24 Haziran 2008

unutmak ya da unutmamak...

Çalışkanım bu akşam. Takip etmeye çalıştığım sayılı blogu ziyaret edip, yorumlar bırakmaya çalıştım. Daha blog yeni icad olduğunda tutmaya başladığım ama sonra sonra kısa kısa notlar ve fotoğraf düzenlemeleri ile sadece boş bırakmamaya çalıştığım kızımın bloguna birşeyler karaladım. Kızımın ultrasonda kardeşi ile tanışmasını, karnımda büyüyen yeni heyecanın erkek olduğunu öğrendiğimizi biryerlere not düşmeliydim elbette.
Bu kadar önemli ve heyecanlı deneyimler değilse de bazı şeyler unutuluyor çünkü ve biryerlerde birşeyleri bizlere hatırlatacak kısacık da olsa cümleler olması isabet oluyor.
(Babam kızımın incilerini topluyordu bir defterde. Annem geçen gün bir tanesini hatırlattı, o günlere dönüverdim. 3 yaşında bir çocuğun sevgiyi ifade ediş biçimi için bulunmaz ve iç titreten bir örnektir. ‘Anne seni öyle çok seviyorum ki git git bitmiyor!’)
30 yaşımda, kızım ilk doğduğunda anneme sorduğum sorular bazen yanıtsız kaldığında ‘Nasıl unutursun?’ diyordum 30 yıl öncesinin detayları için. Sonra sonra nasıl da kolay zamana yenik düştüklerini gördüm. Saklanacak öyle çok bilgi, anı, duygu, vb. var ki…Hepsi ayrı yerlerde de depolansalar, beynimizin sadece belirli bir yüzdesini de kullanıyor olsak, olmuyor işte. Doğru olan da bu belki sonuçta. Bir elekten geçirmek, saklanacakları ayıklamak ve yeni kayıtlara yer açmak gerekiyor.

23 Haziran 2008

iznik'e kaçış...

Yine İznik’e kaçtık. Bu defa Özgür’ü Hollanda’ya yolcu edip, kızım ve annemle. Yine bahçenin, dalından meyve yemenin, gölün, yeme-içmenin, köy komşuculuğunun, öğlen okumasının ve ardından uykuya yenik düşmesinin, öğleden sonra scrabble’ının keyfine vardık. Bu defa bana soğuk ikindi birası yoktu ama olsundu :-)
Kızım çok eğlendi bu defa. Yaşıtı 1-2 arkadaşla bütün elektriğini bahçe toprağına ve gölün sularına bıraktı.
Bir nevi kızlar yurdu tadı vardı bu defa İznik aile evimizde... Aslında Özgür’ün anne ve babasının evi ama kapısı herkese açıktır ve yazın oldukça kalabalık olur. En genç kızım ve en yaşlı Özgür’ün babaannesiyle, 5’den 85’e 6 dişiydik evde. Komşu ziyaretleriyle kontenjan arttı ve her yaştan, her eğitimden ve her kesimden kadınlar konuştu, konuşuldu. Konular yemek tariflerinden, meyve-sebze yetiştiriciliğine, siyasi gelişmelerden çocuk yetiştirmeye, eğitimden sağlığa çeşitlendi durdu. 60’lı yaşlarındaki huysuz eşler çekiştirilip, erkeklerin bir nevi tornadan çıktığı kanaatiyle gülüşüldü. 106 yaşındaki komşu teyzenin ona buna laf atarak sürdüğü hamak keyfi, 90’larındaki komşu teyzenin bakım derdi en çok konuşulanlardı.

11 Haziran 2008

günler geçiyor...

Media Markt'ta 3 YTL'ye Oi Va Voi'un albümünü buldum :) Pinhani'nin de yeni albümünü aldım. İkisini döndürüyorum bu aralar. İyi geliyor.
Geo'nun 'Kusursuz Güzellik' dosyasına tav oldum, hemen aldım. Bu derdin bugüne dair olmadığını bilmek neyi değiştirir, kimi affettirir bilmiyorum. İnsanoğlu uzaya gitti, ama hala nasıl göründüğü ile barışamadı ya sadece ona yanıyorum.
Bir çeşit kitap alış-veriş diyetindeyim. Evdekileri elden geçiriyorum. Baudolino için 40 bilmediniz 80 fırın ekmek yemiş olmam gerekiyor gibi hissediyorum. Ama satırlar akıp gidiyor. Sürükleniyorum.
İyi böyle yani...

