30 Aralık 2008

güle güle iki sıfır sıfır sekiz . . .

Gecenin sessizliğinde bir kaç kere uyanıyorum ya bugünlerde, kucağımda büyüyen küçük bebeğimizi izlemiyor ve koklamıyorsam ya da uykuya yenik düşmemek için kitap sayfalarından medet ummuyorsam, kafamda cümleler uçuşuyor yazmak için. Bir çeşit muhasebe içerisine giriyorum. Nerede kalmıştım? Neler düşündüm, yaşadım, okudum, dinledim ya da planladım? Ah serseri düşünceler. Rahat bırakmıyorlar, oradan oraya savruluyorlar ama olsun işte yazacak bir sürü cümle birikiyor kafamda...
Üstelik bugünlerde bir yılı daha devirmek üzereyiz ya, muhasebenin sınırları genişliyor da genişliyor. Kişisel hedeflerim nelerdi, ne kadarına ulaştım? Beraber planladıklarımız nelerdi neler yaşadık? İçerisinde yaşadığımız toplumdan neler bekledim, nerelere tosladım? Neler öğrendim, kazandım,vesaire vesaire... Bir sürü soru ve yanıt işte...
Sonra yapılacaklar, hedefler, planlananlar giriyor sıraya...
Ben 2009'da daha çok yazacağım :-)

Hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yıl dilerim...

29 Aralık 2008

biriken taslaklar . . .

Taslaklar almış yürümüş... Zaman yok ki! Ne zaman niyetlensem, paragraflar hatta cümleler yarım kalıyor. Taslaklar birikiyor da birikiyor. Örneğin bunu doğum haftasında yazmışım. 2009'a girerken biraz toparlanayım dedim de...

''Sürpriz olmazsa ve herşey yolunda giderse, bendeniz bu perşembe hastaneye gideceğim bir tane, sonraki günlerde eve geleceğim iki tane. Yaaa oldu o kadar tabi. Ne çok detay düşünüyorum bugünlerde. Tecrübe ettiğim detayları bir bir hatırlamaya çalışıyorum. Heyecanlıyım. Ya da vücudum kendini, bir sonraki döneme hazırlıyor. Gece geç bir vakit uyanmalar, uyuyamamalar, kitaplardan medet ummalar...
Bir de her şey tamam olsun derdim var ki herkes kolay kolay anlayamaz herhalde... Ben tatile bile çıkarken, ilgili ilgisiz şeyleri düzene koyup öyle gitmeye çalışırım. Dönüşte, taze bir başlangıç hesabı. Şimdi de öyle. Yeni bir dönem ya herşey halledilsin ki yeni tempoda atlanmasınlar, ele ayağa dolanmasınlar. Operasyonel yanım kuvvetlidir ama neme lazım. Serde control freak'lik de var tabi. (Biraz bu, biraz yılı kapatıyor olmanın verdiği yenilenme ihtiyacı ile bloga da yeni bir yüz yapmaya çalıştım. Başka fikirlerle yola çıkıp, bu haline ikna olmaya çalıştım.)
Ama bütün bu 'herşey tamam olsun' kaygısında en temel beklentim 'huzur'. O ilk günlerde, kargaşa, karmaşa, kalabalık, telaş, gürültü, vesaire vesaire öyle dayanılmaz olur ki... Sanki bugünden herşey hazır olursa, sadece o mis kokuyu içime çeke çeke ve tadını çıkara çıkara geçiririm o ilk günleri gibi geliyor. Hem evde eski bebek-yeni bebek dengesini kurabilmek için de huzura, dinginliğe çok ihtiyacım olacak.
Bir de sanki hala tam ayırdında değilim kucağıma bir bebek alacak olmamın. İlk bebekde heyecan bambaşka. Yepyeni bir yaşam biçimine hazırlanıyor olmak pek ayırdında olmama seçeneği bırakmıyor insana. Evin içine küçük çoraplar, küçük bereler, küçük battaniyeler, sabun kokusu, bir beşik, vb. ilk defa giriyor ve sürekli hayal kuruyor insan. Karnındaki her kıpırtı yeniden yeniden şaşırtıyor insanı. Ama ikinci bebek de zaten ilkinin peşinde geçiyor saatler. Kıpırtılar tanıdık, eşyalar tanıdık, süreç (eh biraz hafıza zorlanmasıyla) tanıdık...
Bu arada Soulemama doğurdu...''

Bu arada geçen hafta Soulemama’nın kitabı ulaştı elime. ‘Creative Family’. ‘Tasarımsal tasarruf’ diye tanımlıyorum Soulemama ile yaşamsal kesişim kümemizi. Yaklaşımlarını, önerilerini, tasarımlarını çok keyifle takip ettiğim bu blogcunun yaşama bakışındaki pozitifliği, duruluğu, samimiyeti çok seviyorum. (Kitabı www.amazon.com 'da da bulabilirisiniz ama ben genelde, daha ucuza 2. el kitaplar satan www.alibris.com 'u tercih ediyorum.) 2. kitap 2009 Ağustos'unda geliyormuş...

Sonra bayram tatilinde şunları karalamışım bir fırsat bulduğumda...

''Nasıl bir sorumluluktur bu blog meselesi... Ya da ben nasıl bunu bir sorumluluk olarak algılamaktayım ki, yazmadıkça, kayıt tutmadıkça 'rahatsız' olabiliyorum.
Huh! Neyse çocukların (artık şu çoğul ekine alışmaya başladım bile :-)) bloglarına gereken ilgiyi gösterecek zamanı yakalayabildim. Artık 'Ne şanslı çocuklar!' mı demeli bu kadar kayıt altında oldukları için yoksa 'Yazık!' diye mi düşünmeli tam bilemiyorum.
Mutlu olurlar mı gerçekten bu kadar kayıt altına alınmış olmaktan. Ben ilk günlerde çevremdekiler neler hissetmiş ya da neler olmuş bitmiş okumak isterdim herhalde. Bir çeşit otobiyografik çalışma tadı bırakırdı sanki damağımda. Neyse bilemiyorum.
Herşey düzenini bulmaya başladı. Bayram tatili harika geldi. Evde dingin sayılabilecek günler geçirdik. Hatta bu koşullarda agorafobik olmak içten bile değil. Sokakları hayal edemiyorum. Bayram bilançosu (ne anlamsız bir değerlendirme...) ne kadar ağır... Sokaklar kalabalık, insanlar çıldırmış gibi... Ev ne kadar huzurlu oysa...''


Arada sırada 1-2 saatliğine kaçıyorum dışarı ama yine de durum çok değişmedi. Evde ailem, filmlerim, dizilerim, kitaplarım, müziğim, internetim falan çok muyluyum...

28 Aralık 2008

neler oluyor ?

Kızım bana benzemiş. 'Neden?' sorusunu çok seviyor. Bıkmadan, yorulmadan 'Neden?' diye soruyor. Tatminkar ve rasyonel yanıtlar almadan paçayı kurtaramıyorsunuz. Soruları eviriyor çeviriyor soruyor. Çok karışık olmayan, basit ama hedefini tam 12'den vuran yanıtlar duymak istiyor. Ben de bir sürü konuda hep bu arayıştayımdır. Serseri okumalar ve düşüncelerle yanıtlara ulaşmaya çalışırım. Paket, haplaştırılmış, taraflı bilgileri sevmem. Derine inmek, araştırmak, dağılmak, karışmak ve sonunda basitliğiyle beni şaşırtacak duru gerçeğe ulaşmak isterim.
'Uçurta Avcısı'nı okuduğumda kaşındım. 'Peki ama gerçekten neden?' diye sordum. Sonra 'Bin Muhteşem Güneş'i okudum. 'Ortadoğu Sorunu' daha da biçim kazandı kafamda ama işte 'Neden?' sorusunun o basit yanıtı yoktu ortalıkta. Sonra tesadüf 'A Mighty Heart' ı seyrettim. Arkasından 'Ortadoğu'da Tarih ve İnanç' kitabını okuyarak kafamda uçuşan yanıtcıkların derlenip toparlayacağını düşündüm. Öyle ya bölgeye M.Ö. 10.000'den günümüze uzanan bir çerçevede bakmak tatminkar yanıtlara götürebilirdi beni. Doğumla beraber tabii ki heyecanını yitirdi bu yanıt arayışı. Kitap da başucumda ilgi alaka bekler oldu. Ta ki geçen gün tüm ekranları ve gazeteleri kana bulayan saldırılara kadar... Kitabın sayfaları yine hışırdamaya başladı. Lanet okumak, küfür etmek, taraf tutmak ya da acıya, kana susamış, ağzından 'Ahhh! Vahhh!' salyaları akıtan bir seyirci olmak yerine 'çalışmaya' devam etmeye karar verdim. Ne fayda mı? Ben büyük sorunlara karşıt eylemler için çok küçük insanlar olduğumuz gerçeği ile yüzleşeli yıllar oluyor. Çok acıttı ilk başta hiç bir şey yapamayacak, hiç bir şeyi değiştiremeyecek olmak ama işte öğrenmek, bilmek, düşünmek, konuşmak ve yazmak ile acımı hafifletmeye çalıştım bu süre zarfında. Bu konuda da o duru ve basit yanıta ulaşamadım henüz ama bugün bütün olana bitene bakışım değişti.

