16 Kasım 2008

masumiyet müzesi . . .

Benim kitap sayfa sayısı ile aram hiç bir zaman kötü olmamıştır. Yani kitapları sayfa sayısı ile değerlendirmem, ‘tuğla gibi kitap’, vb. ifadelerden de çok hoşlanmam. Ama böyle değerlendirilebilecek bir çok kitabın sayfaları arasındayken, duygudan duyguya, düşünceden düşünceye savrulma konusunda çok başarılıyımdır.
Konumuz Masumiyet Müzesi. ~600 sayfalık bir kitap. Çok araştırmadım ama sanırım 6 yılda falan yazılmış. Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk kaleme almış. Okunacak ! O kadar !
'Mustafa' bir 'Masumiyet Müzesi' iki. Konuşmayan, yazmayan çizmeyen kalmıyor haliyle... Başlayıp bırakanlar, hiiiç beğenmeyenler, kitaptaki kurgu hatalarına dikkat çekenler, vesaire, vesaire...
Bu da ‘benim neyim eksik ben de yazacağım - 2 . . .' olsun diyelim ve yorumlarımıza geçelim.
Bir yerlerde okumuş olabilir miyim, yoksa benim aklıma düşen bir yorum mu bu? ‘Yeşilçam’a saygı duruşu...’ Romanın başında kullanılan tüm ifadeler, konunun gelişimi, karakterler, herşey Yeşilçam’dan fırlamış gibi. Tabii ki ben de severim eski Yeşilçam filmlerini. Ama ne bileyim bu klişeliğinin altı çizilen zorlama ifadelerle ve saman çiğniyormuşum tadı ile öyle zorlanıyorum ki ilk başlarda... Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet, ‘Bir yerlerde bağlanacak, toparlanacak, romanın iskeleti kendini ortaya koyacak.’ diye bir bekleyiş bu ve ben ‘Koooskoca Orhan Pamuk yazmış, vardır bir anlamı.’ diye kalıpları olan bir okuyucu hiiiç değilim. Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet bir tutku, bir takıntı deşifre oluyor sayfa sayfa. Arkada 70’lerin İstanbul’una bir saygı duruşu ama bitmiyor bu takıntı. Özgür’e özetliyorum arada. ‘Bugünlerde anakarakterin midesinin sağ yanındaki sancı ile haşır neşirim.’ diye. Sonraki günler midesinin sol yanı, altı, üstü...Offf off.

Absürd ve sürreal bir 8 yıl. Bitmiyor. Oğuz Atay’ın ‘Ne evet ne hayır’ındaki karaktere ne kadar da benziyor Kemal... Oğuz Atay, absürdlüğün, takıntının dibini göstererek karnımda patlayan kahkahalara neden olan bu hikayeyi 18 sayfaya sığdırmış. Kemal bu takıntıyı anlatmak için yüzlerce sayfaya ihtiyaç duyuyor. Bir grup terapide elele ‘Seeeni aaanlıyoruuuz Kemal!’ diye bağırdığımızı hayal ediyorum.
Ve nihayet bitiyor o 8 yıl. İçimde bir sıkıntı, bir yorgunluk. Sanki ben de Çukurcuma’daki o eve yıllarımı gömdüm Füsun ve Kemal ile. Sanki ben de artık ne olsa mutlu olmayacağım. Sonra bir acı... Değdi mi ya!
Ve sonra, son 50 sayfada sürprizli bir şekilde kavrıyor roman beni.
Ben tüm eğitim hayatım boyunca müzeler üzerine çalıştım, araştırdım, kafa yordum. Bu çalışma ve projelerden hareketle biriktirmeye, koleksiyonlara, sergileme pratiğine dair karaladım bir şeyler. İşte Kemal’in, Masumiyet Müzesi’nin kuruluşu sürecinde yaptığı araştırmalar ve çalışmalar ve içinde bulunduğu ruh hali beni birden (ne yazık ki çok geç) hikayeye bağlayıverdi. Romanın içiçe geçmiş ana temaları, okullarda biyoloji derslerinde kullanılan ve insanın iç organlarının gösteren modellerin atar ve toplar damarları gibi birden aydınlanıverdi.

Sonuçta barışık ayrıldık romanla, ama dedim ya neden bu kadar geç? Neden bir takıntının peşinde binlerce cümle, binlerce detay, içilen binlerce sigara, boşalan binlerce rakı bardağı, vesaire, vesaire...
'Seeeni aaanlıyoruuuz Orhan Pamuk! '

10 Kasım 2008

benim neyim eksik. ben de yazacağım . . .

