18 Nisan 2008

özgürlük yazarları günlükleri...

özgürlük yazarları

Ertesi gün tekrarını izleyebilecek kadar beni içine düşüren bir film daha...
Filmlerdeki gerçeklik, yani gerçek olaylardan hareketle filme alınmışlık beni çok etkiliyor.
Acemi öğretmen toplumsal bütünleşme programı dahilinde bir çoğu ıslahevinden nakledilmiş farklı ırk ve gruplardan gelen ve birbiri ile savaşan çocukların bulunduğu bir sınıfın edebiyat öğretmeni olur...
Klasik bir biraraya getirme, barışma, başarma hikayesi aslında ama düne ve bugüne dair öyle çok sorunun altını çiziyor ki. Olayın gerçekliği de içi boş bir motivasyon ve başarı hikayesinden farklı kılıyor filmi. Akla 'Ölü Ozanlar Derneği' ve 'Sakıncalı Düşünceler' geliyor ilk olarak...
Deneyimli muhafazakar eğitmenler yeni yöntemleri dışlar, acemi öğretmen kaynak bulmak için ek işler yapar, çocuklar okumayı severler, başarabileceklerine inanmaya başlarlar...
İnsan ister istemez, bugün Türkiye'de olup bitenlere, sokak terörüne, eğitime, milliyetçiliğe projeksiyon yapıyor.
Beraber başarırlar...
O sorunlu çocuklar 'yırtmış'. 1999 yılında 203 numaralı sınıf öğrencilerinin öğretmenlerinin teşvikiyle tuttukları günlükler biraraya getirilip yayınlanmış. Adını 'Özgürlük Yazarları Günlüğü' denmiş ve bir vakıf kurulmuş.

Umut ! Umut ! Umut ! Güzel şeyler de oluyor değil mi kenarda köşede...

16 Nisan 2008

harfler ve ilk aklıma gelenler...

Ben bir türlü bir blog rutini oluşturamadım kendime... Daha maillerime (ahhh bir de su gerekli gereksiz forward listelerinde bulunmasam...) yetişemezken, blogları takip etmek, blog yazmak falan... Bu bir iş gerçekten. Hergün bir mesai gerektiriyor neredeyse... İşten ayrılalı 1.5 ay oldu. Belki henüz hiçbirşeyin rutinini oluşturamadığımdandır diye düşünüyorum. Neyse uzattım.
Yine gecikmiş bir sobe/mim/sen de yaz dalgasına davet edileli bir hayli olmuş. Ebru topu bana atmış. Nihayet klavyemi bu konuda çıtırdatacağım. Aklıma ilk gelenleri yazacağım. Öyle çok yaratıcı şeyler olmayacağı kesin :)
A-Annem
B-Barış (domboliko del mondom)
C-Canım
Ç-Çilek (kızım çok sever...)
D-Deha
E-Erik (ekşi ekşi:P)
F-Faaliyet (kızım çok sever...)
G-Gezi
Ğ-Dağ
H-Hatır
I-Işık
İ-İdem
J-Jöle (yaa inanın aklıma ne gelirse yazayım diyorum. )
K-Kadın
L-Lüle
M-Mevsim
N-Nane
O-Ot
Ö-Özgür
P-Paris
R-Resim
S-Sibel
Ş-Şahane
T-Taksim
U-Uçak
Ü-Üvertür (inanın bu geldi aklıma)
V-Vals
Y-Yıl
Z-Zil

15 Nisan 2008

içimin acıması geçer di mi?

Daha kayıp haberinde boğazıma çöken düğüm çözülmedi.

Yazılanlar yazıldı. Herşey kusuldu. Benim söyleyebileceğim söyleyemeyeceğim, bildiğim bilmediğim herşey gazetelerde...

Okudukça tıkanıyorum. Gözlerim yanıyor.
Güle güle Pippa...