6 Aralık 2008

hoşgeldin bebeğim . . .

Söyleyecek çok fazla şeyi olmuyor insanın. Kelimelerin basit, yetersiz, gereksiz olduğu zamanlardan... Nefesini dinliyorum. Kokusunu içime çekiyorum. Vücudunun kırılganlığı, teninin yumuşaklığı, savunmasızlığı içimi titretiyor. İnsanın tekrar tekrar sevebilme, çok sevebilme, en içerilerde bir yerlere dokunan şekilde sevebilme yeteneğine şaşırıyorum. Anne olmaya dair sayısız duyguyla geçiyor günler . . .

16 Kasım 2008

masumiyet müzesi . . .

Benim kitap sayfa sayısı ile aram hiç bir zaman kötü olmamıştır. Yani kitapları sayfa sayısı ile değerlendirmem, ‘tuğla gibi kitap’, vb. ifadelerden de çok hoşlanmam. Ama böyle değerlendirilebilecek bir çok kitabın sayfaları arasındayken, duygudan duyguya, düşünceden düşünceye savrulma konusunda çok başarılıyımdır.
Konumuz Masumiyet Müzesi. ~600 sayfalık bir kitap. Çok araştırmadım ama sanırım 6 yılda falan yazılmış. Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk kaleme almış. Okunacak ! O kadar !
'Mustafa' bir 'Masumiyet Müzesi' iki. Konuşmayan, yazmayan çizmeyen kalmıyor haliyle... Başlayıp bırakanlar, hiiiç beğenmeyenler, kitaptaki kurgu hatalarına dikkat çekenler, vesaire, vesaire...
Bu da ‘benim neyim eksik ben de yazacağım - 2 . . .' olsun diyelim ve yorumlarımıza geçelim.
Bir yerlerde okumuş olabilir miyim, yoksa benim aklıma düşen bir yorum mu bu? ‘Yeşilçam’a saygı duruşu...’ Romanın başında kullanılan tüm ifadeler, konunun gelişimi, karakterler, herşey Yeşilçam’dan fırlamış gibi. Tabii ki ben de severim eski Yeşilçam filmlerini. Ama ne bileyim bu klişeliğinin altı çizilen zorlama ifadelerle ve saman çiğniyormuşum tadı ile öyle zorlanıyorum ki ilk başlarda... Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet, ‘Bir yerlerde bağlanacak, toparlanacak, romanın iskeleti kendini ortaya koyacak.’ diye bir bekleyiş bu ve ben ‘Koooskoca Orhan Pamuk yazmış, vardır bir anlamı.’ diye kalıpları olan bir okuyucu hiiiç değilim. Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet bir tutku, bir takıntı deşifre oluyor sayfa sayfa. Arkada 70’lerin İstanbul’una bir saygı duruşu ama bitmiyor bu takıntı. Özgür’e özetliyorum arada. ‘Bugünlerde anakarakterin midesinin sağ yanındaki sancı ile haşır neşirim.’ diye. Sonraki günler midesinin sol yanı, altı, üstü...Offf off.

Absürd ve sürreal bir 8 yıl. Bitmiyor. Oğuz Atay’ın ‘Ne evet ne hayır’ındaki karaktere ne kadar da benziyor Kemal... Oğuz Atay, absürdlüğün, takıntının dibini göstererek karnımda patlayan kahkahalara neden olan bu hikayeyi 18 sayfaya sığdırmış. Kemal bu takıntıyı anlatmak için yüzlerce sayfaya ihtiyaç duyuyor. Bir grup terapide elele ‘Seeeni aaanlıyoruuuz Kemal!’ diye bağırdığımızı hayal ediyorum.
Ve nihayet bitiyor o 8 yıl. İçimde bir sıkıntı, bir yorgunluk. Sanki ben de Çukurcuma’daki o eve yıllarımı gömdüm Füsun ve Kemal ile. Sanki ben de artık ne olsa mutlu olmayacağım. Sonra bir acı... Değdi mi ya!
Ve sonra, son 50 sayfada sürprizli bir şekilde kavrıyor roman beni.
Ben tüm eğitim hayatım boyunca müzeler üzerine çalıştım, araştırdım, kafa yordum. Bu çalışma ve projelerden hareketle biriktirmeye, koleksiyonlara, sergileme pratiğine dair karaladım bir şeyler. İşte Kemal’in, Masumiyet Müzesi’nin kuruluşu sürecinde yaptığı araştırmalar ve çalışmalar ve içinde bulunduğu ruh hali beni birden (ne yazık ki çok geç) hikayeye bağlayıverdi. Romanın içiçe geçmiş ana temaları, okullarda biyoloji derslerinde kullanılan ve insanın iç organlarının gösteren modellerin atar ve toplar damarları gibi birden aydınlanıverdi.

Sonuçta barışık ayrıldık romanla, ama dedim ya neden bu kadar geç? Neden bir takıntının peşinde binlerce cümle, binlerce detay, içilen binlerce sigara, boşalan binlerce rakı bardağı, vesaire, vesaire...
'Seeeni aaanlıyoruuuz Orhan Pamuk! '

10 Kasım 2008

benim neyim eksik. ben de yazacağım . . .

Can Dündar filmi için demiş ki:
'Gerçekten zamanı değildi. Çünkü çok geç kalındı. 70 yıl kadar! Konjonktür meselesine gelince, beklersek emin olalım ki, hiçbir zaman konjonktür uygun olmayacak, Türkiye hep geçiş döneminde olacak, Türkiye’nin dört bir yanı hep düşmanlarla kuşatılmış olacak...'
Ama daha önce de, Atatürk filmi görse, tepkisinin ne olacağı üzerine şöyle bir yorumu da var aynı ropörtajda:
'Armstrong’un "Bozkurt"u Atatürk’ün sağlığında yazılmış tek biyografi. Aynı zamanda Atatürk aleyhine yazılmış en ağır kitaplardan biri. İngiltere’de kıyametleri koparıyor. Atatürk merak ediyor ve getirtiyor kitabı, sofrada açtırıyor ve "Okuyun bakalım!" diyor. Okumaya başlıyorlar, "Daha?" diyor, "Paşam buraları okumasak" diyorlar, "Okuyun" diyor, "Ama paşam" diyorlar, "Ne demiş?" diyor, "Hayvan mı demiş?", "Yok efendim, öyle değil de", "Ne demişse okuyun" diyor, okuyorlar. "Eğlenceli bir kitap" diyor; "Yaşadıklarımızı eksik bile yazmış. Ben tamamlayayım da kitaba eklensin. Memleket de okusun. Hükümet kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla hataya düşmüş." Böyle hoşgörülü bir Atatürk’ten siz sansürcü, ceberrut bir portre yaratmışsınız ve bize onu yutturmaya çalışıyorsunuz. Ben o Atatürk’ü benim liderim saymıyorum. Ben kendi tanıdığım lideri anlatmaya çalışıyorum.' (lütfen tekrar okuyunuz...)
Mustafa filmini henüz görmedim. 'Görmeyeceğim!' ya da 'Göreceğim ve öyle ağır eleştriler döşeyeceğim ki...' gibi bir yaklaşımım yok açıkçası. Fırsatım olursa izleyeceğim mutlaka.
Ama kafama takılan konu, Can Dündar'ın hangi okullarda okuduğu, nasıl bir eğitim sürecinden geçtiği ve kafasında bu belgeselden önce nasıl bir Atatürk imajı olduğudur. Yani Atatürk konusunda bunca belgesel çekmiş bir belgeselci hala kafasındaki Atatürk imajıyla barışamadıysa ve bu filmi savunurken böyle bir iddia ile ortaya çıkıyorsa, bir yerlerde yanlış birşeyler yok mu sizce de?
Ben ilkokulu mahalle mektebinde, orta ve liseyi anadolu lisesi'nde, üniversiteyi yine bir devlet üniversitesinde okudum ve yüksek lisansımı bir vakıf üniversitesinde yaptım ve eğitim hayatım boyunca kafamda hiçbir zaman Can Dündar'ın bahsettiği 'sansürcü ve ceberrut portre' oluşmadı. Hatta daha üniversite yıllarımda bahsi geçen Bozkurt kitabını okuduğumda dahi kafamdaki imaj değişime uğramadı.
Atatürk'e, çağının önünde ve üstünde değerlendirme ve yaklaşımlarına, entellektüelliğine (lütfen bu linki mutlaka okuyunuz.), araştırmacılığına, çalışkanlığına, çabalarına, iktidarın beslediği egoya karşı durabilişine, disiplinine, devrimciliğine nasıl bir hayranlık beslediğimi ifade etmem çok güç.
İster kalıplaşmış şiirlerle anılsın, ister diktatör denilsin, ister içtiği yudumlar sayılsın, ister bazı kadınların kalplerini kırmış, bazılarının aşkıyla yanıp tutuşmuş olsun, değişmeyen tek şey bugün nerede durduğumuzdur ve bunun Atatürk'ün eseri olduğunu görmemezlikten gelmek en büyük aymazlıktır. Cumhuriyet'in 2.'si 1.'si ne demek nasıl hala anlayamadıysam tüm bu gürültüye de öylesine anlamsız gözlerle bakıyorum.
Kafasındaki Atatürk imajından rahatsız olan herkesin de, aslında farklı hesaplar peşinde olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum...

