26 Şubat 2008

acaba?

Bilmem. Değişir miyiz gerçekten?
Richard Bach'la ve eserleriyle, yıllar önce sevgili Ersin Hocam sayesinde tanıştım. Hayatın her alanında sorgulama, yüzleşme ve özgürleşme üzerine okuduğumuz onlarca kitaptan biriydi 'BİR'... (yazmalıyım yazmalıyım Ersin Hocamızı mutlaka yazmalıyım...)
Her karar arifesinde, her dönemeçte bu kitap düşer aklıma...
Benim hayatımda en kaçındığım şey 'keşke...' demektir. Saçımda beyaz, elimde egzama, dudağımda uçuk, yüzümde sivilce (bu, bu süreçte yediklerim yüzünden de olabilir. bilemiyorum. :-) ) düşünür düşünür düşünürüm her adımdan önce. Yine de elbette 'keşke...'denilebilecek bir sürü şey yapmışımdır, yaşamışımdır. Ama bugün tüm o kararların sonuçlarıyla barıştığım, barışmaya çalıştığım ya da o kararların beni ben yaptığını farkettiğim için içimi deşen bir acıyla 'keşke...' dememişimdir. Ama 'Acaba?' derim çokça. Merak duyarım, sonuçlarından müsterih olduğum seçimleri yapmayan bir ben var mıdır diye...
Benim dışımda gelişen şeyler için hala olasılık, şans vesaire gibi kelimelerle debeleniyorum.
Bugünlerde yine yapabilirliğimin farkında, doğru yer ve zamanı bulamamaktan muzdarip, 'keşke...' dememek ve olasılıkları şansa çevirmek için kafam ellerimin arasında...
Acaba?

25 Şubat 2008

mim, sobe, dürtük, artık ne derseniz...

Artemis bana 'Kişisel tarihinin en salak alışverişi' nedir? diye sormuş. Bu soruya bir nevi yanıt niteliği taşıyan birşeyler karalamışım 'hikikomori'de. Yoksa feciii atasım vardı. Örneğin 'şöyle bir şey aldım.' diye yazacaktım. Sonra kendime Carrie Bradshow süsü verip 'ay çok para verip kendime şöööle bir şey almıştım.' diye yazacaktım falan. Ancak gelin görün ki ben 5 kere düşünüp 1 kere hareket eden yapım itibarı ile alış-veriş konusunda tüm markaların kara listelerinde yeralan tipte bir tüketiciyimdir. Ama teknoloji son sürat. Bazen çokça paralar döküp aldığımız leica dia-projektörümüze ya da mini dv'ye kayıt yapan kameramıza bakıp 'vah vah' diyorum...

22 Şubat 2008

iş hayatı vesaire . . .