Nilay Örnek'ten...
Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.
Pippa Bacca çok mu hayalperestti? Gelinlik giydirilip tecavüzcüsüyle evlendirilen kadınların memleketi Türkiye’den sadece geçip gitmek istedi. Ne kadar saf bir dilek değil mi? Üstüne üstlük barış yolunda ilerleyecek, “annelik ve kardeşlik” mesajı verecekti... Yoksa bu kız başka bir dünyadan mı gelmişti?Üzerinde “gelinlikle”, “otostop” çekerek, “gece gündüz”, “yalnız başına”, “yolculuk” eden “yabancı” bir “kadın”ın bu topraklardan sadece, öylece, geçip gidebileceğine hangimiz inandı Allah aşkına? Barış elçisi olma adına geçtiği onca ülkenin ardından Türkiye’de kaybolmasına kaçımız şaşırdı?
Bu son bizi şaşırtmadı. Acı değil mi?O kayıpken, kaçımız “Yahu, insan bir ülkeye gitmeden orayı araştırmaz mı?” sorusunu aklından geçirmedi.Kimi ona “yarım akıllı” bile dedi. O kıyafetle gelmeyecekti. Kadın başına yollara düşmeyecekti… Fox TV’nin Pippa’nın kaybolma haberini Arabesk filmindeki gelinlikli Müjde Ar sahneleri eşliğinde vermesi bile bu mantıkla oluşan çarpık espri anlayışımızın bir uzantısı değil miydi? Pippa’nın iğrenç/ sapık / ruh hastası /….. (noktalı boşlukları siz doldurun) bir kamyoncu tarafından tecavüz edilip öldürülmesi kaçımız için kötü bir “sürpriz” oldu?Bence sorun şu ki hepimiz o kayıpken ona kötü bir şeyler olduğunu biliyorduk, itiraf etmesek de... Pippa, sağ salim çıksa “Vay be. Nasıl oldu bu?” diyecektik.Gelinliğe ne gerek var? Karda kışta, baştan ayağa giyinirsin yine de gün ortasında “korna çalarsam belki arabaya atlar”cılar tarafından “düt düt” taciz edilirsin. Otostopa ne gerek var? Seni, parayla bindiğin taksiye uğurlayan arkadaşın plakayı aklına yazmazsa kızar, “Eve girdin mi?” diye aramazsa bozulursun. Dolmuştasın, “Ya herkes iner de yalnız kalırsam” diye tırsarsın.Pippa bizimle aynı dili konuşmuyormuş... Tavuğa tecavüz eden adamla, 6 yaşındaki kızını kızgın şişle dağlayan kadınla aynı dili mi konuşuyorum ben? Uyanalım, bu coğrafyada kadın olmak, yeteri kadar suça teşvik ve tahrik sebebi! Kusura bakmasınlar ben polisle “kanka” olduğumu düşünemiyorum... Katillerin tecavüzcülerin 10 yıl bile cezaevinde kalmadan benimle aynı alışveriş merkezinde gezdiği bir ortamda adalete ne kadar inanılır, bilmiyorum.Bizi teselli eden de annesi...Şimdi biz internetteki forumlarda, gazete manşetlerinde “Utanıyoruz” dedikçe “şaşırtıcı olarak” bizi teselli etmeye çalışan da Pippa’nın annesi! “Türkler iyi insanlardır. Bu, tek bir sapığın marifeti” diyor. Bu tavrı daha da iç burkuyor. Çünkü acılı annenin teselli ettiği bu halk biliyor ki, bu ülkede tecavüz edenden önce tecavüze uğrayan yargılanıyor. Öyle başında kovboy şapkasıyla dağda-bayırda otostop çekerek gezmek ancak “özgür kız”lı Turkcell reklamlarında oluyor. O kayıpken öğrendik. En sevdiği renk yeşildi. Neşeli ve konuşkan biriydi. Belli ki sanatı bu toplum için değildi. Amaç ve inançlarına sonuna kadar destek verecek kadar onu sevip sayan bir ailesi ve de nişanlısı vardı.Kim bilir ölmeden önce aklından neler geçti? Bir haber sitesinde “Gelin yolculuğu boyunca üzerlerindeki beyaz gelinliği yıkamayacaklardı. Gelinliğin üzerindeki lekeler, yakın tarihleri savaş ve iç savaşlarla geçen ülkelerin izlerini taşıyacaklardı” yazıyor. O mağara adamının Pippa’nın gelinliği üzerinde bıraktığı kara leke hakkında söylenecek fazla bir şey yok. Şimdi kimileri uluslararası arenada rezil oluşumuzdan bahsedip, kimi kaçırdığımız turist sayısını hesaplıyor. Ne yapsak? Google’a Youtube’a erişimi engellersek belki durumu düzeltiriz, Kurtlar Vadisi’nin gelecek bölümünde de bu olayın intikamını alıveririz…Öyle kırgın, kızgın ve üzgünüm ki... Pippa, başarsaydı “Minicik kızların tecavüzcüleriyle evlendirildiği” bu ülkeden geçip gidecekti. Bizse hâlâ burada güvende hissetmeyi, normal konulardan bahsetmeyi diliyoruz. Çok mu hayalperestiz?




