığında toparlamaya çalışıyordum. Neredeyse 1 yıldır çalışmıyorum. Ama hala ne kadar 'yorduğunu' dün gibi hatırlıyorum. Toplamda da sadece 2 alanda çalışmışım.
1. Lise yıllarında shane İngilizcem sayesinde, İngilizce dersleri harçlığıma gayet iyi bir takviye oluyordu. Hatta üniversitenin ilk 2 yılında harçlarımı bile kendim ödemeye başlamıştım. Kendi kazandığın paranın dadından yenmediğini erken keşfetmek, çalışma hayatından erken bıkmama yol açmıştı, ama olsundu...
2. Üniversirtede ilk yılımı bitirince, ucuz iş gücü olarak öğrenci ya da yarı zamanlı mimar sıfatıyla iş bulabildiğimi keşfettim. Yok canım onlar beni sömürmüyorlardı. Ben, işi sahada öğreniyordum. Hahaha... Asıl ben onların bilgi ve deneyimini sömürüyordum... Bu demektir ki 1992 yazından beri farklı konularda ya da alanlarda da olsa mimarlık yapmaya çalışıyorum. Bu ülkede hem de... Yazık bana...
Defalarca izleyebileceğim 4 film...
Hiç düşünmemiştim. Ama hızlıca aklıma gelenler şöyle:
1. Yüzüklerin Efendisi (3 filmi tek kabul edelim bakalım.)
2. Matrix (Sadece ilk film)
3. Contact
4. The Big Lebowski (gerçi Coen Kardeşler'in hemen hemen tüm filmlerini defalarca seyredebilirim ama bunun yeri ayrı...)
Yaşadığım 4 yer...
Keşke farklı şehirler sayabilseydim. Ama sadece bu şehirde yaşadım. Tıkıldım kaldım şu koca İstanbul'a...
Tatil için gittiğim 4 yer...
İznik (aile evi, rakı-ızgara geceler, gece göle girmeler, zeytin ağaçları, öğlen uykuları, dalından kiraz...)
Bozcaada (ayazma, şarap, akşam serinliği, polente...)
Cunda Adası (ismet teyze, taş kahve, adaçayı, izmir tulumu...)
Antalya çevresi (antik şehirler...)
Sevdiğim 4 yemek...
Pizza
Balık
Köfte
Mercimek'in her versiyonu
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer...
Herhangi bir okyanus kıyısı (ben bir okyanusu bir tek El-Jadida'dan gördüm. gelgitin süpürdüğü sahilin duygusu bir başka. bir ara yazayım.)
Venedik (şubat'ta karnaval var. kocaman bir film platosu. bir ara yazayım :-)
Herhangi bir pasifik adası
Bir Cirque Du Soleil gösterisi (itiraf ediyorum, bu madde bir sonraki yanıtı yazarken aklıma düştü.)
Bir yağmur damlası olsaydım, düşmek isteyeceğim 4 yer...
Ben gider One Drop Foundation'a danışırdım. En iyi onlar bilirler nereye düşeceğimi...
Şimdi körler sağırlar birbirini ağırlar hesabı olmasın, kimseyi mimlemeyeyim. Canı çeken yazar nasıl olsa...

11 Ocak 2009

büyük icat . . .

Smart Media Player. Büyük icat :-) 3-4 aydır hayatımızı kolaylaştırdı. Bütün dizler, filmler, fotoğraflar,vb. sayıları (her geçen gün artan) tek bir uzaktan kumandanın ucunda.
Bir teknoloji şirketinde çalışan 80 sonrası doğumlu gençlerin 'paylaşım' çabaları sayesinde ciddi bir veritabanı ile karşıkarşıya kalmış bulunuyoruz. İş ticarete dönüşmediği ve 'korsan cd,vcd,dvd lerin kazancı ile kimleri beslemiş oluruz?' gibi kaygılarımız olmadığı için bu hatırı sayılır veritabanına seyirci kalamadık. Daha doğrusu tam olarak seyirci kaldık :-)
Nasıl bir 'paylaşım' kanalıysa, Amerika ile aynı anda izliyoruz dizileri. Geçen yıl Lost'u, bu sezon Prison Break'i ve The Big Bang Theory'yi 1 gün sonrası ile takip edebildik. Filmler altyazısız vizyondan önce 'düşüveriyor' veritabanına.
Hani eskiden bir karikatür karakter vardı. 'Bizdeki bu azimle ay feza ...' diyen. O geldi aklıma birden :-)

3 Ocak 2009

büyük şehirde yaşama reçetesi . . .