Baktım 'kadın hikayeleri çok dokunuyor bana' başlığı beni alacak götürecek. (1) deyiverdim önce. Ama bugün de bloglarda yazıla yazıla tozu atılası iş hayatımın son perdesinde yaşanılanlar yüzünden 'çalışmak (harbiden) yorar.' etiketimi şenlendireyim istedim. (1)i sildim.
Nereden başlayayım, bilmiyorum. Ama bunca eğitime, okumaya, sorgulamaya, deneyime, disipline, açık sözlülüğe, dürüstlüğe, çalışkanlığa rağmen hala bugün iş hayatında yaşadıklarımı 15 yıl sonra hala ama hala yaşayabiliyor olmam, biryerlerde birşeyleri mutlaka yanlış, eksik vesaire yaptığımı gösteriyor ki ben orasının neresi olduğunu gerçekten bilemiyorum. Yukarıda yazdığım özelliklerimi şımarıklık, kendini olduğundan çok ve farklı görme gibi değerlendirebilir beni tanımayanlar. Ama beni tanıyanlar bilir ki ben aynalarla gerçek ve samimi bir ilişki içindeyimdir. Bugüne değin, en kocamanından çuvaldızları önce en hassas etlerime batırmaktan bir saniye bile tereddüt etmemişimdir. Ama işte araziye uyum sağlamak konusunda o en kocamanından çuvaldızlar en hassas etlerimi kevgire çevirmiştir benim. Ben araziye uyamam!
Empatiyle yola çıkarım. Ah o 'kendini onun yerine koyma' takıntısı. Tamam bir eşiğe kadar sorun yok belki ama empatinin ucunu ve tadını kaçırıp bir nevi psikanaliz ile her türlü travmayı ve travmacığı yaşananlara ve yaşatılanlara bir gerekçe olarak görmeye başlayınca bu, o takıntılı ve sağlıksız ruhların önüne kırmızı halılar sermek falan oluyor ki, aslında bunun profesyonel hayatta ne işi var değil mi canım. Bunu farkettiğim anda böyle en kocamanından en siyah keçeli kalemlerle sınırlarımı belirlemeye çalışırım. Keçelinin gazının kaçtığını ve aslında gıcırdayarak sadece gri renkli cılız bir hat çizdiğini farkedene kadar da belli bir zaman geçer. Sonra yine yeni bir motivasyonla sıfır bir keçeli bulur ve gecikmiş sınır koyma işimi tamamlarım.
İşte o sınırlar sonun başlangıcı olur benim iş hayatımda. Ne patronuma, ne iş arkadaşlarıma, ne çalışma koşullarına dayanamıyorumdur artık.
Çünkü kendime çizdiğim sınırlar pek bir demodedir rekabetçi günümüz iş hayatında.
Ben c.tesileri çalışmam, ben çok özel durumlar haricinde mesainin gerekebileceğine inanmam. Ben uzuuun toplantıların gereksiz ve verimsiz olduğunu düşünürüm. Ben entrika bilmem. Ben doğru bildiğimi düz ve dolambaçsız yollarla söylerim. Ben patronumun malı olduğuma inanmam.
Benim patronumun da iş arkadaşlarımın da arkasından ve önünden söylediğim şeyler aynıdır. Asla kraldan çok kralcı olamam. Asla yapmam gereken işi bir başkasına kaktırmam. Asla başkasının yapması gereken işe çakılmam. Yeteneklerimi, deneyim ve bilgimi kullanabileceğim işlerin peşindeyimdir. Asla bilmediğime biliyorum demem. Asla alçaktan ya da yüksekten uçmam. Asla bir iş yerinde şikayet ederek yıllarımı geçirmem veee her zaman yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışırım.
Sonuç?
Bir arkadaşım yıllar önce daha telefon defterleri varken 'İş numaranı kurşun kalemle yazıyorum. Silmesi kolay oluyor.' demişti. Budur...

20 Şubat 2008

kadın hikayeleri çok dokunuyor bana...

"Amerika'nın tarihini değiştiren toplumsal bir hareketin çıkış noktası, Woody Harrelson ve Sissy Spacek destekli, Oscar'lı Charlize Theron'un güçlü oyunculuğu ve Whale Rider / Balina'nın Sırtında filminin yönetmeni Niki Caro ile beyazperdede can buluyor. Başarısız evliliğinden sonra baba ocağına dönen Josey, bakması gereken iki çocuğunu düşünerek bölgenin en büyük istihdam kaynağı olan demir madenine çalışmak üzere başvurur. Josey, bedensel direnç gerektiren bu işe hazırlıklıdır ama erkek egemen bu ortamda, çalışma arkadaşlarının kendine ve kadın madencilere sindirme ve tacizine dayanamaz ve baş kaldırır. Sesini yükseltmesi, sadece gücü elinde tutanların değil, gerçeği duymak istemeyen toplumun, davranışını onaylamayan ailesinin ve korkan kadın iş arkadaşlarının tepkisiyle sonuçlanır. Tüm bu zorluklara rağmen Josey, yalnız kalmak pahasına bir avukatı ikna eder ve madencilik şirketine karşı Amerika'yı sarsan bir cinsel taciz davası açar."
Geçenlerde izledim bu filmi.
Konusu yukarıda soğuk soğuk yazılmış işte. Şiddet gördüğü kocasından kaçıp baba evine sığındığında ve babası tarafından, çok erken yaşta babası bilinmeyen bir çocuk doğurmuş olması nedeniyle bir çeşit ahlak muhasebesine maruz bırakıldığında bir an kadının sorumsuz, bağımlı, vesaire bir kadın olabileceğini düşünüyorsunuz ilk başta. Sonra o kadın, bir manikürcü olarak kazanabileceği paranın 6 katını kazanmak ve hayatına bir düzen verebilmek için babası dahil tüm erkek çalışanlarının kadınlara karşı olduğu madende çalışmaya başlayıp çocuklarıyla beraber yeniden kuracağı hayat için attığı her adımda gözleri kocaman parladığında, güçlü ve mücadeleci bir kadınla karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Birden başarması için, dayanması için, savaşması için onun yanında olmak, elini tutmak istiyorsunuz. Babası sırtını çevirdiğinde de, oğlu ondan nefret ettiğinde de, aynı tacizlere maruz kalan kadın iş arkadaşları "bizden sana fayda yok." dediklerinde de...
Film son derece ağır tempolu bir psikolojik gerilim haline dönüşüyor benim için. Gerçek bir hayat hikayesinden hareketle senoryalaştırılmış olması içimi acıtıyor. Yani film endüstrisi halt yemiş diyemiyorum da... Salya sümük ağlıyorum sonuçta.
Ezilen, sindirilen, hakları elinden döve döve alınan kadın hikayeleri içime çok dokunuyor. Ama o hikayelerdeki kadınlar Josey gibi, mücadele ettiklerinde, ölümü ya da yalnız kalmayı göze aldıklarında, yapabileceklerine inandıklarında içimde bir ışık yanıyor...Tüm kadınların yapabileceklerine dair pırıl pırıl bir ışık...