Can Dündar'dan...

İtalyan gelini öldüren sistem
Her ülkede tecavüzcüler var, ama sadece bizde kollanırlar
İtalyan “barış gelini” Pippa’nın, otostopla Avrupa’yı kat ettikten sonra Türkiye’de tecavüze uğrayarak öldürülmesi kamuoyunda büyük utanç yarattı. Ailesine “Vallahi biz böyle insanlar değiliz” mesajları yağıyor.Sabah’ın haberine göre, günlerdir aranan katil, olaydan sonra kurbanının kayıp olduğu haberini misafir kaldığı evin televizyonunda izleyince şöyle demiş:“Tecavüz edip öldürmüşlerdir. Hangi şerefsiz yaptı acaba? Bizi AB’ye rezil edecekler.”Trajikomik değil mi?Katil bile imaj derdinde; kıydığı candan çok “El âleme rezil olacağız” diye üzülüyor. * * *Şimdi “canavar”ı yakaladık. Pippa’nın annesinin “Her ülkede olur böyle şeyler” ifadesine dört elle sarıldık.Samimiyetle özür dileyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz.Ama rahatsız edici soru hâlâ orta yerde duruyor:“Her ülkede olan şeyler” neden burada daha çok oluyor?Neden aynı kıyafetle bütün Avrupa’yı kat eden bir genç kız, Türkiye’ye gelince tecavüze uğrayıp öldürülüyor?Çünkü Pippa’nın annesinin dediği gibi, “Kötü insanlar her yerde var” ise de, galiba sadece Türkiye’de kollanıyor.* * *Bakın; daha 6 ay önce Samsun’da 12 yaşındaki kızına tecavüz eden babaya 5 yıl ceza indirimi getirildi. Gerekçesi, suç kadar utanç vericiydi: “Adli tıp raporuna göre tecavüzden sonra kızın ruh sağlığında bozulma saptanmadı.”Ünlü bir mankene sevgilisi uyuşturucu verip tecavüz etmişti; ama mahkeme “Tecavüzcünün mağdureyle olay öncesi cinsel yaşamı var” diye “en alt sınırdan” ceza vermişti.“Irzına geçilince ruh sağlığı bozulmayanlar, evlilik dışı cinsel yaşamı olanlar, tecavüzü hak eder” diye düşünüyordu maço adalet anlayışımız...Bu anlayıştan hareketle tecavüze uğrayanın bakire olması “ağırlaştırıcı neden” sayılıyordu.Biliyor musunuz; kadının çığlık atıp yardım istemesiyle yarım kalan tecavüz eylemine yarı yarıya ceza indirimi yapılıyordu bu ülkede... Yargıtay durdurdu.2004’e kadar Ceza Yasamız, örf için namus cinayeti işleyene, örneğin tecavüze uğrayan kızını öldürene “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uyguluyordu. Tecavüz suçu, eski Ceza Yasası’nın “Kamu Ahlakı ve Aileye Karşı Suçlar” bölümündeydi. “Kadının bedeni, kamunun ilgi alanındadır; cinselliği de ailenin sorumluluğundadır” demekti bu... AB’ye uyumlu yeni yasayla tecavüz, “Kişilere Karşı Suçlar” bölümüne alındı.Belki bilmeyenler vardır; cinsel tacizde “çocuğun rızası” diye bir koşul vardı. Bu durumda tacizcinin cezası indiriliyordu.Evlilik içi tecavüz suç kabul edilmiyordu.Tecavüzcü, tecavüz ettiği kızla evlenirse affedilebiliyordu.* * *“Her ülkede olur”, “Yapan, cezasını bulur” diye kendimizi kandırmayalım:Bizde tecavüzün ardında koca bir tarih yatıyor.Tecavüzcülerin şanlı ve kanlı tarihi...Sadece kültürel olarak değil, yasal olarak da tacizciyi kollayan, sırtına vurarak onu tecavüze yollayan bir tarih...Önce yasaları, sonra kafaları değiştirmeden kadınlar serbestçe gezemez buralarda...Ya Pippa’lara başka güzergâh önereceğiz; ya biz bu yolu değiştireceğiz.