Kızımın doğumundan sonra, korkak ve endişeli olduğum için dışarı çıkma konusunda çok çekimserdim. Ama bir ihtiyaçtı sonuçta. Gizli bir istek vardı. Hamileliğin son günlerine dek, ıvır-zıvır işleri bahane edip sokaklarda alıyordum soluğu. Yine çalışmadığım bir dönemdi ve çalışma döneminde açlığını hissettiğim her şeyi-sergileri takip etmeyi, kitapçılarda saati unutmayı, dışarıda çalışmayan arkadaşlarla buluşup kahve-tatlı-sohbet üçlüsünde mest olmayı, pazarları keşfetmeyi, vesaire-yaşamak üzere hep sokaklarda vakit geçirdiğim için birden eve tıkılıp kalmış olmak duygusuyla başetmekte zorlanıyordum.
Şimdi, deneyimin getirdiği bir huzur ve rahatlık var üzerimde. Dr.'um sıkı sıkı tembihledi. 'Her gün çık dışarı. Yarım saat olsun, ama olsun...' Kızımın doğum sonrasına kıyasla çok daha fazla çıktım dışarı. Alış-verişe, kızımı okuldan almaya, dr.'lara gidip geldim bu 35 gün zarfında ama bir istek ve bir kaçış olarak gördüğüm için değildi bu çıkışlar. Aksine eve dönmek, evin huzurunda sakinlemek için koşarak geri döndüğüm bile söylenebilir.
Ben hep gezip tozmak kadar ev hayatını seven biri oldum ama yine de bu değişimin nedenini sorguluyorum. 6 yılda ben mi yaşlandım ve değiştim yoksa gerçekten dışarıda hayat daha mı çekilmez hale geldi?
Tesadüf değil tabii ki, çok çalıştık ve kafa yorduk yaşadığımız yeri seçerken. 17 yıllık ehliyetim, kartlığımda şıkır şıkır duruyor ama direksiyonun karşısına geçmek istemiyorum. 'Yapamam!' dan bilinçli bir tercihe dönüştü araba kullanmamak. Dolayısıyla ulaşım için 'toplu taşımaya kolay ulaşılabilirlik' benim için önemli. Kızımın okula servislerle falan taşınmasını istemedik hiç. Bizim gibi yürüyerek gitsin gelsin istedik. Hem spor olsun, hem iklimlerin, sokakların, dönüşümünü izleyerek eğlensin-öğrensin diye düşündük. Böylece yaşayacağımız yere karar verirken, 'okullara yakınlık' da bizim için bir kriter oldu. Sonra,örneğin baharda ve yazın başında nevaleyi toplayıp açık havalarda kahvaltı etmeyi sevdik hep. Kızımla beraber bu ihtiyaç daha da arttı. Böylece 'parklara, açık alanlara yakınlık' önem kazandı. Sonra çocuklu bir aile olarak 'hastanelere yakın olmak' önemliydi. (Bunu doğrularcasına, kızımın bir tıkanmasında kucağımda hastaneye koşmuşluğum vardır.) Alış-verişi iyice internete taşımış durumdayız. Ama yine de 'çevre esnafı oturmuş ya da alış-veriş merkezlerine kısa mesafede' bir bölgede yaşamalıydık.
Neyse sonuçta bundan 3.5 yıl önce bu kriterlerle yaşayacağımız bölgeyi bulduk.
Bugün hem doğum sonrası zorunlulukları hem de kış koşulları ile hemen hemen hep evdeyim. Yine de temel ihtiyaçlar için dışarı çıktığımda, ya da kızıma 'aslında değişen çok da bir şey yok!' mesajı vermek adına onu okuldan almak istediğimde trafikten, kalabalıktan ve gürültüden uzak kalabiliyorum.
Tek sıkıntımız, Özgür'ün hergün katetmek zorunda kaldığı uzaklık. Genelde iş kararlarımızda da etkindir bu yakınlık arayışı. Ama bugün için koşullar onun günde yaklaşık 2-3 saatini trafikte harcamasına neden oluyor.
Bütün bunlar çok agorafobik duyuluyor biliyorum ama yine de daha çok evde kalmak zorunda kaldığım bugünlerde bunun bir çeşit büyük şehirde yaşama reçetesi olduğunu düşünüyorum.
Hikikomori yazısını yazalı neredeyse 1 yıl olmuş. Görünen o ki, hikikomori durumunu haftasonundan, haftaiçine taşımakla daha da vahimleşmiş durumum :-)