7 Şubat 2008

neden örtünelim?

ne olur biri bana bu resmi açıklasın...
Kimse cesaret edip gerçek anlamda örtunmeyi sorgulayamıyor.
Gecen gün Milliyet üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmışmış. Genetik bölümü öğrencisi türbanlı bir kızcağızımızın görüşlerine yer veriyorlar ama kalkıp ama 'Aloooo! Sen GENETİK okuyorsun!' demiyor kimse. Çelişki gözüne gözüne halbuki. O genetik, kök hücreden spermsiz üremeyi ve cinsiyet seçimini sağlıyor ya. Belki 1000 yıl sonra erkek kalmaz da kafamızı açarız diye mi planlıyor, kim bilir. Dün bir CHP milletvekili 'Madem saç sehvet uyandırıyor. Erkekler gözlerini bağlasın.' demiş. İsabet olur bence.
Erkekler bin yıllardır süregelen uçkur sorunlarını kadınların orasını burasını örterek ortadan kaldırmaya bu çabayı da Tanrı'yla, inançla falan mühürlemeye çalışsınlar bakalım.
Geçen gün iş cevremden biri, türbanlı kadınların, imam nikahı ile 2 eş olarak kapağı bir erkeğe atma derdinde olduğunu, metres denilmesindense islami olarak açıkklaması olan bir konumla hayatlarını sürdürmeyi hesap ettiklerini söyledi. Genç bir erkek arkadaş da erkekler arasında türbanlıdan korkacaksın lafının yaygın olduğundan bahsetti.
Şimdi bütün bunlar - türbanlı türbansız herhangi bir kadın için söylenmiş - hoş mu yani...
Değişen bir şey yok aslında farkında değil kimse. Metresin kulbu var, beraber yaşamanın kulbu var, tek gecelik ilişkinin ve hatta fuhuşun bile kulbu var. (İran da mı ne yapıyorlarmış ya bir kaç saatlik imam nikahı. Sonra boş ol. Oh mis valla!)
Olan heeeeeeeeeeeeeep kadına oluyor sonuçta...
İşte önce bunun farkına varılsa keşke... Keşke türbanlı kadınlar, kadın olarak haklarını da türbanlarını savundukları kadar savunsalar... Keşke önce 'Ben bunu niye örtüyorum?' süzgecinden geçirseler düşüncelerini. Keşke kadın çıplaklığını, islami gerekçelerle değil kadının mal olarak sunulması, tüketilmesi çerçevesinde eleştirebilseler.
Keşkeler uzar gider böyle.


4 Şubat 2008

daha dün annemizin...