9 Kasım 2008

you're just too good to be true . . . *

*gerçek olmak için fazla iyisin . . .
Değil mi ama yani?

3 Kasım 2008

teşekkürler ece temelkuran . . .

Daha önce de bahsetmiştim ya, bazen bir yazar öyle isabetli, öyle cesur, öyle doğru şeyler yazıyor ki, içim ferahlıyor. Benim gibi düşünen beraber yaşadığım bir avuç insanın yalnız olmadığına dair bir umut duyuyorum. Bu ikiyüzlü, bu yapış yapış, bu sorgu sualsiz yaşam biçimlerine karşı daha kalabalık olduğumuz duygusuyla çocukça bir sevinç duyuyorum.
Ece Temelkuran'a hemen bir tesekkur maili attım. Aşağılık adamlardan aldığı binlerce aşağılık maili düşününce teşekkür maili için bir ne kadar da geç kalmışım aslında...

Teşekkürler Ece Temelkuran...

AKP'li kadın vekillere destek ve soru:
14 yaş!

Yazamadığım tek bir konu var. Daha önce de söylemiştim bunu. Çocuklara cinsel istismar meselesini yazamıyorum. İçim almıyor. Mayından bacağı kopmuş çocuk gördüm, cezaevi operasyonlarında bütün vücudu yanmış, kömür olmuş adam gördüm, beynine gaz bombası saplanmış çocuğun otopsisini izledim, ölüm orucundan sonra Wernicke Korsakoff hastalığıyla çocuklaşmış kadınlar gördüm... Daha bir araba berbat şey gördüm. Ama dayanamadığım bir tek şey var, o da bu. O yüzden anlamıyorum bütün Türkiye’nin hep birlikte bu Hüseyin Üzmez pisliği içinde eşelenip durmasını. Nasıl bir eşelenmek, sürtünmek, sürünmek, siftinmektir bu, anlamıyorum. Ne mide varmış bu ülkede! Helal olsun. Şaşırmam!Daha önce kızının kafasını traktörün altında ezerek öldüren bir anne görmüştüm, namus cinayetiydi. Dolayısıyla bir annenin kız çocuğunu aşağılık bir herifin eline ‘ellesin’ diye vermesine şaşırmam. Anneler kızlarına çok acayip şeyler yapabilirler. Daha önce çocuklara tecavüz edip sonra da o çocuk-gelinleri ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle’ koluna takıp gururla gezen berbat adamlar gördüm. O çocukların üzerine abanmaktan yağlı yağlı mutludurlar. Bir adamın Müslüman olması, olmaması hiçbir fark yaratmaz adamda. Yüzüne kusulmayacak adamlar, Müslüman adamlar gördüm. O adamların yapacaklarına da şaşırmam. Helal olsun amaDinci basının ne aşağılık şeyler yazabileceğini gördüm. ‘Bu Ergenekon’un işidir’ diye çocuk tecavüzünü savunmalarına şaşırmam. Başını örtmeyen benim gibi kadınlara tecavüz etmeyi mübah sayabileceklerini çok iyi bilirim. Benim gibilerin gövdeleri onlara ‘Dar-ül Harp’. Nereden biliyorum? Mail atarak bildiriyorlar çünkü. Onların yapabileceklerine de şaşırmam. Laik basın tarafından bazı gazetelerin Hüseyin Üzmez olayıyla ilgili ‘Kart zampara!’ başlığını atmasına da şaşırmam. Bir çocuğa edilen tecavüzü böyle ‘komikleştirmelerine’ şaşırmam, erkek ideolojisi laiklik filan dinlemez çünkü. Ama bütün bu olayda şuna şaşırırım. AKP’li kadın vekillerin bu işe tepki vermesine. Helal olsun! Hakikaten helal olsun. Ama şu meseleleri bir açıklığa kavuşturalım sevgili kadın arkadaşlar. Tüm samimiyetimle soruyorum bunları:Tepelerdeki cevaplarErkek vekil arkadaşlarınıza sorunuz:14 yaşındaki kız çocuğu ile bir yetişkin adamın cinsel ilişki yaşaması meşru mudur? Kızın ailesi veya kendisiyle yapılan herhangi bir dini veya hukuki akit bunu meşru kılar mı? 14 yaşındaki bir kız çocuğunun cinsel ilişkiye gösterdiği rıza, rıza sayılır mı? 14’ünde evlenmek14 yaşında evlenmek o kız çocuğuyla girilen cinsel ilişkiyi tecavüz olmaktan hakikaten çıkarır mı?Bu soruların cevapları Ankara’nın hangi yüksek rakımlı tepesinde? Ya da tepelerinde? Sorun bakalım sevgili AKP’li kadın arkadaşlar erkek vekil arkadaşlarınıza. Şöyle sorun:Kaçınız 14, 15, 16 yaşında kız çocuklarını alıp, evlenip başlarını kapattı? Kaçınız bu kız çocuklarını okullarından ayırıp eğitim hakkından mahrum etti? Şimdi kaçınız ‘kadınların eğitim hakkı’ diye ‘özgürlük papağanlığı’ yapmayı hayal ediyordu bu kız çocuklarını okulsuz bırakırken?Zihniyetin ortasıAKP’li kadınları Hüseyin Üzmez olayına gösterdikleri hassasiyetten dolayı kutluyor ve destekliyorum. Ama bir gün bu sorulara dürüst cevap vermelerini ve nasıl kadın düşmanı bir zihniyetin ortasında yer aldıklarını anlamalarını da diliyorum.

11 Ekim 2008

kriz . . .

Çok olmadı. Belki 2 belki 3 ay. Oprah'in 2 programını izledim. Birinde intihar eden kocasının ardından, üstüne kalmış yüzbinlerce dolarlık borçla ve 3 çocukla başetmesi gereken bir kadındı konu. O sırada yeni yayınlanmış ve kadınlarda finansal farkındalık yaratmak adına yazılmış bir kitabın yine kadın yazarı da bir çeşit danışmanlık vermek üzere bu bedbaht kadının karşısına konuşlandırılmıştı. Kirli çamaşırlar bir bir ortaya dökülmeye başladıkça Amerikan toplumunun acınası durumu karşısında ağzımı kapatamaz hale geldim. Herşey kocaman, herşey çok, herşey kontrolsüz. 3 katlı kocaman bir ev (ipotekli), 3 kocaman araba, dolapta tam 90 adet jean, kartlıklara sığamayacak kadar çok kredi kartı (hepsinin borçları binlerce dolar civarında) ve hayatında hiç fatura görmemiş, hiç hesap yapmamış bir kadın... Kocasından psikolojik eziyet gördüğü halde (makyajsız nasıl olduğunu hatırlamıyor.) kendi ayaklarım üzerinde nasıl dururum diye ufacık bir düşünce aklının köşesinden geçmemiş. (Neyse işin kadın boyutu üzerinde durmak istemiyorum aslında.)
Diğer program ise ''Bir aile, genel tüketim alışkanlıklarını bırakıp 1 hafta nasıl yaşar?'' konulu bir yarışma idi. Seçilen ailenin genel tüketim alışkanlıkları ekrana geldikçe herhangi bir dizinin değil de gerçek bir Amerikan ailesinin karşısında olduğumun daha çok bilincine varıyordum. Haftada 200$'lık market alışverişi, market alışverişi günlerinde dolapta yer açmak için daha paketi açılmamış ürünlerin çöpe atılışı, market alışverişinin içeriği, 4 çocuklu ailenin her odasında bir tv, çocukların sabaha kadar yanan ışıkları ve açık bırakılan tv'leri, sabah evin çeşitli yerlerinden toplanıp çöpe atılan yarım bırakılmış gazoz, kola, meyve suyu kutuları, aynı şeyi yemekten keyif almayan aile bireyleri için her öğün pişirilen farklı sayıda hazır yemek (çöpe atılan kısmını vurgulamıyorum bile)... Tablo ortada yani. Aile Oprah'ın kendilerine koyduğu kurallar dizisini uygularken ağladı da ağladı. 1 haftayı geriye saymaktan, çıkarmaları gereken sonuca odaklanamadılar bile.
Amerikan dizilerinin filtrelenmiş dünyasında göremediğimiz bir çok detayı reality show'larda görme şansımız oluyor. Amerika'da yayınlanan yüzlerce abuk subuk reality show var gerçi ama ben bunlara benzer örnekleri denk geldiğim 4 eşcinsel tasarımcının bir heteroseksüel kadına verdikleri çeki düzen gösterisi olan Queer Eye for the Straight Girl ya da bir kaç gün için çok çocuklu bir annenin yerine geçen bir bekarı hırpalayan Crash Test Mommy gibi progamlarda da gördüm. Kocaman evler ve arabalar, kalabalık aileler, hazır yiyecekler, sonu gelmez alış-verişler, algılamakta zorluk çektiğim bir tüketim anlayışı... Algılamakta zorluk çekmekle beraber izdüşümlerini Türkiye'de de gördüğümüz bu yaşam biçimleri aslında düne kadar güçlü olan Amerikan ekonomisi'ne ne şekilde etki ediyordur ya da etmiştir işin uzmanlarına bırakmak gerek ama bunun planlı bir kriz senaryosu olduğu savları bir kenara bırakılacak olursa, 'küçülme' 'tasarruf' gibi kelimeler bu insanların hayatlarına girebilecekse 'İsabet!' diye düşünmeden edemediğimi söylemeliyim.
Durum 'kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla! ' durumu aslında. Türkiye'de de yukarıdaki örneklere benzeyen ya da öykünen Amerikan izdüşümü yaşam tarzının doyum noktası gelmiştir bence. Ardı ardına, dipdibe açılan kocaman AVM'ler, kimin için dikildiğini bir türlü idrak edemediğim şehrin doğal oluşumunun önünde bir set gibi yükselerek nefes almamızı, trafikte saatler harcamamamıza neden olan kocaman, dünya parası bloklar, ağzımızdan sular akıtan dünya markalarının aynı caddeye 2 mağaza açabilme cesareti (cesaret olmadığı açık), vesaire vesaire...
Hepimizin kısa ve uzun vadede hayatlarını daraltacak, sıkıntıya sokacak, tekrar tekrar düşündürecek belki de uykularımızı kaçıracak bir dönem başlıyor. Ama bunun için ağlayıp sızlamadan önce düşünmeliyiz.