9 Haziran 2008

emek...

Uykularım bölünüyor. Her bölünme baki kubbede asılı kalan bir ‘post’la sona eriyor. İnsan zihni ne tuhaf. Sekerek geziyorum düşünceler arasında. Eskiden bitmek bilmeyen sohbetlerde tüketirken kelimeleri, şimdi ‘yazmalı…’diyorum. Diyorum da yaz hali işte. Elim varmıyor buralara…

Emeğe takıldım geçen gece. Emeğin ne kadar üç paralık bir mesele haline geldiğine, ya da zaten hep öyle olduğuna öfkelendim durduk yere. Dostluklar için harcanan, yaşamak için harcanan, iyi anne, baba, kardeş, arkadaş, çocuk, öğrenci, profesyonel, vatandaş, hepsini boşverin iyi insan olmak için harcanan emeğin neredeyse hiç değerinin olmadığını farkettiğim bir kaç örnekti herhalde bu defa gecemi bölen.
Belki özenle ve keyifle planlanan buluşmalara ‘Aaa unuttum!’ ‘Aaa bugün müydü?’ ‘Keneden korktuk!’ ‘Biz zaten gelmeyecektik!’ bahaneleriyle itibar etmeyenler yüzündendir.
Belki evlere temizliğe giderek onlara binbir zorlukla bakmaya çalışan annelerinin emeğini hiçe sayarak işsiz gezen, yırtık kotlara, kozmetiklere, aidiyet duygusu için arkadaşlarına para akıtan çocuklarını ağlayarak anlatan R. yüzündendir…
Belki yıllardır itina ile ayırdığım çöpler o gün gözüme battığı içindir.
Belki yıllardır Kanada’da yaşayan arkadaşımla yaptığımız karşılaştımalı çalışma koşulları ve sendikal(!) haklar sohbetinden dolayıdır.
Belki bütün gün üstüne titrediğim kızım, beni istediğini elde edemediği anda bir kalemde çizdiği(!) içindir :)
Bilmiyorum.

3 Haziran 2008

kadına yer ver dünya...

Yok canım. Çalışkanlığım falan üstümde değil. Atlamadan paylaşmak istiyorum sadece...

Yakup & Ceza'dan...
Kadına Yer Ver Dünya
cennet bile kadının denmiş
ama erkek gene kadını yermiş
avradı at sananlar eziyeti meziyet zannetmiş
iyi halt etmiş
asla hakkını ödeyemezsin
9 ay 10 gün taşıyamazsın
erkek gibi kızarsın ama sen annen gibi asla üzülemezsin
kadın üretir biz yıkarız hala
kirletiriz kadın temizler ancak
milyon yıldır dişilere eşya gibi davranır bu koskoca dünya
bir anarşi vicdan-ı azap
bazen nefes almak bile gazap
ademoğlu pek umuru değil zaten
her kadın condoleezza rice değil
tacize uğrasa bile o suçlu
eli de kalkmaz sanma güçlü
kızkardeşin annen sevgilin gibi gör başkasının yarini
gözü kör dünya sözü boş dünya
güzel yaşam kimisine bir rüya
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
asabımı bozma kadın
saçlarını yoldurma kadın
istediğim her şeyi yaparım sakın bana hesap sorma kadın
mahkeme benim mahkemem
mahkemede hep ben haklıyım
senle aramızda çok fark var bana burnunu kırdırma kadın
böyle düşünüp her bir çiçeği ezdi geçti hanzolar
amazonlar kalmadı kadına işkence bol
egemenlik kesin erkeğin
cicim ayı bitince merkebim olur o külkedim dediğin prenses
sonra tecavüz et el enseyle yık işte bu da senin erkekliğin
düşünceler değişir mi bilmem
bu böyle gelmiş ama böyle gitmez
eşitlik şart evet herkesin de insan hakkı en öncesinde
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya

2 Haziran 2008

ali ayşe'yi sevmiyor...