Can Dündar filmi için demiş ki:
'Gerçekten zamanı değildi. Çünkü çok geç kalındı. 70 yıl kadar! Konjonktür meselesine gelince, beklersek emin olalım ki, hiçbir zaman konjonktür uygun olmayacak, Türkiye hep geçiş döneminde olacak, Türkiye’nin dört bir yanı hep düşmanlarla kuşatılmış olacak...'
Ama daha önce de, Atatürk filmi görse, tepkisinin ne olacağı üzerine şöyle bir yorumu da var aynı ropörtajda:
'Armstrong’un "Bozkurt"u Atatürk’ün sağlığında yazılmış tek biyografi. Aynı zamanda Atatürk aleyhine yazılmış en ağır kitaplardan biri. İngiltere’de kıyametleri koparıyor. Atatürk merak ediyor ve getirtiyor kitabı, sofrada açtırıyor ve "Okuyun bakalım!" diyor. Okumaya başlıyorlar, "Daha?" diyor, "Paşam buraları okumasak" diyorlar, "Okuyun" diyor, "Ama paşam" diyorlar, "Ne demiş?" diyor, "Hayvan mı demiş?", "Yok efendim, öyle değil de", "Ne demişse okuyun" diyor, okuyorlar. "Eğlenceli bir kitap" diyor; "Yaşadıklarımızı eksik bile yazmış. Ben tamamlayayım da kitaba eklensin. Memleket de okusun. Hükümet kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla hataya düşmüş." Böyle hoşgörülü bir Atatürk’ten siz sansürcü, ceberrut bir portre yaratmışsınız ve bize onu yutturmaya çalışıyorsunuz. Ben o Atatürk’ü benim liderim saymıyorum. Ben kendi tanıdığım lideri anlatmaya çalışıyorum.' (lütfen tekrar okuyunuz...)
Mustafa filmini henüz görmedim. 'Görmeyeceğim!' ya da 'Göreceğim ve öyle ağır eleştriler döşeyeceğim ki...' gibi bir yaklaşımım yok açıkçası. Fırsatım olursa izleyeceğim mutlaka.
Ama kafama takılan konu, Can Dündar'ın hangi okullarda okuduğu, nasıl bir eğitim sürecinden geçtiği ve kafasında bu belgeselden önce nasıl bir Atatürk imajı olduğudur. Yani Atatürk konusunda bunca belgesel çekmiş bir belgeselci hala kafasındaki Atatürk imajıyla barışamadıysa ve bu filmi savunurken böyle bir iddia ile ortaya çıkıyorsa, bir yerlerde yanlış birşeyler yok mu sizce de?
Ben ilkokulu mahalle mektebinde, orta ve liseyi anadolu lisesi'nde, üniversiteyi yine bir devlet üniversitesinde okudum ve yüksek lisansımı bir vakıf üniversitesinde yaptım ve eğitim hayatım boyunca kafamda hiçbir zaman Can Dündar'ın bahsettiği 'sansürcü ve ceberrut portre' oluşmadı. Hatta daha üniversite yıllarımda bahsi geçen Bozkurt kitabını okuduğumda dahi kafamdaki imaj değişime uğramadı.
Atatürk'e, çağının önünde ve üstünde değerlendirme ve yaklaşımlarına, entellektüelliğine (lütfen bu linki mutlaka okuyunuz.), araştırmacılığına, çalışkanlığına, çabalarına, iktidarın beslediği egoya karşı durabilişine, disiplinine, devrimciliğine nasıl bir hayranlık beslediğimi ifade etmem çok güç.
İster kalıplaşmış şiirlerle anılsın, ister diktatör denilsin, ister içtiği yudumlar sayılsın, ister bazı kadınların kalplerini kırmış, bazılarının aşkıyla yanıp tutuşmuş olsun, değişmeyen tek şey bugün nerede durduğumuzdur ve bunun Atatürk'ün eseri olduğunu görmemezlikten gelmek en büyük aymazlıktır. Cumhuriyet'in 2.'si 1.'si ne demek nasıl hala anlayamadıysam tüm bu gürültüye de öylesine anlamsız gözlerle bakıyorum.
Kafasındaki Atatürk imajından rahatsız olan herkesin de, aslında farklı hesaplar peşinde olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum...

9 Kasım 2008

you're just too good to be true . . . *

*gerçek olmak için fazla iyisin . . .
Değil mi ama yani?

3 Kasım 2008

teşekkürler ece temelkuran . . .

Daha önce de bahsetmiştim ya, bazen bir yazar öyle isabetli, öyle cesur, öyle doğru şeyler yazıyor ki, içim ferahlıyor. Benim gibi düşünen beraber yaşadığım bir avuç insanın yalnız olmadığına dair bir umut duyuyorum. Bu ikiyüzlü, bu yapış yapış, bu sorgu sualsiz yaşam biçimlerine karşı daha kalabalık olduğumuz duygusuyla çocukça bir sevinç duyuyorum.
Ece Temelkuran'a hemen bir tesekkur maili attım. Aşağılık adamlardan aldığı binlerce aşağılık maili düşününce teşekkür maili için bir ne kadar da geç kalmışım aslında...