6 Ekim 2008

bugünlerde . . .

Ben tutuluyorum bazen. Söyleyecek kelimem olmuyor. Her konuda söyleyecek bir şeylerim varmış gibi gelirken, ileri geri konuşabilme konusunda ihtisas yapmışken, bazen işte, düğümleniveriyor söylenecekler boğazımda. Bir nevi felç yaşıyorum.
Ben ana haber bültenlerinin yapış yapış, bağırış çağırış dünyasının karşısından çok uzun zaman önce kalktım. Haberleri, gündemi kelimelerle takip etmek, duygulara bulanmış, hedefini şaşırmış değerlendirmelerden koruyor beni. Büyük resmi görmek konusunda aracım okumak, yeniden okumak.
Çıkarlar doğrultusunda yontulmuş blgilerle yönlendirilerek, sormadan, sorgulamadan, bilmeden, duygulara yenik düşerek, öfkelenerek, bağırıp çağırarak, suçlayarak, bir sonuca varmak ne kadar olasıdır?
Büyük resim çok net aslında. Ama dedim ya sözcükler düğüm oldu boğazımda...

3 Ekim 2008

dali sergisi . . .

Sergiyi gezdik.
Bir sanatçının eskizleri, fotoğrafları; hikayeler, dönem gazete ve dergilerinden alıntılar, anılar, vb. tabi ki çok önemli. Sanatçının psikolojisini, içinde bulunduğu dönemi, sosyoekonomik koşulları, vb. değerlendirmek, eserlerini değerlendirmedeki en önemli aşamlardan biri kabul edilir. Bir ara baymazsam size Erwin Panofsky'den ve resim inceleme metodlarından bahsetmek isterim...
Yanlış anlaşılmak istemem. Tüm bu sergiler, bu çabalar, İstanbul'a kazandırılan bu yeni yüz beni çok keyiflendiriyor. İçeriği ne olursa olsun böyle etkinliklerin genel tüketim bantında yeralma çabası beni safça mutlu ediyor.
Ama işte böyle bas bas bağırılınca, popüler kültür tüketim nesnesi haline getirilmek üzere günlerce yazılıp yazılıp çizilince falan insan bir sergiden daha gösterişli şeyler, daha farklı bir misyon bekliyor. Sadece gerçekten meraklıların, akademisyenlerin, araştırmacıların ve belgeselcilerin tadını çıkarabileceği bir sergi için çıkarılan bu gürültüye anlam veremiyor insan. Yani bir sanat anlayışı ve değerlendirme yetisi geliştirememiş bir toplumu böyle çabayla 'etkilemek' ve bunu bir görgü, bir kültür meselesi haline getirmek gibi bir misyonunuz varsa, içeriği de çok daha farklı ve zengin tutmak ve ziyaretçinizi 'Ben Dali Sergisi'ne gittim!' den daha yoğun bir duygu ve anlayışla uğurlamak zorunda hissetmelisiniz kendinizi.
Bir nevi şımarıklık olarak değerlendirilmemesi için özellikle altını çizerek belirtmek isterim ki, bütün yurt dışı seyahatlerimizde, konaklama, yemek, alış-veriş konusundaki tamahkarlığımızı ve bütçe anlayışımızı hiçbir şekilde müzeler ve galeriler konusunda göstermedik. Böylece, sandviçle geçiştirilen öğle yemekleri ve ucuz hostellerden arttırdığımız tüm parayı büyük sanat eserlerini görmek üzere müze ve galerilere yatırdık. Dali'nin en önemli eserlerinden bazılarını Venedik'te küçücük gösterişsiz bir galeride süreli bir sergide ve Paris'teki Espace Dali'de görme şansını da böyle elde ettik. Ve yine safça inanıyorum ki, oralarda gördüğümüz tüm eserler, burada sergiyi gezerken rastladığım, sadece 'Gezdik!' diyebilmek için galeriler arasında ayak sürüyen, çıkışta Müzedecahnga'da boy göstermek hevesindeki ilgisiz tüm o genç-yaşlı insanlarda bir ilgi uyandırabilir ve bir duygu yaratabilirdi. Çok uzağa gitmeyeyim. Oralaradaki eserler burada sergilenmiş olsaydı büyük bir heyecanla resim ve heykelleri çocuksu bir dille anlatmayı planladığım 5.5 yaşındaki kızım sıkılmayabilirdi. Uzun lafın kısası, sergi ziyaretçisine ulaşabilirdi.
Bu organizasyonların kolay işler olmadığını bilecek kadar işin teorisini okumuş biriyim ve yine tekrar ediyorum böyle çabaların en büyük hayranı benim ama şunu da düşünüyorum ki sırça köşklerde sıkışılan ellerle bu toplumda bir alışkanlık, bir kültür bir görgü yaratabilmek uzak bir ihtimaldir.
Biliyorum bu yazı çok ' toplum için mi sergi, sergi için mi sergi' kokuyor ama içimde kalmasın dedim :-)
Bu arada belgesel ve kurgusal kitapları topladım. Dali ve Ben'i aldım örneğin. (Filmi de 2009'da gösterime giriyormuş.) Biraz hatırlatma, biraz sorgulama süreci yeniden...

18 Eylül 2008

coştum yine dalgalanıyorum ben...

Tam da söylediğim gibi. Arası açılmış buluşmalar organize ediliyor, programlar yapılıyor, ertelenen işler için güç bulunuyor, vesaire...
Kızım için İstanbul Modern’in kapıları açılıyor bu Eylül’de örneğin. Uzuuun yıllarımı geçirdiğim rıhtımın komşusu bu binaya gitmeyeli belki 1 yıl olmuştur. Yaz sıcaklarında her niyetlenme bezginlikle sonuçlandığından, ancak... Çocuk etkinlikleri için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Biz hazırız :-)
Dali Sergisi için pişmanlık yaratmayacak bir tarih arayışındayım. Picasso Sergisi döneminde bir iki defa müzenin kapısından dönmüş, Emirgan’da kahvaltı ile yetinmek zorunda kalmıştık. Rodin Sergisi pek popüler değildi de, elimizi kolumuzu sallayarak girmiştik. Kızımızla Rodin imzalarının izini sürüp, heykellerin şekillerine girip, çıkışta Kerem Görsev’in Kahvaltı’da Caz’ından arta kalanlarıyla kulaklarımızı şenlendirmiştik. Dali sergisinin son 2.5 ayında kucağımda yeni bir canla oralara gidemeyeceğim için ne yazık ki serginin en sıcak olduğu günlerde kapıya dayanmamız gerekecek. Dali eserlerini Avrupa’da bir cok merkezde görme şansımız oldu. Ama bu gerçekten çok kapsamlı bir sergi ve denenmiş, tecrübe edilmiş herşeyi kızımızla yeniden keşfetmek ayrı bir keyif. Onun gözleriyle herşey yeniden şekilleniyor benim için. En derin konular bile, ona anlatırken en yalın haliyle dile geliyor ve yeniden aydınlanıyor insan. Bir atölye çalışması ile onun sergi gezisini renklendirmeyi umuyordum ama sergi sonuna kadar tüm atölye çalışmalarının rezerve edildiği, hatta yedek listeden bile ancak Aralık sonunda böyle bir çalışmaya katılabileceğimiz söylenince gerçekten çok şaşırdım. Çok sevindirici buluyorum böyle yoğunlukları... Neyse biz de bayramın ilk günlerinde boş olmasını umduğumuz İstanbul’u turlarken rahat bir sergi günü yakalayabiliriz diye düşünerek plan yapıyoruz.
Devlet kapısındaki işler için de enerji geldi üstüme. Uzunca bir süredir sürünen ‘Nüfus Cüzdanı Değiştirme’ girişimini nihayet sonuçlandırabildim. Devlet kapısında bir işin, hele ki bu bir nüfus cüzdanı değişimiyse yarım saatte sonuçlanması bir çeşit mucize gibi geldi bana. Ama artık 35 yaşındaki bendenizin 0 bir nüfus cüzdanı var. Herşeyi sıfırladık anlayacağınız :-) Sıra diğer resmi belgelerde...
Kitaplar arasındaki serseri yolculuğuma devam ediyorum. Bir blogcu önerisinin peşinde kötü bir yerli polisiye, kitap raflarından cazip cazip gülümseyen senaryo tadında vasat bir Veda, çocuk yetiştirmede edindiğim tüm düsturların aslında bir yöntem olduğunu öğrendiğim bir Harika Çocuk Yetiştirme el kitabı, şahane bir Doris Dörrie okudum.

