28 Ocak 2008

yaaa işte öööle...(başlık koyma fobisi-topicophobia-mesela dedim :-)


Geveze anılarımı depreştirdi :-)

Hep yazacağım iş anılarımı, fırsat olmuyor.

Hazır aklıma düşmüşken...

Sene 1996. Yaş 23. Mesleğimi sahada icra etme hevesi (iş sahada öğrenilir coşkusu...ahhh toyluk ahhh) ile bir mimarın yanında hırpalanırcasına çalışıyorum. Şehrin 2 saat dışında, 2 villanın dekorasyonu işi alınmış. Ben de işten sorumlu mimar atandım. Haftada 3 gün şehirlerarası otobüsle sabahın köründe yollara düşüyorum. Otoban üzerinde inip şantiyeye yürüyorum. Gittiğim yer dağın başı. 2 villanın da doğramaları takılmamış. Kış vakti. Bir odanın doğramaları takılmış, soba kurulmuş. Yaşı hayli geçkin işçilerden bir tanesi gideceğim günler sobayı yakıyor, çayı demleyip, çaydanlığı sobanın üstüne koyuyor. Radyo sadece TRT 4 çekiyor. Spikerlerin sesi ile ısınmaya çalışıyorum bazen. Dağın başında 5-6 işçi ile beraberim. Güvenilir bir ekip neyseki... Akşama doğru ilçenin merkezine iniyorum. Otobüs saatine kadar oyalanmaya çalışıyorum. Cep telefonu falan yok o zaman daha. Ankesörlü telefondan ahaliye haber veriyorum yola çıkacağım diye. Yabancı bir yer, korkuyorum aslında. Annem, babam, erkek arkadaşımla (eşimdir kendisi:) kavga edip duruyorum sırf bu inadım yüzünden. Etik metik birşeyler diyip duruyorum :-) İşi bırakamazmışım, sorumluluk almışım, vesaire... İşçilere ben para ödüyorum, mal sahiplerinden parayı ben tahsil ediyorum. Yanında çalıştığım ve para konularında çok çekimser(hadi beceriksiz diyelim yabancı yok.) olan mimarın cebine bile ben para koyuyorum.

İşi çekip çevirmekle ilgili sorunum yok ama. İlk günlerde şantiyeye malzeme (işte tuğladır, kumdur, çimentodur...) alınacak. Bakıyorum, 1-2 yer var ilçede. Birine girip sipariş veriyorum. Öğlen gibi bir kamyon malzeme geliyor. İşçiler indirmeye başlıyor. Arkadan siyah camlı bir toros peydah oluyor. İçinden iri yarı 2-3 adam iniyor. Şantiyenin sorumlusunu soruyorlar ustabaşına. Beni çağırıyor usta. Adamlar beni görünce (ki bendeniz 48-49 kiloda 1.59 boyunda bir genç kızım o zamanlar.) önce bir tereddüt ediyorlar. Sonra konuya direkt giriyorlar. Efenim ilçenin malzeme tedariği için sınırlar varmışmış. Bendeniz, bu arkadaşların hudutlarında olmakla beraber, gitmişim diğer tedarikçiden malzeme almışmışım. Zaten buraya dışarıdan işçi getirmek bile yassahmış. Hatta ilerideki inşaatların mimarı sırf bu mesele yüzünden konuşan sahsın amcaoğlu tarafından topuğundan vurulmuş. İçerideymişmiş. 6 yıl yemişmiş.

Şimdi ben içimde o zaman ne hesabı yaptım tam olarak hatırlamıyorum. Neye güvendim, nasıl cesaret ettim bilinmez ama kalktım adamlara 'Kardeşim olur mu öyle şeyler. Yarın öbürgün hepiniz burada komşu olacaksınız. Ayıp valla yaa.' falan dedim. Bununla da kalmayıp. 'Usul neyse uyalım. Biz buraların yabancısıyız. Ama işimi de aksatmamam gerek. Madem bu malzemeyi yanlış yerden aldık, tamam geri yükleriz ki bunu için adam gönderin, içerideki işi aksatamam, artı 1-2 saate bu malzeme kapımızda olsun ki iş yürüsün. 'dediiiiiim. Adamlar 'He şöyleee!' deyip gittiler. Bir kaç dakika sonra 3-5 adam geldi malzemeyi geri yüklediler, 1-2 saat sonra da yeni malzeme geldi. Sonraki malzeme siparişlerinde bana yazıhanelerinde çay ısmarlayıp, abla diye hitap etmeye başladılar gerçi ama ben o yaş için epey bir korkmuştum. Bir kaç ay sonra ağlayarak işten ayrılmak istediğimi söyledim. Sonra da erken iş deneyimi konusunda kendimi bu kadar zorlamama kararı alarak devam ettim iş hayatıma...