12 Nisan 2008

'Shine a Light' - Bir filmle konser anılarına yelken..

Shine a Light

Efsane tarihe karışmadan belki de sahnede canlı seyredemeyecektik. İsabet olmuş. Martin Scorsese’nin ellerine sağlık :) Aslında beklediğimin aksine tam olarak bir konser kaydı bu...Yani aralara serpiştirilmiş esprili geçmiş kayıtlar ve filmin başında yer alan telaş sahnelerin haricinde birebir konser alınmış filme. Tabi böyle bir konseri sinema koltuklarında seyretmek biraz ters geliyor insana. 60’lı yaşlarında heryerlerinden enerji fışkıran Rolling Stones üyeleri dev perdede bütün hünerlerini gösterirken, sanki oturarak izlemek ayıp gibi:) Ama terbiyeli sinema izleyicileri olarak sallanmadan, parçalara yüksek sesle eşlik etmeden, parça sonlarında çığlık atmadan durmayı başardık...Sanki böyle bir konsere hasretmiş kulaklarım. Kir pas kalmadı anlayacağınız.

Tabi konser-film ister istemez konser tarihimin sayfalarını hışırdatmama neden oldu. Kendimin sahnede olduğu bir kaç konser deneyimini birara yazacağım. Şimdi bahsetmek istediğim seyirci olarak yaşadıklarım. Kronolojik ve eksiksiz olması mümkün değil.

Yıllardır baharlar film festivali habercisiyse, yazlar da konserlerin habercisidir benim için. 90’larin başında üniversite öğrencisi olmak İstanbul’da konser tarihine de birebir şahitlik yapmış olmak demektir. Stad konserleri bu yıllarda başlamıştır ve starlar bu yıllarda İstanbul’u keşfetmiştir çünkü (ve ne ilginçtir o zaman öğrenci harçlığımız ya da gelirimiz bütün bunlara yetişmemize imkan vermektedir.)

İlk aklıma gelen Guns ‘n Roses konseridir. İlk stad konserimiz. Saatlerce vardiya usulü beklenen giriş kuyruğu, okul-stad arasında mekik dokuma, Axl’in ağır küfürlerine isterik çığlıklarla verilen karşılıklar hatırladıklarım...

Sonra daha telefon ya da internet üzerinden bilet alma lüksümüz yokken, olmazsa olmaz konserlere bilet bulabilmek için AKM önünde sabahladığımız yıl geliyor aklıma. AKM önünde çadır kuranlar, sabahlayanlara kahve, şekerleme ve afiş dağıtan İKSV çalışanları, mayıs ortasında yağan yağmur hatırladıklarım.

Bilet bulamadıklarımız için her koşulda Açıkhava Tiyatrosu’nun önünde konuşlanır en azından son bir kaç şarkıda kapıların açılacağı beklentisiyle konsere dışarıdan eşlik ederdik. Sınav ve dosya teslim dönemlerine denk gelen konserler için, yine hiç bir eziyetten kaçınmaz, konsere gider, gecenin bir yarısı eve dönüp sabah kadar çalışmayı göze alırdık.

Ama tarihimin tartışmasız en etkileyici konseri 1997 Ağustos ayında Prag’da izlediğimiz U2 konseridir. Bizim Habsburg üçlemesi (Prag-Budapeşte-Viyana) olarak planladığımız seyahatimizle U2’nun PopMart turnesinin çakışması hepimize büyük bir mucize gibi gelmişti. (Biliyorsunuz U2 hala insan hakları ihlallerini gerekçe göstererek Türkiye’ye konsere gelmiyor.) Seyahat bütçemizle kıyasladığımzda hatırı sayılır bir bilet parası da ödediğimizi hatırlıyorum. Ama bu müthiş konser bu unutulmaz gösteri için değerdi doğrusu.