Yerli polisiyeyi yazmıyorum bile. İyi bir CSI izleyicisini tatmin etmek çok zor :-)

Ayşe Kulin’den sadece Füreya’yı okumuştum. O da zaten kahramanı ile büyüleyen bir biyografi idi. İyi bir Ayşe Kulin okuyucusu olan annemin söylediğine göre Veda’daki, senaryo tadı tipikmiş. Olsun 1920’lerin Türkiye’sine dair akıcı bir dönem romanı okumuş oldum.



‘Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?’ (kitabın adı kötü. kabul etmek gerek.) çocuk yetiştirmede Montessori yönteminden bahsediyor. Temel felsefe çocuğunu birey olarak kabul etmeye dayandığı için bana çok da yabancı şeylerden bahsetmiyor. Dediğim gibi kızım büyürken el yordamıyla yapmaya çalıştığım herşeyin bir adı varmış işte... Çocuğum harika mı, orası göreceli elbet ama bir birey olarak kendini tanımlaması konusunda doğru adımlar attığımızı düşünmek, 'ya yanlış yaparsam!' endişesi ile zaman zaman sıkışan kalbime serin serin masaj yapıyor :-) Kitap pratik, basit reçetelerle konuyu psikolojik bir bilinmezlikten uzak ele alıyor. Fotoğraflar ve detaylar da harika.
Şahane Doris Dörrie’ye gelince... Yıllar önce film festivalinde ‘Kimse Beni Sevmiyor.’ ile keşfettiğim bu müthiş kadın yönetmen&yazar için yazacak çok şeyim varmış gibi geliyor. Filmden yıllar sonra kitaplarını keşfedip okumaya başladım. Her iki alanda da parlayan müthiş bir mizah duygusu, felsefesi ve ‘kadın bakışı’ var Dörrie’nin.
‘Düşlerimdeki Erkek’ tüm alışkanlıklarınızı, kadın olmaya dair dayatılanlar ve pompalananlarla, içeriden fışkıranlar arasındaki ince çizgiyi ve aşkı anlatan bir nefeslik bir hikaye. Kitabın benim için, 20’li yaşlarımdaki salaş seyahatlerim ile bugünümü yeniden masaya yatırmama neden olacak detayları anarak daha da eğlenceli hale geldiğini de söylemeliyim.



Dörrie’nin !F’de izleme şansı bulduğum son filmi How to Cook Your Life? ise başlıbaşına bir post konusudur, burada harcamayayım. Ama siz bulun ve mutlaka izleyin.

7 Eylül 2008

eylül...

Ve işte karşınızda, yıllardır silkelenmek, yenilenmek, yeniden düzenlenmek, ona buna yeniden ses vermek, yeni filmleri, oyunları, konserleri, mekanları, kitapları keşfetmek-vesaire vesaire anladınız işte-için beklediğim o güzide ay EYLÜL...
Ben tam bir bahar insanıyım. İlk ya da son farketmiyor. İkisinde de bu enerjiyle doluyorum. Doğayla bu kadar empatik bir ilişki içindeyim yani.
Öğrencilik dönemlerimde, çalışan anne-baba çocuğu olarak sadece 1 hafta ya da 10 günlük kaçışlarla renklenen yaz tatilimi, yazlıklarındaki arkadaşlarımla yaptığım günlük konuşmalar ve gömüldüğüm kitaplarla geçirmekten başka seçeneğim olmazdı. Eylül’ü iple çekerdim. Üniversite öğrenciliğim dönemimde ise şehrin hareketli yüzü için beklerdim Eylül’ü. Çalışma hayatı ile beraber de durum aynıydı. Eylül’le beraber, tüm sanatsal etkinlikler can bulur, yeniler ve kaçırılan eskiler için programlar gözden geçirilirdi. Herkes bir bir İstanbul’a damlar, İstanbul o çirkin kış yüzünü giyinmeden, serin akşamlar ve haftasonları renklendirilirdi. Sonra kahvaltıda kendini dışarı atma heyecanı sakinler, evin dinginliğinde uzun saatler geçirmek keyif verici hale gelmeye başlardı. ‘Eve dönüş’ temalı ev içi yenilemeler için kafa yorulur, kahvenin tadı bile bir değişirdi. Çocuk sahibi olunca, tüm bunlara okul heyecanı ve çocuklara yönelik etkinlik araştırmaları eklenmeye başladı. Ama Eylül’ün gelişinin verdiği heyecan hiiiç değişmedi.
Bu yaz anasınıfına başlayan kızımla ve büyüyen karnımla Eylül’e başka bir anlam daha yükledim. Kızım dışarıda eğitim hayatının ilk adımlarına devam ederken ben içeride ‘4 kişilik bir aile için eve dönüş’ temalı ev içi yenilemeleri için kafa yormaya başladım.

28 Ağustos 2008

abur cubur okumalar . . .

İçerik yararsız değil belki ama tüketim öyle karışık ki... Düzenli beslenmiyorum yani. Tuhaf bir açlık durumu. Ne bulsam izliyorum ya da okuyorum. Ben genelde bir yazara takılırım, üstüste 2-3 kitabını okurum ya da bir konuda farklı yaklaşımları değerlendirebilmek adına kavramsal olarak birbirine yakın şeyler izler birbirini. Hiç olmadı roman üstüne roman, araştırma üzerine araştırma okurum. Filmler konusunda daha rastlantısal takılırım ama yine de o dönem neye eğilim gösteriyorsa zihnim algıda seçici olur, elemeyi öyle yaparım.
Bu aralar durum tamamen farklı. Herşeyden keyif alma, herşeye bulaşma durumundayım.

Uçurtma Avcısı’nı okudum yakınlarda. 1-2 geceyi sabah kavuşturarak üstelik. Bırakamadım elimden. Hormonlarıma kabahat bulup, gecenin bir yarıları ağladım kitap elimde :-) Bir filmin içinde kaybolmak nasıl da keyiflidir ama bir kitabın içinde kaybolmanın tadı başka hiç bir şeyde yok sanırım. Bir yanda duygusal savrulmalar, diğer yanda büyük Ortadoğu politikalarının küçük insanların hayatlarına attığı kocaman fiskelere öfkelenmeler ve ister istemez 'Türkiye üzerine oynanan oyunlar'a kötümser projeksiyonlar...
Sonra kafamdaki çağrışım perilerinin azizliği belki de elim Can Dündar’ın Ergenekon kitabına gitti. Can Dündar’ın da altını çizdiği üzere, kitapta yeni bir bilgi, özel bir araştırma sonucu ortaya çıkarılmış bilgiler yok. Herşey zaten ortada. Derin merin değil hiç bir şey aslında. Balık hafızalarımızın biraraya getirmeye zahmet etmediği gerçekler derlenmiş kitapta. Gündem, Uçurtma Avcısı’nın da etkisiyle vuku bulan Ortadoğu politikaları hım hımları ve belki de nihayet izleyebildiğim Bourne serisinin ilk filmi sonrasında, ortaya dökülüp saçılmış yüzlerce bilginin derlenip toparlandığı bu derin devlet soyağacı çalışması yine de tek başına kesmedi beni. Yanına Rolling Stone röportajlarının tadından gazla Bono’nun Odasında kitabını ilave ediverdim. Sıkı bir U2 takipçisi olarak, bu karizmatik müzik adamının kelimeleriyle hayatı, müzik endüstrisini, Afrika’nın borçlarının silinmesi adına verdiği uluslararsı mücadeleyi vesaire okumak keyifli olacaktır diye düşünebildim. Üstelik gereksiz çağrışımlara davetiye çıkaracağını bile bile. Tanrı ve din sorgulamalarından çekinmeyen ve ‘Anne ve babamdan aldığımı kabul ettiğim bir şey de dinin kimi zaman Tanrı’nın yolunu tıkadığı’ diyebilen bir dindardan sözediyoruz sonuçta. Tamam Bush için neredeyse sevimli bir Texas'lıdan bahsedermiş gibi bahsediyor, 'Düşmanımı tanıdım. Haklıymış!' özlü sözlerini falan savuruyor ama hala karısının eski sevgilisini kıskanan ve kendini bir Hollywood yıldızıyla aynı kefede göremediğini söyleyen ezik Chris Martin kadar da hayalkırıklığı yaratmıyor :-)
Kitap alış-veriş diyetime Uçurtma Avcısı ile son vermiştim. Şimdi bir set kitap daha sipariş ettim. Belki linklerden farketmişsinizdir. D&R internet satışı gerçekten son derece hesaplı oluyor. Yakında harika çocuklar yetiştirmekten, psikolojiden, yolları kesişen kadınlardan, çok sevdiğim Doris Dörrie'den, yerli polisiyelerden falan bahsedebilirim burada :-)
Ne dersiniz? Bütün bunlar üstüste dokunmasın :-)

12 Ağustos 2008

görsel deneyimler...