21 Ocak 2008

hikikomori . . .

Hikikomori, 2 yıldır dilime pelesenk oldu. Ufacık bir gazete küpüründen esinlendim. Şimdi ne zaman cuma akşamı evden içeri adım atıp, pazartesi işe gidene kadar kapının dışına adım atmasam (allahtan ekmek&gazete işini Özgür hallediyor.) pazartesi iş arkadaşlarıma durumumu tek kelimeyle özetliyebiliyorum. Bugün bir arkadaşımla konuştuk ve haftalardır buna benzer bir ruh durumunda olduğunu söyledi.
Bir kere, her türlü alışveriş benim için bir çeşit sosyal işkence. Kalabalık, gürültü, tozkirpas, decidophobia (yine bir gazete küpüründen dilime pelesenk olan karar verme fobisi :-P) yüzünden alışveriş merkezlerinden ne kadar uzak dursam o kadar iyi.
Bu yıl yeni yıl hediyelerini bile internetten sipariş ettim. Gerçi bayram, christmas ve ardından yılbaşı trafiği yüzünden hepsi yolda kaldı ama durumdan ders aldım ve gelecek yıl 2 ay önceden sipariş vermeye karar verdim.
Sebze meyve pazarlarını çok sevmeme rağmen çalışan insan için kış vakti hafta arasında pazara gitmek hayal. Bu durumda bu ihtiyaçlar da marketten karşılanıyor. Yaklaşık 6-7 yıldır, Migros bizim evi bilir. Genelde ihtiyaç listesi ile alışveriş yapan kötü tüketicileriz ama böylece kasa kuyruklarını, torba taşımaları falan da bertaraf etmiş oluyoruz.
Kitap ve cd için zaten internet daha ucuz.
Kıyafetler için ise mağaza mağaza gezmek yerine tek bir mağazadan sezon sonunda toplu almayı tercih ediyorum. Yok yanlis oldu tercih değil. Öyle gelişiyor diyelim.
İşin alış&veriş kısmı böyle.
Sonra güzel havalarda açık havanın tadını çıkarma eziyeti var. Sabah herşey güzel, yollar ziyadesiyle boş. Ama dönüş yolunun trafiği açık havada tadı çıkarılan 2-3 saatin tüm dinginliğini alıp götürüyor. Yazın sıcak da bu eziyete tuz biber oluyor. (Yakın parklar ve açık alanlar için yorum yok. bkz. istanbul nazım imar planı)
Aile, arkadaş gezmeleri için de yine trafik sözkonusu.
Buna ilave olarak dışarıda geçirilen keyifli saatler, evde tamamlanmamış işlere, yıkanmamış çamaşırlara, toplanmamış odalara, pişirilmemiş yemeklere neden olduğu için hafta arası daha bir yorulmak anlamına gelebiliyor.
Çocuklarla dışarıda olmak da ayrı bir sınama. Hem enerjilerini, hem gürültü, hareket, vb. sonucunda ortaya çıkan ajite ruh hallerini kontrol etmeye çalışmak, hem de açıktı, susadı, yoruldu, terledi, uykusu geldi, vb. durumlarına çözüm üretmek, antrenmansız halter kaldırmaya çalışmak gibi bir etki yaratıyor üzerimde. 'Taş taşımış gibiyim.' 'Üzerimden tır geçmiş gibiyim.' de durumun başka ifade çeşitleri :-) Bunlar sonucunda çocuğuna doyamıyor da insan dışarıda...
Bütün bunları gün içinde yaşayınca, akşam bir film izlemek, 2 satır kitaba göz gezdirmek hayal oluyor. Tüm haftanın yükünü taşımış beden ertesi sabaha kadar koca bir mola istiyor.
Ama hikikomori olunca öyle mi... Alış&verişi internetten çözdük, evin işleri öğlene kadar bitti ya da güne serpiştirildi, çocuklarla faaliyet yapıldı, oyun oynandı, kitap okundu, bol bol öpülüp koklandı, ikindi kahvesi yanında rehabilitasyon niteliğinde 1-2 bölüm sit-com (mümkünse 'Everybdy Loves Raymond') izlendi, gevrek gevrek gülündü, çocuklar uykusu gelince odasında dinlendi, keyifli bir akşam yemeği hazırlandı, kadehler tokuşturuldu, dingin çocuklar erken uyudu, film seyredildi, kitap okundu...
Varsın Japonlar ciddi sosyopatik durumlar için kullansınlar bu terimi.
Benim hikikomori tanımım bu ve mümkün olursa bir bahçeli ev versiyonuna sahip olmak istiyorum...