Yine bu seyahatten Budapeşte’de Öğrenci Adası’nda düzenlenen büyük festivali de listeye dahil edebilirim. Henüz İstanbul’da Rock‘n Coke ya da benzeri festivaller yokken büyük çadır alanları, çeşitli ölçeklerde sahneleri, yiyecek, içecek ve satış modülleri ile bizim için çok yeni bir anlayışı burada yaşama ve gözleme şansımız olmuştu.

10 Nisan 2008

kaotik ana



CAOTICA ANA
Ana 21 yaşında güzeller güzeli bir kız. Ibiza’da ona bildiği herşeyi-sanatı, felsefeyi, matematiği, tarihi-öğrettiğin söyleyen münzevi babasıyla bir mağarada yaşıyor. İnanılmaz bir manazaraya yatıp kalkıyorlar. Mağara, Ana’nın elinden çıkmış desen ve resimlerle donatılmış. Açık pazarda Ana’nın çalışmalarını gören bir sanat hamisi Ana’yi Madrid’de kurduğu sanat komününe götürmek, ona eğitim vermek istiyor ve Ana mağarasının dışına çıkarken, kendi derinliklerine iniyor. Aynı sanat avcısı tarafından kol kanat gerilmiş onlarca genç sanatçının beraber yaşadığı Madrid'deki merkezde Ana o güne kadar hiç rüya görmemişken, birden basit olaylardan etkilenmeye, ruhunun derinliklerindeki acılarla yüzleşmeye ve derin rüyalardan uyanmaya başlıyor. Bir dizi olay sonucunda çeşitli hipnoz uzmanları tarafından içsel bir yolculuğa çıkarılıyor. Farklı zamanlarda, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı koşullarda acı çekmiş ve ölmüş kadınların ruhlarını içinde barındırdığını keşfediyor. Karşılıksız aşkından kurtulmak üzere K2 zirvesi yapmaya çalışırken donarak ölen bir kadın, Sahara çölünde savaşın ortasında oğlunu kurtarıp biricik aşkı ile akbabalara yem olan bir başkası, 2000 yıl önce iktidar savaşında öldürülen bir diğeri...


Film bende hemen Latife Tekin'in Muinar'ını çağrıştırdı. (Ayrıca buradan da okuyabilirsiniz.) Çok büyük beklentilerle okumaya başlamış bir türlü içselleştirememiştim bu kitabı. Fikrinden, 'yüzyılların kadın ruhları ile uyanan kadın' mitinden çok etkilenmiştim. Ama o kadar. Başka bir tad kalmamıştı damağımda...


Ama bu film, bu miti, müziğiyle, desenleriyle, yalın ve güçlü oyunculuğuyla, kurgusu ve tansiyonuyla öyle işledi ki içime, tüm o kadınların ruhlarının peşinden gitmek düşüyor aklıma.

Bütün bunlar yönetmenin de peşine düşeceğimi gösteriyor.


Bir de küçük bir not. Filmdeki sanat çalışmalarının büyük bir kısmı yönetmen Julio Medem'in 2001 yılında büyük bir sergi öncesinde trafik kazasında kaybettiği kızkardeşi Ana Medem'e ait. Siteyi inceleminizi özellikle tavsiye ederim.

7 Nisan 2008

habercilik budur ...

Pazar günü gazeteleri dip köşe okudum. Herşeyi biliyorsunuz zaten. Ama bundan haberiniz yoktur :)

Küçük Leyla kimin çocuğu.
06 Nisan 2008 / HÜRRİYET
Orhan SAAT İSTANBUL
Hollandalı taksici Jan Van Genderen, 3 yaşındaki Leyla Nilgün'ün, baldızıyla yaşadığı ilişkiden olabileceğini iddia ediyor.Boşandığı karısı ise küçük kızın kendi kızı olduğunu öne sürüyor. Savcılık iddianamesinde ise Leyla Nilgün'ün babasının Kolombiyalı olduğu yer alıyor. Küçük Leyla'nın babası DNA testiyle belirlenecek. Leyla Nilgün benim gerçek kızım olabilir.