Temalı parklar ve temalı uygulamalar konusunun peşine tam olarak ne zaman düştüm hatırlamıyorum ama bir profesyonel olarak bu konuda kafa yormanın ötesinde, bu başlık altına giren tüm deneyimlerden müthiş bir keyif alıyorum. 3D ve 4D sinema da bu listeye dahil.
Mimarlık teorisyeni Bernard Tchumi tarafından tasarlanan
Parc de la Vilette bir mimarlık öğrencisi olduğum günlerde hafızama kazınmıştı. Bu çeşitli merkezlerin birarada bulunduğu bölgede benim için en ilgi çekici yapı her zaman La Geode olmuştu.
Tabi 1999 yılında Paris’i ilk ziyaretimizde buraya yaptığımız keşif turuna kadar içeride nasıl farklı bir dünyanın bizi beklediğini bilmiyorduk. İşte görsel deneyimlerle ilk tanışmam bu şekilde olmuştur. Şimdi mimari ya da görsel sunumu olası kılan teknik detaylara girmemi beklemeyin :-) Burada sohbet ediyoruz sonuçta. Ama sanırım şu kesit içerideki dev konkav perdenin ve dik sinema koltuklarının sizi nasıl da filmin içine taşıdığını göstermeye yardımcı olacaktır. Düşünün ki önünüzdeki kişinin omuzları neredeyse ayak hizanızda. Sağını solunuz önünüz yani yaklaşık 180 derece bakış açınız filmle dolu. Filmde Nil’in üzerinde uçuyorsunuz ya da, derin denizleri keşfe çıkmışsınız. Gözünüzde yanılsama yaratan bir gözlük de yok üstelik. Tabi bu filmler özel kameralarla çekiliyor ve maliyetleri nedeniyle henüz sadece 30-45 dk. lık çekimlerden ibaret ama tadı uzun süre hafızanızda kalıyor. Sonuçta La Geode hem mimarisiyle hem de içeride sunduğu müthiş görsel deneyimle Paris’te kimsenin kaçırmaması gereken bir noktadır bence.
Yine Parc de la Vilette’de 4D sinema ile tanıştım. Kötü bir örnek olmakla beraber hareketli koltukları, ayaklarınızı gıdıklayan fare kuyruğu demonstrasyonu şeritleri, yüzünüze üfleyen rüzgarla nasıl bir şey olduğuna dair fikir veren bir uygulamaydı. Bir madende rayların üzerinde hızla hareket ediyorduk ve her virajda savruluyor, her hızlanmada yüzümüzde rüzgarı hissediyorduk.
Bir kaç yıl sonra bu defa Berlin’de
IMAX 3D ile tanıştım. Üstelik bir gösterisini izlemek için içimin hop hop ettiği Cirque du Soleil’in Journey of a Man’inini izleme şansım oldu.
Sonra başka şehirlerde başka kısa 3D filmlere gittim fırsat buldukça. Sonra sonra
IMAX buralara geldi ve ben kapısından içeri giremedim bir türlü.
Ve REAL D diye bas bas bağıran
Dünyanın Merkezine Yolculuk' vizyona girdi. Yıllar sonra yeniden benzeri bir keyfi yaşamak için sinemaya attık kendimizi. Mutlaka söylenecek bir dolu şey bulmuştur birileri. Evet oturalım insanlığın acılarını, sorunlarını, umutlarını ve umutsuzluklarını yalın dillerle anlatan filmleri izleyelim. Festivallerde kuyruklar olalım, ödülleri alkışlayalım ama sinemanın içinde barındırdığı potansiyelleri de görmemezlikten gelmeyelim. Müthiş maliyetlerden bahsediyoruz bugün ama gerek teknolojinin bu tam gaz hızı ile gerek animasyonun geldiği ve geleceği nokta ile bundan 5-10 yıl sonra izleyeceğimiz filmleri düşünebiliyor musunuz?
Sizi bilmem ama bu beni gerçekten heyecanlandırıyor...

11 Ağustos 2008

hoşgelenler...

Bizim yaz ayları genelde yurt dışında yaşayan kardeş ve kardeş gibi arkadaşların Türkiye ve İstanbul ziyaretleriyle şenlenir. Kimi Kanada'dan, kimi İngiltere'den, kimi Almanya'dan, kimi Hollanda'dan, kimi Finlandiya'dan dökülür buralara... Yine geliyorlar. Güzel uzun akşam yemekleri yeniyor, ikindi kahveleri içiliyor. Döndür döndür eski günler anılıyor. Farklı ülkeler, benzer hayatlar üzerine konuşuluyor da konuşuluyor. Buralarda yeniden, belki bu defa oralarda buluşulmak üzere yeniden sözleşiliyor. Bu yıl biri daha kaldı görmedik. Evlendi. İstanbul'da bir kutlama yemeği yiyeceğiz. Üstelik 'en son evlenen tüm biraları ısmarlar.' iddiasında en son evlenen arkadaşımız bu bahsettiğim. Bu iddianın sonucunu, benim hamileliğime denk getirmesi bana çok ince bir hesap gibi gözükmekle beraber :P hakkımı saklı tutmak için çaba harcayacağım.

5 Ağustos 2008

tatil dönüşü...

Ben hep diyorum. 'En güzel tatil planlanan tatildir.' Çünkü gidilen tatil eninde sonunda biter. Planlanan tatile hazırlanmak, tatille ilgili hayaller, tatil alış-verişi ise uzaaar da uzaaar. Hep akla yeni şeyler gelir. Çantaya bir kitap daha atılır, tiril tiril bir elbisenin daha peşine düşülür, 'aman scrabble'ı unutmayalım.' telaşı yaşanır, yolluk ne yenileceğine karar verilir, bu defa güneş banyosundan önce ve sonra mutlaka kremlenilmek üzere sözler verilir, gidilecek yer ve çevresi ile ilgili okunur da okunur, bulunur yani yapılacak bir şeyler.
Geçen yıl yoğun çalışma temposu nedeniyle 3 haftasonu kaçamağı ile yetinmiş bu arkadaşınız, ayağını suya sokabileceği günlerin özlemiyle yazamaz olmuştu nicedir. Nihayet gitti ve ne yazık ki döndü :(
Yeniden Bozcaada'nın kollarına attık kendimizi. Alışkanlık yapan bir yer sanırım burası. Aklıma Ayazma düşünce sanki başka bir hiç bir yerde denize giremem gibi geliyor. Ya da aklıma o sokaklar düşünce sanki başka sokaklarda terliklerimi umarsızca şıpıdaklatmak anlamlı olmayacak zannediyorum.

Bozcaada'yı seviyorum...


7 Temmuz 2008

eko post...

Ben 'sonradan olma' bir çevreci değilim. Yani dünyada bir farkındalık yaratmaya çalışırken ister istemez yeni bir çeşit tüketim anlayışı geliştiren ya da bir 'trend' haline gelen çevrecilik anlayışından çok önce gelişti benim çevreye saygım ve kaygım. Bunun nedeni yokluk Türkiye'sinde ilk çocukluğunu geçirmiş olmaktır diyemeyeceğim, çünkü bir dolu yaşıtım düşünce sistemimi bağıran kıyafetler giymediğim, bu duyarlılıkların formasını taşımadığım halde böyle düşünüp yaşayabildiğim için beni takıntılı diye nitelendirmiştir, nitelendirmektedir. Yine o yılların Türkiye'sinde çocuk yetiştirmeye çalışan anne ve babamın hassasiyetidir de diyemiyorum, çünkü onca hassas anne baba nice 'hödük' yetiştirebilmiştir. Okuduklarımdır da diyemiyorum, aynı yollardan geçen arkadaşlarıma genel olarak duyarlılığımı ifade etmekte zorlanıyorum. Yok ben ifade ediyorum da onlar anlayamıyorlar :) Dindar biri değilim, doğu felsefesi ile kafayı bozmuş biri de değilim ama bir pirinç tanesinin bile kıymetini bilerek yoğrulmuştur tüm düşünce sistemim. Değil ki çok barbarca harcanan ve tüketilen kaynaklara duyarsız olabileyim.
Yıllardır çöp ayrıştırmaktan her kağıdı arkalı önlü kullanmaya (Bu konuda rol modelim yıllarca gazete kenarlarına notlar almış olduğu için cimrilikle suçlanırken, biriktirdiği her kuruşu tanımadığı çocukların eğitimine yatırabilmiş Aziz Nesin’dir. Örneğin Mum Hala ölümünden sonra bu kağıt parçalarına karalamış değerli düşüncelerden oluşturulmuştur.) rezervuarın içindeki 1lt.lik dolu pet şişeden, organik deterjan kullanmaya, toplu taşıma kullanma eğiliminden, giyecek ve yiyecek alışkanlıklarıma kadar bir sürü ‘Ayşe Teyze’ çözümü vardır hayatımda. Yine de kocaman bir ekolojik ayak izim var bu dünyada :(