10 Ocak 2008

T I P !

Dün gece uyku tutmadı bir ara. Kafamda çılgınlar gibi birbirini takip eden düşünceleri, çağrışım takıntımı yazmalıyım dedim sonunda.
İlkokul haricinde tüm okul hayatım boyunca, Anadolu yakasından Avrupa yakasına yolculuk ettim durdum. Trafik o zamanlar şimdiki gibi olmasa da yine de yoğundu. Yol uzundu. Düşünceler birbirini kovalıyordu. Sonra sıkılıyordum. Kelimelerden, anılardan, kırıntılardan rota değiştiren düşüncelerimi gerisin geriye takip etmeye çalışıyordum. Buraya nereden geldim? Bu nereden gelmişti aklıma? diye kendimi ilk düşünceye doğru yönlendiriyordum. Bir çeşit oyun yani. Şimdi de annemle, kardeşimle ve kız arkadaşlarımla (erkekler bu konuda çok verimli olamiyorlar :-) bir sohbette konudan konuya savruluyorsak, konuyu toparlamak adına geri dönüşü yaparım mutlaka. Toplantılarda başa dönen ben olurum, vesaire...
Sonra günlük tuttuğum yıllarda, kalem&kağıtla kavga ederdim. Hep ilk cümlem, 'Kalemim düşüncelerimin hızına yetişemiyor.' olurdu. Sıkılırdım yazmaktan. Şimdilerde de klavye ile kavga ediyorum.
Düşüncelerin peşinden gitmeyi hep sevdim ve geliştikçe 3. boyutta geri çekilip lineer akar gözüken düşüncelerin arkasındaki matriksi algılar hale geldim. Ya da sadece bana öyle geliyor.
Bu konuda bana eşlik eden kalemler var. Örneğin son derece geyik bir kitap yazmış olmasına rağmen, her hafta sonu c.tesi ve pazar günleri gündemdeki farklı konuları birbirine bağlayarak, düşünsel bir boyut da (bir teori, bir inanış, bir geyik, vb.) ilave ederek köşesini dolduran
Tuba Akyol. (Takıntılı bir bağlantıcı olduğuna dair yazısının linkini bulamadım.)
Geçenlerde National Geographic
Hafıza Nasıl Çalışıyor? konusunu araştırmış. Orada da düşüncelerin, anıların beyinde nerede nasıl depolandığı anlatılıyordu. Mahal değiştiği anda bir kaç dakika öncesini hatırlamayan bir adam, 11 yaşından itibaren her anını hatırlayabilen bir kadın örnekler arasındaydı. Bilginin, düşüncenin, anıların elle tutulamayan şeyler olduğunun yanılgı olduğunu düşündürttü bana...
Sonra
Paycheck'i tekrar izledim geçenlerde. Ben Affleck'in beyni bir güzel ısıtılarak teknoloji geliştirdiği sürenin hafızasından silinmesi ve böylece geliştirdiği teknolojinin korunması sağlanıyordu.
Özgür doktora tezini yazıyor. Geçenlerde ara jüri öncesinde bana ön sunum yaptı.
WEB 3.0'lardan WEB 4.0'lardan bahsediyordu. Yani artık internet 2 boyutlu olmayacak. semantik bağlar kurulacak. Yapay zeka yolda...
http://www.hakia.com/ var sonra. Soru soruyorsun ve arama motoru ona göre çalışıyor.
http://www.visualthesaurus.com/ var sonra. işte beni kalbimden daha doğru söylemle beynimden vuran şey. Şeyler arasındaki bağlantıyı yazılım kuruyor...
Sonra...
Sonra...
Sonra...

