11 Ekim 2008

kriz . . .

Çok olmadı. Belki 2 belki 3 ay. Oprah'in 2 programını izledim. Birinde intihar eden kocasının ardından, üstüne kalmış yüzbinlerce dolarlık borçla ve 3 çocukla başetmesi gereken bir kadındı konu. O sırada yeni yayınlanmış ve kadınlarda finansal farkındalık yaratmak adına yazılmış bir kitabın yine kadın yazarı da bir çeşit danışmanlık vermek üzere bu bedbaht kadının karşısına konuşlandırılmıştı. Kirli çamaşırlar bir bir ortaya dökülmeye başladıkça Amerikan toplumunun acınası durumu karşısında ağzımı kapatamaz hale geldim. Herşey kocaman, herşey çok, herşey kontrolsüz. 3 katlı kocaman bir ev (ipotekli), 3 kocaman araba, dolapta tam 90 adet jean, kartlıklara sığamayacak kadar çok kredi kartı (hepsinin borçları binlerce dolar civarında) ve hayatında hiç fatura görmemiş, hiç hesap yapmamış bir kadın... Kocasından psikolojik eziyet gördüğü halde (makyajsız nasıl olduğunu hatırlamıyor.) kendi ayaklarım üzerinde nasıl dururum diye ufacık bir düşünce aklının köşesinden geçmemiş. (Neyse işin kadın boyutu üzerinde durmak istemiyorum aslında.)
Diğer program ise ''Bir aile, genel tüketim alışkanlıklarını bırakıp 1 hafta nasıl yaşar?'' konulu bir yarışma idi. Seçilen ailenin genel tüketim alışkanlıkları ekrana geldikçe herhangi bir dizinin değil de gerçek bir Amerikan ailesinin karşısında olduğumun daha çok bilincine varıyordum. Haftada 200$'lık market alışverişi, market alışverişi günlerinde dolapta yer açmak için daha paketi açılmamış ürünlerin çöpe atılışı, market alışverişinin içeriği, 4 çocuklu ailenin her odasında bir tv, çocukların sabaha kadar yanan ışıkları ve açık bırakılan tv'leri, sabah evin çeşitli yerlerinden toplanıp çöpe atılan yarım bırakılmış gazoz, kola, meyve suyu kutuları, aynı şeyi yemekten keyif almayan aile bireyleri için her öğün pişirilen farklı sayıda hazır yemek (çöpe atılan kısmını vurgulamıyorum bile)... Tablo ortada yani. Aile Oprah'ın kendilerine koyduğu kurallar dizisini uygularken ağladı da ağladı. 1 haftayı geriye saymaktan, çıkarmaları gereken sonuca odaklanamadılar bile.
Amerikan dizilerinin filtrelenmiş dünyasında göremediğimiz bir çok detayı reality show'larda görme şansımız oluyor. Amerika'da yayınlanan yüzlerce abuk subuk reality show var gerçi ama ben bunlara benzer örnekleri denk geldiğim 4 eşcinsel tasarımcının bir heteroseksüel kadına verdikleri çeki düzen gösterisi olan Queer Eye for the Straight Girl ya da bir kaç gün için çok çocuklu bir annenin yerine geçen bir bekarı hırpalayan Crash Test Mommy gibi progamlarda da gördüm. Kocaman evler ve arabalar, kalabalık aileler, hazır yiyecekler, sonu gelmez alış-verişler, algılamakta zorluk çektiğim bir tüketim anlayışı... Algılamakta zorluk çekmekle beraber izdüşümlerini Türkiye'de de gördüğümüz bu yaşam biçimleri aslında düne kadar güçlü olan Amerikan ekonomisi'ne ne şekilde etki ediyordur ya da etmiştir işin uzmanlarına bırakmak gerek ama bunun planlı bir kriz senaryosu olduğu savları bir kenara bırakılacak olursa, 'küçülme' 'tasarruf' gibi kelimeler bu insanların hayatlarına girebilecekse 'İsabet!' diye düşünmeden edemediğimi söylemeliyim.
Durum 'kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla! ' durumu aslında. Türkiye'de de yukarıdaki örneklere benzeyen ya da öykünen Amerikan izdüşümü yaşam tarzının doyum noktası gelmiştir bence. Ardı ardına, dipdibe açılan kocaman AVM'ler, kimin için dikildiğini bir türlü idrak edemediğim şehrin doğal oluşumunun önünde bir set gibi yükselerek nefes almamızı, trafikte saatler harcamamamıza neden olan kocaman, dünya parası bloklar, ağzımızdan sular akıtan dünya markalarının aynı caddeye 2 mağaza açabilme cesareti (cesaret olmadığı açık), vesaire vesaire...
Hepimizin kısa ve uzun vadede hayatlarını daraltacak, sıkıntıya sokacak, tekrar tekrar düşündürecek belki de uykularımızı kaçıracak bir dönem başlıyor. Ama bunun için ağlayıp sızlamadan önce düşünmeliyiz.

6 Ekim 2008

bugünlerde . . .