Kendimi önceleri dünyaya karşı sorumlu hissediyordum sadece. Ama çocuk sahibi olduktan sonra sorumluluk anlayışım boyut değiştirdi. Sadece sorumluluk mudur, vicdan mıdır, duyarlılık mıdır, takıntı mıdır tanımlayamıyorum ama bunları yaptığımda rahat ediyorum. Kafam yastığa değdiğinde gülümseyebiliyorsam tüm bu ucundan tutmaların paydası büyüktür.
Bir anne olarak bu bilinci kızıma da aktarmaya çalışıyorum. Herşeyden bir kaç çeşite sahip bu nesil çocukları için tüketim ve değer bilme anlayışını yerleştirmek her ne kadar güç olsa da deniyorum. Evdeki alışkanlıklar, babaanne&büyükkbaba evinde organik yetiştirilen ve dalından yenen bitkiler eşliğinde sorulan sayısız soruya verilen sabırlı yanıtlar belki 5 yaş çocuğu için yeterli ama yine de Meraklı Minik gibi yayınlar da bu konuda yardımıma koşuyor.
Ancak bir profesyonel olarak da birşeyler yapmak gerekiyor elbette. Bir mimar olarak ekolojik-yeşil-sürdürülebilir mimarlık konusunda kafa yormak çalışmak gerekiyor. 0 karbon yerleşim projelerini inceliyorum. Biraz mekanik çalışıp yeni sistemleri anlayayım istiyorum.
Bugünlerde de keyifle yeşil ekranı izliyorum.

Sizleri de dünyada bıraktığınız ekolojik ayak izinizin büyüklüğünü saptama üzere şu teste davet ediyorum. Türkçe olarak da yine yeşil ekrandan şu testi yapabilirsiniz.

gizli arşivler :P

Ben sınıflandırma takıntılıyım. (Takıntılarımla her geçen gün daha çok barıştığım için artık rahatlıkla yazabiliyorum. Nasıl oluyor bu barış? Tabii ki gündelik hayatın dayatmalarıyla onlardan silkelenmeye başladığım ya da onları süresiz ertelediğim için.) İşte bu sınıflandırma konusu hayatımı hard/soft kopya dosyalara, çekmecelere falan bölmüştür benim. Çalıştığım işyerlerinden ayrıldığımda arkamdan dualar okunur, kulaklarım memnuniyetle çınlatılır. Kitaplar yazarlarına göre, müzik cd’leri türüne göre, seyahat kıvırı zıvırı ülkelere ve şehirlere göre ayrılmalıdır kanımca :)
Bu blog hadisesi hayatlarımıza girdiğinde de elimdeki bir sürü yazılı, çizili şeyi sınıflandırarak bir sürü blog sahibi oldum. Grafik düzenlemelerle sunum haline getirdiğim projelerim, sanat yönetimi yüksek lisansım sırasında keyifle araştırıp yazdıklarım, seyahat notlarım, peşinde koştuğum ‘temalı parklar’ konusunda gündem oluşturmaya yönelik derlediğim bilgiler, kızımın ve dolayısıyla bizim hayatımızın güncesi falan hep farklı farklı bloglarda okuyucudan gizli depolanmaya başladılar. Ama sanırım yavaş yavaş baymadan buraya alacağım onları da. Dedim ya gündelik hayatın dayatmaları insanı takıntılarından silklenmek zorunda bırakıyor.

Yani pek yakında burada :-D

2 Temmuz 2008

biz atina 2004 olimpiyatları'ndayken...

2000 Sydney Olimpiyatlarının zaman farkı nedeniyle sıkı bir izleyicisi olamamıştım. Ama bir heyecan vardı işte... Her uluslararası coşkuda olduğu gibi bunda da bir enerji vardı hepimizde... Hatırladıklarım sporcu isimlerinden, başarılarından çok, insanın kendini aşma yolunda yaptıklarına karşı hissettiklerimdir. Ian Thorpe o zaman sanırım 18 yaşında belki 2 küsür metre boyunda 52 ayak numaralı bir genç yüzücü. Onun rekorlarını hatırlıyorum. Sydney Belediye Başkanı’nın kapanış töreninde eşine teşekkürleriyle çok duygulandığımı hatırlıyorum. Cirque de Soleil’in muhteşem bir gösteri yaptığını hatırlıyorum...
Sanırım daha o zaman Özgür ‘Bir sonraki Olimpiyat Atina’da. Gidelim mi?’ diye sordu. 4 yıl sonrası için dahi olsa heyecanlandım.
2003 başıydı sanırım. Olimpiyat biletleri için ön satış başlamıştı. Özgür yeniden sordu ‘Gidiyor muyuz?’ diye. Ya henüz hamileydim, ya da kızım doğmuş, küçük bir bebekti. Yine de yanıtım olumluydu. Arkadaşlarımızla bu heyecanı paylaşamadık. Sema ise çok da üzerinde düşünmeden ‘Tamam alalım biletleri.Sonrasını düşünürüz.’dedi.
Önce Kapanış Seromonisi de dahil olmak üzere üç oyun gününü seçtik. İstediğimiz fiyat grubunda 5’imiz için bilet kalmadığı için biz 75’lik Sema’lar 150’lik biletlerden aldılar. Biletler yalnızca EU üyesi ülkelere teslim edilebiliyordu. Bir İngiltere bağlantısı ile bu meseleyi de çözdük. Biletler elimize Olimpiyatlardan yalnızca 1 ay önce Temmuz 2004’de geçecekti.
Hemen kızımı pasaportuma kaydettirdim. Sonra vize için gerekli belgeleri topralamaya başladık. Arabayla yolculuk edeceğimiz için araba için de hazırlanması gereken triptik, vb. belgeler vardı. Uluslararası ehliyet ise hem pahalı (210 YTL.) hem de bize aktarıldığı kadarıyla çok önemli değildi. Vize sürecinde seyahat sigortaları bizi biraz uğraştırdı.
Bu arada programımızı yavaş yavaş yapıyor, konaklama noktalarımızı belirliyor, Olimpiyat ve sonrası yoğunluğu nedeniyle açıkta kalmamak üzere gerekli rezervasyonları yaptırmaya çalışıyorduk. Atina'nin ~70km. kuzey batısında bir dağ kasabası olarak niteleyebileceğim Vilia’da ve Kyklad Ada Grubu’ndan Paros’ta otelde ve Atina’dan Paros’a geçiş yapacağımız feribot için rezervasyonlarımızı yaptırdık. Dönüş yolunda konaklamaya karar verdiğimiz Selanik için bekleyecektik.
Hazırlıklar uzun sürdü. 1.5 yaşındaki kızım ve uzun bir araba yolculuğu için gerekecekleri atlamamak için listeler yapıldı.
26 Ağustos’u 27 Ağustos’a bağlayan gece saat 1:00 hareket saatimizdi. Tam vaktinde yola çıktık. 4:30 civarı biraz dinlenmek, termoslarımızdaki sıcak sularımızla kahve ve çay yapmak ve birşeyler atıştırmak üzere İpsala sınır kaspısına 25-30km. kala bir benzin istasyonunda mola verdik. Alman plakalı bir araç sahibi, Yunanistan sınır kapısında 17 km. kuyruk olduğunu ve başka bir seçeneği olup olmadığını sordu. Pazarkule altenatifinden bahsettik. Biraz da korktuk. Göçmenlerin sınır kapılarında yaşadıkları bir süredir haber konusu oluyordu ve zamanlamamız onların ülkelerine dönüşüyle çakışıyor gibiydi. Yine de yola çıkmıştık ve herşeye hazırlıklıydık.
Kısa molamız sonrasında çok gitmemiştik ki adamın bahsettiği kuyrukla karşılaştık. Ancak kontrol noktasındaki polisler 34 plakamızı görünce bize karşı yönden devam etmemizi işaret ettiler. Biz gidiyorduk, kuyruk bize sağımızda eşlik ediyordu. Tüm plakalar yabancıydı. Bize tanınan bu ayrıcalığın 34 plakalı olmamızla ilişkili olduğunun farkındaydık ama yine de bunun nereye kadar bir avantaj olacağını kestiremiyorduk. Tüm araç sahipleri yollara dökülmüş umutsuzca bekliyordu. Birara karşıyondeki yol calışması nedeniyle kuyruğa girmek zorunda kaldık. Kısa bir mesafede yeniden karşı yöne geçebilecektik ama kuyruk ilerlemiyordu. Üstelik kuyrukta saatlerce beklemekte olanlar tenkit edici birsekilde bizi izliyorlardı. Sonunda bir polisten yardım istedik. Kulağımıza eğilip yolumuzu kesen olursa gümrükte yakınlarımızı ziyarete gittiğimizi söylememizi önerdi. Karşı yöne yeniden geçebildiğimizde hız kazandık ve gümrüğe vardık. Yine de çıkışımız kolay olmadı. Saat 5:30 civarı gümrüğe vardık. Uzun bir bekleyisten sonra kontrol noktasına geldiğimizde uluslararası ehliyet soruldu. Gerekli değil diye biliyorduk. Ancak ikna etmeye çalıştıysak da görevli Yunanistan kontrol noktasından geri döndürüleceğimizi söyledi. Bu tip kontrol noktalarında olup bitenler nedeniyle güvensizlik yaşıyorduk ve her koşulda şansımızı denemeye karar verdik. TR kontrol noktasından GR kontrol noktasına varmamız da kolay olmadı. İki ülkeyi bağlayan köprü üzerinde de oldukça beklemek zorunda kaldık. Yunanistan tarafı mavi, Türkiye tarafı kırmızı boyalı direkli koprü üzerine vardığımızda kahvaltılık atıştırmalar ve sabah temizliği ile geçirdik vaktimizi. Saat 9:30 civarı GR kontrol noktasında korktuğumuz başımıza geldi ve uluslararası ehliyet krizimiz başgösterdi. Geri dönmeli TR kontrol noktasından ehliyet almalıydık. Kuyruk?! Karşı yönü kullanabilecektik neyseki. Özgür’ü Türkiye girisinde bekleyecektik. Olduğundan uzun gelen 1 saat sonunda Özgür ehliyetle geldi. Fotoğraf gerekmiş, yanında fotoğraf olmadığı için İpsala Merkez’e gidip polaroid çektirmişti. Sonunda Yunanistan’a giriş yapabilecektik.
Tüm o kalabalık ve yoğunluktan sonra 4-5 şerit bakımlı bir otobana çıktık ve kaybettiğimiz zamanı kazanırcasına rahat bir hızda ilerledik. Kavala’ya kadar. En başından beri Kavala’da mola vermeyi planlamıştık. Birşeyler yedikten ve biraz dinlendikten sonra yola devam ettik.