T I P !



4 Ocak 2008

FOUNTAINHEAD (HAYATIN KAYNAĞI)

Bir sohbet programında, Sinan Çetin'e sordular "Hayalinizdeki proje nedir?" diye. O da "Fountainhead'i çekmek isterdim.' dedi. Fountainhead'in kültlüğünden şöyle gelişigüzel bahsetti.
Zapladım...
Sonra bir aksam hepsi mimar olan bayan arkadaslarımla yemek yerken Yasemin "Tekrar okuyacağım." dedi Arzu'ya. Arzu da "Daha yeni bitirmedin mi?" diye sordu. "Çıkarsamalar yaparak okuyacağım bu defa." dedi Yasemin. "900 sayfadan bahsediyoruz." dedi Arzu. "Hiç önemli değil. Tekar okuyacağım." dedi Yasemin. Arzu lise yıllarında okumuş. Yasemin benim okumamış olmama çok şaşırdı. "Mutlaka okumalısın." dedi. "Mimarlık..." dedi. "Felsefe..." dedi.
Doldum...
Hemen buldum, sipariş ettim. Ameliyat olacaktım ve nekahat döneminde kendime bir arkadaş bulmustum.
Evet! Oyalanıyorum. Çünkü böyle bir kitabı nasıl anlatmaya başlayacağımı bilemiyorum.
Aslında bu yazının girişi kadar basit bir şeyden bahseden bu kitabı anlatmak için lafı dolandırmadan, süslemeden, olanı anlatmak iyi bir fikir gibi geliyor sadece...
Kitaba başladığımda okuduğum her sayfayı sindirirken, romanın hemen bitmeyecek kadar uzun olmasından aldığım hazzı ifade etmek için de debelenmeyeceğim.
İyi bir okuyucu ve arastirmaci bir mimar olarak bu romanin adını bile duymamış olmamın şaşkınlığı bana kitap boyunca en çok eşlik eden duyguydu. Bunu mutlaka belirtmeliyim.
İnce ince, gerçekten ince ince ince ince ince işlenmiş karakterleri deşifre etmek için yaşadığım sabırsızlıktan, bir mimar ve bir kafa yoran olarak okuduğum tüm düşünsel şeyleri kafamda 3 boyutlu evirip çevirme egzersizlerimden, ve her karakter analizinde kisisel bir muhasebenin göbeğine düştüğümden de mutlaka bahsetmeliyim.
Hareketli Türkiye ve dünya gündemi ile duyduğum herşeyle örtüşecek bir örneği içermesi nedeniyle bir süre hayata 'fountainhead fountainhead' bakar oldum ki bu da kitabin gücünün ve etkisinin altini bir kere daha çizdi diyebilirim.
Süslemeden anlatmak gerekirse kitap ne diyor şöyle özetleyeyim:
Sanıldığının aksine 'ben'cil olmak iyidir.
Ben'i duru ve dürüstçe yaşadığınızda ortaya koyduğunuzdur üründür esas olan.
Yalnızca o zaman iş'inizi doğru yaparsınız.
Yalnizca o zaman iş'iniz işe yarardır.
Yalnizca o zaman mutlusunuzdur.
Yapmak istediğinizi baskılayan, onu şekillendiren küfürlere, alkışlara, kitlelere, akımlara teslim olduğunuzda yani coğunluğun yanında ve ben'den uzakta olduğunuzda mutluluğu yakalamanız güçtür.
Topluluklar yönetilir ve yönetirler. Bu yüzden toplumsal fayda üretmek için yola çıkılmaz.
Fayda amaç değil sonuç olmalıdır.
Yazacak, örnekleyecek koca bir yığın var kafamda.
Bu donuk yazı sadece bir başlangıç olsun ...
Bir de fikir vermesi açısından...
http://www.bencil.org/pinarozet.htm