Teşekkürler Ece Temelkuran...

AKP'li kadın vekillere destek ve soru:
14 yaş!

Yazamadığım tek bir konu var. Daha önce de söylemiştim bunu. Çocuklara cinsel istismar meselesini yazamıyorum. İçim almıyor. Mayından bacağı kopmuş çocuk gördüm, cezaevi operasyonlarında bütün vücudu yanmış, kömür olmuş adam gördüm, beynine gaz bombası saplanmış çocuğun otopsisini izledim, ölüm orucundan sonra Wernicke Korsakoff hastalığıyla çocuklaşmış kadınlar gördüm... Daha bir araba berbat şey gördüm. Ama dayanamadığım bir tek şey var, o da bu. O yüzden anlamıyorum bütün Türkiye’nin hep birlikte bu Hüseyin Üzmez pisliği içinde eşelenip durmasını. Nasıl bir eşelenmek, sürtünmek, sürünmek, siftinmektir bu, anlamıyorum. Ne mide varmış bu ülkede! Helal olsun. Şaşırmam!Daha önce kızının kafasını traktörün altında ezerek öldüren bir anne görmüştüm, namus cinayetiydi. Dolayısıyla bir annenin kız çocuğunu aşağılık bir herifin eline ‘ellesin’ diye vermesine şaşırmam. Anneler kızlarına çok acayip şeyler yapabilirler. Daha önce çocuklara tecavüz edip sonra da o çocuk-gelinleri ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle’ koluna takıp gururla gezen berbat adamlar gördüm. O çocukların üzerine abanmaktan yağlı yağlı mutludurlar. Bir adamın Müslüman olması, olmaması hiçbir fark yaratmaz adamda. Yüzüne kusulmayacak adamlar, Müslüman adamlar gördüm. O adamların yapacaklarına da şaşırmam. Helal olsun amaDinci basının ne aşağılık şeyler yazabileceğini gördüm. ‘Bu Ergenekon’un işidir’ diye çocuk tecavüzünü savunmalarına şaşırmam. Başını örtmeyen benim gibi kadınlara tecavüz etmeyi mübah sayabileceklerini çok iyi bilirim. Benim gibilerin gövdeleri onlara ‘Dar-ül Harp’. Nereden biliyorum? Mail atarak bildiriyorlar çünkü. Onların yapabileceklerine de şaşırmam. Laik basın tarafından bazı gazetelerin Hüseyin Üzmez olayıyla ilgili ‘Kart zampara!’ başlığını atmasına da şaşırmam. Bir çocuğa edilen tecavüzü böyle ‘komikleştirmelerine’ şaşırmam, erkek ideolojisi laiklik filan dinlemez çünkü. Ama bütün bu olayda şuna şaşırırım. AKP’li kadın vekillerin bu işe tepki vermesine. Helal olsun! Hakikaten helal olsun. Ama şu meseleleri bir açıklığa kavuşturalım sevgili kadın arkadaşlar. Tüm samimiyetimle soruyorum bunları:Tepelerdeki cevaplarErkek vekil arkadaşlarınıza sorunuz:14 yaşındaki kız çocuğu ile bir yetişkin adamın cinsel ilişki yaşaması meşru mudur? Kızın ailesi veya kendisiyle yapılan herhangi bir dini veya hukuki akit bunu meşru kılar mı? 14 yaşındaki bir kız çocuğunun cinsel ilişkiye gösterdiği rıza, rıza sayılır mı? 14’ünde evlenmek14 yaşında evlenmek o kız çocuğuyla girilen cinsel ilişkiyi tecavüz olmaktan hakikaten çıkarır mı?Bu soruların cevapları Ankara’nın hangi yüksek rakımlı tepesinde? Ya da tepelerinde? Sorun bakalım sevgili AKP’li kadın arkadaşlar erkek vekil arkadaşlarınıza. Şöyle sorun:Kaçınız 14, 15, 16 yaşında kız çocuklarını alıp, evlenip başlarını kapattı? Kaçınız bu kız çocuklarını okullarından ayırıp eğitim hakkından mahrum etti? Şimdi kaçınız ‘kadınların eğitim hakkı’ diye ‘özgürlük papağanlığı’ yapmayı hayal ediyordu bu kız çocuklarını okulsuz bırakırken?Zihniyetin ortasıAKP’li kadınları Hüseyin Üzmez olayına gösterdikleri hassasiyetten dolayı kutluyor ve destekliyorum. Ama bir gün bu sorulara dürüst cevap vermelerini ve nasıl kadın düşmanı bir zihniyetin ortasında yer aldıklarını anlamalarını da diliyorum.