AMSTERDAM Havaalanı'ndan otellere limuzin taksiyle müşteri götüren Hollandalı Jan Van Genderen (54), 10 Mart 1998'de Türkiye'nin ilk kadın ağır vasıta sürücüsü, "Yolların Kraliçesi" olarak anılan Leyla Ağaçkoparan ile Antalya'da evlendi. Çift, 2002 yılında boşandı. Ancak aileyle bağlarını koparmayan Genderen, eski eşinin ikiz kardeşi Esra ile 20 Şubat 2004'ten beri Hollanda'da birlikte yaşamaya başladı. Genderen ile Esra'nın birlikteliği sırasında eski eş Leyla çifti ziyaret ederek "Çocuk doğurun, ben bakayım. Bana 'anne' desin" dedi. Ancak Genderen, bu teklifi reddetti.
14 ŞUBAT SÜRPRİZİ
Genderen ile Esra Ağaçkoparan'ın ilişkisi de 8 ay sonra bitti. Esra Ağaçkoparan, Türkiye'ye döndü. İki kardeş Hollanda'daki Genderen'e kart göndererek üç ay sonra bir sürprizleri olacağını yazdı. Türkiye'den gelen haberlere göre Esra Ağaçkoparan 1 Şubat'ta evlendi, 14 Şubat'ta da doğum yaptı. Şimdi 3 yaşında olan kız çocuğuna Leyla Nilgün adı konuldu. Leyla Nilgün'ün kendi kızı olup olmadığını merak eden Jan Van Genderen, "Çocuğumsa eğer onu görmek istiyorum" diyerek Türk adaletine başvurdu.Genderen, "Leyla Ağaçkoparan, baba hanesine benim adımı yazdırıp küçük kızı nüfusuna kaydetti" diyerek Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Planlanmış bir oyunla karşı karşıya olduğunu düşünen Genderen, şikáyetinde iki kardeşi bebeğin soy bağını değiştirmek ve yalan beyanda bulunmakla da suçladı.Leyla Ağaçkoparan'a, resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık iddianamesinde, bebek Leyla Nilgün Ağaçkoparan'ın babasının Kolombiyalı biri olduğu halde, Jan Van Genderen olarak yazdırıldığı belirtildi. Suçlamaları kabul etmeyen Leyla Ağaçkoparan, Hollandalı eski eşinin ismini rızası ile çocuğunun baba hanesine yazdırdığını söyledi. Kartal 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada ise bebeğin babasının kim olduğu yapılacak DNA testi ile belirlenecek.

2 Nisan 2008

günlerden çalalım...