Kızımın eğitim günleri yaklaştıkça, içime hem bir coşku hem de bir sıkıntı basıyor.

Ben hiç 'Ah keske yeniden cocuk olabilsek.'cilerden falan değilim. Üşeniyorum tekrar büyümeye. Daha doğrusu tekrar eğitim almak gözümde büyüyen. Gidilecek ne çok okul, sınanacak ne kadar çok bilgi, girilecek ne çok sınav var düşünsenize.

Halbuki ne kadar seviyorum öğrenci olmayı, öğrenmeyi. Hep sevdim okulu, okulun bana sunduklarını. Oradaki bilgi ve sosyal ortamdı belki beni okula bağlayan. Sorumluluklar, zorunluluklar, başarı göstergeleri falan değildi elbet.

Boğaz kıyısında keyifli bir ilköğretim, Anadolu Lisesi'nde geçirilen çok canlı ve hareketli bir yedi yıl ve ardından sosyal anlamda çoook keyifli ama eğitim anlamında son derece travmatik bir mimarlık eğitimi... 'Akademi' hayalleri ile girip, tüm akademik kadronun sistemli şekilde özgüven işkencesi yaptığı gerçeği ile yüzleştiğim üniversitemde çok canımın yandığı dönemlerde (bilen bilir. Mimar Sinan'da mimarlık eğitimi için rahatlıkla böyle şeyler söylenebilir.) mezun olmanın nasıl birşey olduğunu hayal edemeyecek kadar uyuştuğumu hatırlıyorum. Sanırım tüm eğitim hayatımın en sıkıntılı 6.5 yılıdır o yıllar.

Yok yetmedi. Eğitimde hep bir lüks olarak gördüğüm yüksek lisansımı da cebime koydum. Yani üniversite bir zorunluluk ama yüksek lisans bir lükstü benim için. Çalışmayıp, para kazanmayıp, 'okumaya' devam etmek... Sonra şans (!) yüzüme güldü ve çalıştığım şirketin bursuyla yüksek lisansa başladım. Akşam 7-10 arası okula gittim. Hem çalışıyor, para kazanıyor, hem de istediğim bir konuda 'üst yapı' oluşturuyordum. Evliydim ama eşimin de devam eden eğitimiyle, evimiz bir öğrenci evi gibiydi. Yoruluyorduk ama 'öğreniyorduk.'

Hala doktora programları araştırıyorum. LES'e girdim geçen Nisan. 2 yıl geçerli ya. İstediğim program açılalı çok oldu. (Daha önce LES'e girdiğimde program açılmamıştı. Yine de LES hazır olsun davasına 6 aylık hamile, sınava gittim. Bir de pazar günü sınav. Okul soğuk olur, hamile hamile üşümeyeyim diye kat kat giyinmiş, koca göbeğimle ter içinde kalmıştım.) Belki işten güçten, annelikten vakit kalırsa başvuru için gerekenleri araştırırım ve yazarım hayali kuruyorum hala. Özgür doktora yapıyor. Profesyonel bir işi olan bir aile babası için bile bir lüksken çalışan bir anne için sadece ütopya...

Bunca eğitim ve bunca okul deneyimimden sonra biliyorum ki, benim tek derdim öğrenmek oldu. Öğrendiğimin belgelendirmesi, kıyaslanması, taçlandırılması falan değil. Ama edinilen bilgilerin elekten geçirilmesi, derlenmesi, yorumlanması ve tüm bunların sonucunda 'birşey' söylenebilmesi için 'hoca'lara (ki hocaları tartışmak tartışmak tartışmak gerek) ve sisteme (ki sistemi tartışmak tartışmak tartışmak gerek) ihtiyacımız var.

Evde eğitim bir macera bence... 'We don't need no education' da diyemiyorum yani...

Umarım kızım da bilgi ve öğrenme konusunda benim hissettiklerimi hisseder diyebiliyorum sadece.

Bu arada Fulya sobelemiş beni. Taslaklarımda duran bu yazıyla çakıştı ne güzel ki...
İlk Ansiklopedim'i seviyoruz biz.
Desenler güzel, sınıflandırma güzel, kuple kuple bilgiler eğlenceli.