Ben tutuluyorum bazen. Söyleyecek kelimem olmuyor. Her konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi gelirken, ileri geri konuşabilme konusunda ihtisas yapmışken, bazen işte, düğümleniveriyor söylenecekler boğazımda. Bir nevi felç yaşıyorum.
Ben ana haber bültenlerinin yapış yapış, bağırış çağırış dünyasının karşısından çok uzun zaman önce kalktım. Haberleri, gündemi kelimelerle takip etmek, duygulara bulanmış, hedefini şaşırmış değerlendirmelerden koruyor beni. Büyük resmi görmek konusunda aracım okumak, yeniden okumak.
Çıkarlar doğrultusunda yontulmuş blgilerle yönlendirilerek, sormadan, sorgulamadan, bilmeden, duygulara yenik düşerek, öfkelenerek, bağırıp çağırarak, suçlayarak, bir sonuca varmak ne kadar olasıdır?
Büyük resim çok net aslında. Ama dedim ya sözcükler düğüm oldu boğazımda...

3 Ekim 2008

dali sergisi . . .

Sergiyi gezdik.
Bir sanatçının eskizleri, fotoğrafları; hikayeler, dönem gazete ve dergilerinden alıntılar, anılar, vb. tabi ki çok önemli. Sanatçının psikolojisini, içinde bulunduğu dönemi, sosyoekonomik koşulları, vb. değerlendirmek, eserlerini değerlendirmedeki en önemli aşamlardan biri kabul edilir. Bir ara baymazsam size Erwin Panofsky'den ve resim inceleme metodlarından bahsetmek isterim...
Yanlış anlaşılmak istemem. Tüm bu sergiler, bu çabalar, İstanbul'a kazandırılan bu yeni yüz beni çok keyiflendiriyor. İçeriği ne olursa olsun böyle etkinliklerin genel tüketim bantında yeralma çabası beni safça mutlu ediyor.
Ama işte böyle bas bas bağırılınca, popüler kültür tüketim nesnesi haline getirilmek üzere günlerce yazılıp yazılıp çizilince falan insan bir sergiden daha gösterişli şeyler, daha farklı bir misyon bekliyor. Sadece gerçekten meraklıların, akademisyenlerin, araştırmacıların ve belgeselcilerin tadını çıkarabileceği bir sergi için çıkarılan bu gürültüye anlam veremiyor insan. Yani bir sanat anlayışı ve değerlendirme yetisi geliştirememiş bir toplumu böyle çabayla 'etkilemek' ve bunu bir görgü, bir kültür meselesi haline getirmek gibi bir misyonunuz varsa, içeriği de çok daha farklı ve zengin tutmak ve ziyaretçinizi 'Ben Dali Sergisi'ne gittim!' den daha yoğun bir duygu ve anlayışla uğurlamak zorunda hissetmelisiniz kendinizi.
Bir nevi şımarıklık olarak değerlendirilmemesi için özellikle altını çizerek belirtmek isterim ki, bütün yurt dışı seyahatlerimizde, konaklama, yemek, alış-veriş konusundaki tamahkarlığımızı ve bütçe anlayışımızı hiçbir şekilde müzeler ve galeriler konusunda göstermedik. Böylece, sandviçle geçiştirilen öğle yemekleri ve ucuz hostellerden arttırdığımız tüm parayı büyük sanat eserlerini görmek üzere müze ve galerilere yatırdık. Dali'nin en önemli eserlerinden bazılarını Venedik'te küçücük gösterişsiz bir galeride süreli bir sergide ve Paris'teki Espace Dali'de görme şansını da böyle elde ettik. Ve yine safça inanıyorum ki, oralarda gördüğümüz tüm eserler, burada sergiyi gezerken rastladığım, sadece 'Gezdik!' diyebilmek için galeriler arasında ayak sürüyen, çıkışta Müzedecahnga'da boy göstermek hevesindeki ilgisiz tüm o genç-yaşlı insanlarda bir ilgi uyandırabilir ve bir duygu yaratabilirdi. Çok uzağa gitmeyeyim. Oralaradaki eserler burada sergilenmiş olsaydı büyük bir heyecanla resim ve heykelleri çocuksu bir dille anlatmayı planladığım 5.5 yaşındaki kızım sıkılmayabilirdi. Uzun lafın kısası, sergi ziyaretçisine ulaşabilirdi.
Bu organizasyonların kolay işler olmadığını bilecek kadar işin teorisini okumuş biriyim ve yine tekrar ediyorum böyle çabaların en büyük hayranı benim ama şunu da düşünüyorum ki sırça köşklerde sıkışılan ellerle bu toplumda bir alışkanlık, bir kültür bir görgü yaratabilmek uzak bir ihtimaldir.
Biliyorum bu yazı çok ' toplum için mi sergi, sergi için mi sergi' kokuyor ama içimde kalmasın dedim :-)
Bu arada belgesel ve kurgusal kitapları topladım. Dali ve Ben'i aldım örneğin. (Filmi de 2009'da gösterime giriyormuş.) Biraz hatırlatma, biraz sorgulama süreci yeniden...