Film Festivali ile ilişkim ne zamana dayanıyor? Eveeet, bakalım. Lise 1’de falandım herhalde. Bu demektir ki 90 yılından bahsediyorum. (En son taşınmada, itina ile sakladığım bütüüüün festival broşürlerini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne verdim sanırım. Yine de kenarda köşede kalan tarihi bir broşür bulursam, düzeltme yaparım.) Yani 18 yıllık bir geçmişimiz var. Cidden inanılmaz duyuluyor.
O günlerde sayılı film için seçim yapabiliyordum. 1-2 kere okulu kırmam da gerekmişti hatırladığım kadarıyla. O zamanlar daha, yönetmen, ödül, oyuncu, ekol, vesaire ayırdında olmadığımdan, daha çok konuya bağlı seçimler yapıyordum.
Sonra üniversiteye başladım. Festival’le aramda bir Kazancı Yokuşu vardı artık. Daha çok film, daha çok seçim, daha farklı bir bilinç. Heyecan ise hep aynı...Her üniversiteli gibi ben de sinemanın benim için bir kendini ifade yönemi olduğunu farketmeye başladım. Başka bir üniversitede misafir öğrenci olarak sinema derslerine girdim. Avrupa ve dünya festivallerini sıkı takibe aldım. O yıllarda doktora için Kanada’ya giden bir arkadaşımla sayfalarca mektup yazardık birbirimize. O buralarda vizyona girmemiş, ya da bağımsız filmleri izler, bana önerilerini, mutlakalarını iletirdi. Dediğim gibi o zamanlar hala mektupla haberleşiyorduk ve festivalleri takip etmek için elimizin altında sadece sayılı periyodik yayın vardı. (Evet evet ne yazık ki, Milliyet Sanat’larım da bir önceki taşınmada biryerlere gönderildi.) Buna rağmen fil hafızamı, tüm film sektörünün emrine sunmuştum. Bugün bir filmde görüntü yönetmeninden bahsetmem imkansız. Ama o günlerde senaristinden, sanat yönetmenine isimler hep hafızamda bir yerlerdeydiler. Sinemacı olmaya soyunmadım hiç ama iyi bir sinema eleştirmeni olmayı kafaya koymuştum denilebilir.
Üniversite yıllarım uzuuun olduğundan, festival hep yanıbaşımdaydı. Ama kaynaklar farklı kanallara akmaya başlayınca, ekonomik bir çözüm bulmak gerekti. Bu da festivalde çalışmak anlamına geliyordu. Şubat başlarında Louvre Apt.’na damlıyor, formlar dolduruyorduk. Bu çaba ile üstüste 2 yıl festivalde sinema koordinatörü olarak çalıştım. Anadolu Yakası’nın 2 sinemasında, festivale tek kopya gelen filmlerin, reklam filmlerinin, elektronik altyazı görevlilerinin, seanstan önce yerine ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmek ve seans sonlarında bilet sayımını raporlamaktan ibaret olan bu görev , aslında zaten son derece profesyonel ve organize olan sinema ve festival yönetimi ile göstermelikti bile diyebilirim. Ufak birer sandviç,yanlış hatırlamıyorsam yol parası niyetine bir harçlık ve evet o bütün kapıları açan ‘görevli kartı’ karşılığında kendimi 2 hafta boyunca festivalin emrine sunuyordum. O ulvi görevli kartı ile günde 4 seans film izleme rekorumu da kırmış oldum.
Sonra profesyonel hayattaki koşuşturmacalar, evlilik&çocuk derken öncelikler değişti elbet. Hem filmler her daim, heryerden ulaşılabilir hale gelmeye başladı. Böyle olunca festival bir duygu olarak kaldı ve festival havası solumak için alınan 2-3 biletle gecti son 7-8 yıl.
Vee yine festival günleri kapıda. Çalışmadığım bir döneme denk gelmiş olması, izleyeceğim film sayısını arttırdı denilebilir. Bir Paul Auster izleyeceğim mesela...Bir Marc Caro kaçmaz...Bir rock şölenine giriş bileti aldım...Bir kadın filmi, bir aşk filmi, bir deneysel şiddet filmi de var listede...

Günlerden çalacağım :-)


1 Nisan 2008

ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN ! (gecikmiş bir görev)

doctus
Artemis beni çok önemli bir konuda bir mim dalgasına davet etmişti. Gecikme için özür diliyorum...
Aklıma sayısız reklam, dilenci çocuklar, başlarında 'simge'leri ile meydanlarda haykıran çocuklar, dövülen, dövülen, itilen, kakılan çocuklar, iletişim hakkını leş zihinlerinin hizmetine sunanlar, çocuk işçiler, çocuk gelinler, çocuk damatlar, çocuk maktuller, çocuk katiller, çocuk hırsızlar, aç çocuklar, aç bırakılan çocuklar, bağımlı çocuklar üşüşüyor. İnsan konuşamadığı, yazamadığı konuya çözüm üretemez değil mi? Benim boğazım düğüm düğüm oluyor 'çocuk' denince. Varın 'çocuk istismarı' denince hissettiklerimi siz düşünün.
Böyle karanlık bir duygudan sonra aklıma en aydınlık günlerimde dinlediğim bir şarkı düşer mi acaba? Bilmem. Pazar sabahları izlediğimiz 'İtalyan Çocuk Korosu' geliyor aklıma ilk. Radyolu pikapımızda dinlediğimiz babamın marşları, Ruhi Su, Neşe Karaböcek, TV'den Eurovision şarkıları...

Bugün dinlesem biraz da hüzünle o güzelim bahçe ve o korunaklı çıkmaz sokak düşer aklıma herhalde...