Okumuşsunuzdur mutlaka...
Aylin Aslım yazmış. Ben de buralarda bulunsun istedim...

Bu ülkenin erkeği kadınını sevmiyor. Bu ülkenin erkeği, kadınına tecavüz etmeyi, onu dövmeyi, aşağılamayı seviyor. Onun kıçını başını örtüp, ‘başını bağlayıp’ eve kapatmak, doğurtmak, sokaklarda meydan dayağı atıp sindirmek istiyor. Görünmez olsun, yok olsun istiyor! İnsan insanı anlamaya, tanımaya çalışarak büyüyor. “Yaşadığın yer burası. Insanı da bu. Nedir? Nasıldır? Niyedir?” diye diye gelmiş miyim 30’lu yaşıma? Gelmişim. “Ne anladın?” Lafı dolandıracak halim de kalmamış, vaktim de: Sapkın ve ikiyüzlü bir millet miyiz biz?Eğer bu topraklarda kadının sevildiği, adam yerine konduğu (ne? adam mı?!) bir zaman var idiyse de, bu ben doğmadan çok, gercekten çok uzun zaman önceydi herhalde. Büyüdüğüm bu ülkede kadının gelip gelebileceği güya en yüksek mertebe anneliktir. Ama bütün Türk erkeklerinin koşulsuz saygı duydukları anaları, kavgada ettikleri en acayip, en ağır küfürlerin baş kahramanıdır. Anasına bacısına laf edeni çok fena yapar Türk erkeği haa! Ama psikopat koca evinden hallice baba evine dönmek isteyen bacısı ‘bozuk mal’dır aynı zamanda, kezzapla silinmesi, bir şekilde yok edilmesi gereken ‘kara leke’dir… Beyaz gelinlik, önünde secde edilesi masumiyetidir kadının; ama beyaz gelinlikli barış elçisi Pippa ‘aranan, kaşınan,yollu’ GAVUR kadındır bu topraklarda! Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, hanginiz Pippa’nın gelişini okuduğunuzda ya da seyrettiğinizde, bu topraklardan sağ salim geçip gidebileceğini düşündünüz? Daha gazetede okur okumaz kötü bir his yerleşmişti içime, içten içe biliyordum iyi bitmeyeceğini hikayenin. Hepimiz biliyorduk! Hala utanıp sıkılmadan “Her yerde var sapık kötü adamlar” diyebiliyor musunuz? Her yerde var evet, ama burda biraz daha mı fazla sanki??? Sanki artık daha mı kolay sokak ortasında kadın dövmek? “Kadına el kalkmaz” inceliği ne ara ve nereye kayboldu?Kaç kız çocuğu ‘Dikkat et, çekiverirler bir kenara, beceriverirler’ korkusuyla büyütülmemiştir bu ülkede? Kaç kız arkadaşında yatıya gönderilmiştir gönül rahatlığıyla, “mazallah sapık çıkar babası abisi falan; belli mi olur?” En nihayetinde, kendi kızına/kızkardeşine, amca/teyze/komsu kızına, hatta bebeğine tecavüz edebilecek, işkence edebilecek, yahu otlaktaki hayvanıyla ‘milli’ olabilecek adamların yaşadığı bir ülke değil midir burası? Issız bir sokakta arkadan gelen ayak seslerini duyduğunda, cüzdanı telefonu kaptırmak değildir kadınların içine düşen ilk korku. Belli mi olur?Kendi orta çağını yaşayan Ortadoğu’da bile kadına yönelik şiddet oranı en yüksek Türkiye’de! Hala bilmeyen varsa: Her üç kadından biri şiddet görüyor bu ülkede! Bu rakamlar elbette, sadece rapor edilen vakalar; edilmeyenler??? Aile içi tecavüz, taciz, dayak, her çesidinden şiddet oranı fezaya ulaşmış. Türkler, nihayet ve resmen, fezadayız yani!Ali Ayşe’yi sevmiyor. Ali Ayşe’den nefret ediyor. Onu aşağılamayı, ezmeyi, ezikliğiyle alay etmeyi seviyor. Döve döve görünmez olsun, yok olsun istiyor. İyi geliyor bu ona, daha bi erkek oluyor, anlarsınız ya…