13:00 civari Kavala’da mola verdik. Selanik sonrasında mola verecek yer arayışımız tahminimizden uzun sürdü ve ancak 17:00 civarı bir mola verebildik. Yol git git bitmemeye başladı. Atina’ya 80-90km. kala saat 20:00 civarı yine bir mola verdik. Sonrası karanlık ve bitmeyen yollar... Çok yorgunduk ve Villia’nın virajlı yolları bizi gerdikçe geriyordu. Veee nihayet son dönemeç çıktı karşımıza. Hala tabela okumakta güçlük çekiyorduk ama Sema büyük bir aydınlanmayla bağırdı ‘Aaaaa. Beta v demek...’ ve işte ışıl ışıl Villia Meydanı’ndaydık.
Yorgunluktan bitmiştik ve otel odası olduğundan daha bakımsız görünmüştü bize. Yola çıkışımızdan tam 24 saat sonra nihayet yataktaydık.
Ertesi gün oyunların saatine kadar yatmayı planladıysam da, güzel bir kahvaltıdan sonra arabayla, 1500m. bayanlar finalini (aslında biz son bir yıldır Süreyya Ayhan'ı izleyeceğimizi ve onun da altın madalyayı kazanacağını hayal etmistik hep:( ) de kapsayan oyunlar icin Atina yollarına düştük. Atina (ve tüm Yunanistan aslında) tabelalar konusunda bizimle yarışabilecek kadar başarısız. Merkezdeki trafiği ve Olimpiyatlar nedeniyle yapılan tüm düzenlemeleri(!) de hesaba katacak olursanız bir keşmekeşle karşılaştık ilk olarak. Önce stadyum yakınlarına arabamızı parketmeli, şehir merkezine inmeli ve feribot biletlerimizi almalıydık. Plaka ve Monastraki bölgelerinin keşfini sonraya bırakabiliriz diye düşünüyorduk. İlk durağımız stadyumdan otobüs ve metro ile Sintigma Meydanı’na vardık. Sema, kızım ve ben Sintigma Meydanı’nda öğle yemeği molasındayken, Özgür ve Bülent biletlerimizi almaya gitti. Geldiklerinde Ermou Cd.’de turlamaya başladık. Cıvıl cıvıl kafeler, küçük dükkanlar ve her yerde olimpiyatlar olimpiyatlar... Akropolis eteklerine doğru ilerledik. Kafelerde kısa molalar verip frappeler içtik.
Atina'ya ilk olarak 1996 yılında interrail'le gitmiştim. Kısa bir ziyaretti aslında. Ama izlenimlerim uzun tutulmasının gerekmediğini söylüyordu. Akropolis büyüleyiciydi ama şehir bakımsızdı ve Akropolisin ihtişamına sığınmış gibiydi. Şimdi şehir bakımlı, coşkulu ve daha cok yaşıyor sanki. Eski sanayi bölgelerinin sosyal hayata kazandırılma projeleri, kafeler, kafeler ve kafeler çehresini değiştirmiş Atina'nın. sporcular, izleyiciler, gönüllü çalışanlar, flamalar, maskotlarla Atina, Olimpiyatın renklerine turuncu (yunanistan'in gunesi) ve turkuaza(yunanistan'ın denizi) boyanmış.
Oyunların başlama saatine yakın stadyuma doğru yola cıktık. Atina'ya doyamadık ama ertesi günden umutluyduk.
Olimpiyat Kompleksine(OAKA) girdikten sonra inanılmaz bir coşku duyduğumu belirtmeliyim. Ölçek, sporun sosyal boyutu, onlarca milletten sporcu, izleyici (taraftar degil ama) bu coşkuyu yaratan. İspanyol mimar Calatrava'nın ezici boyutlarda tasarladığı yürüyüş yolu, çatısı ve dalgalanmaları sırasında çıkardığı gıcırtılarla daha da dikkat çekici dev duvar neredeyse Olimpiyat Stadından daha gösterişli. Stadın köşesinde zarif dumanlar savuran meşale, heryerde ama heryerde 'Welcome Home' diyerek olimpiyatlarin evinde olmasının coşkusunu hatırlatan flamalar, genc-yaşlı gönüllü çalışanlar...Herşey çok iyi düşünülmüş ve organize edilmiş. Giris-çıkışlar satış modülleri, dinlenme alanları-kafeler...
Her spor karşılaşmasında yaşanan hayal kırıklığı vardı içeride:) Tv'de ki sınıflandırılmış görsellik yok. Bir yandan bayanlar yüksek atlama, bir yandan ödül törenleri, bir yanda erkekler cirit atma, vb. Ne olup bittigini takip edebilmek dev ekranlara ragmen zor.
Her ne kadar Elvan'la birincilik coşkusu yasayamadıysak da, orada hangi milletten olduğunuzun, birinci olup olmadığınızın önemli olmadığını farkettik yeniden. Ulusal marşlarda ayağa kalktık, birincilere alkış tuttuk. Yunanlılar ezici çoğunluktaydı doğal olarak. Sporcularına tezahürat yaparken koca bir ağızdılar sanki... Bu arada 1.5 yaşındaki kızımızın bütün gün uykuya direnerek bu 60.000 seyirciden oluşan koca ağızın tezahüratları eşliğinde mışıl mışıl uyuması ve pusetimiz nedeniyle sporcu yakınlarıyla aynı sırayı paylaşmamız da hafızalarımıza kazındı.
Ertesi sabah uzunca dinlenip saat 15:00’de Atina’da aldık soluğu. Plaka çevresinde gezinti ve alış-verişe verdik kendimizi. Kapanış seramonisine çok istediğimiz halde ön satışta istediğimiz fiyat grubundan bilet bulamamıştık ama kapanışın heyecanı Atina'nın merkezine tastığından Olimpiyatların bu son gününü de Atina'da geçirdiğimiz icin sanşlıydık diyebilirim.

Sonraki günler mavi beyaz bir Yunan Adası masalıydı diyeyim... 5 saatlik feribot yolculuğu, sakin kumsal, turkuaz deniz, gördüğüm en kocaman dolunay, Parokia ve Nahoussa...
Selanik konaklamalı, Xanti ve Alexandrapolis molalı dönüş yolculuğumuzun ertesinde ise hala neredeyse 4 yıl önceden planlanan ve hayata geçirilen bir rüya tatilin sarhoşluğu içindeydik.

'CD'leri ayıkla!'

Biz 2004 yılında Atina Olimpiyatları için yollara düştük. Avrupa Şampiyonası, Evrim’in bu yıl olimpiyatların yapılacağı Çin’de kendine bir hayat kurmaya çabası, bilgisayarda salkım sacak duran belgelerimi derlerken seyahat yazılarıma denk gelmem dolayısıyla iyi niyetli bir sekilde ‘Haydi, ne duruyorum canım. Hazır yazı. Koyuvereyim bloga.’ demem falan derken kendimi yığınlarca fotoğraf ve belge back up’larını temizlerken buldum. Dağılmak ne kolay. Dediğim gibi son derece iyi niyetli bir şekilde çok da uzun olan yazıya renk katayım diye 1-2 fotoğraf eklemek istedim. Baktım, bilgisayarda yok. Dedim mutlaka alınmış back up’ların içindedir. Veee Pandora’nın kutusunu açıverdim. Evet içinde neredeyse aynı şekilde isimlendirilmiş onlarca cd olan kutuyu açmak zorunda kaldım. Derlenip toplanacaklar listemin en gözde maddesidir yıllardır. ‘CD’leri ayıkla!’ ‘Peki canım!’ Olmuyor işte. Ne zaman dalsam çıkamıyorum. Derlemek toplamak ve daha anlamlı bir arşiv sistemi oluşturmak kaygısı, ‘Aaaa bu da burda kalmış!’sürprizleri, bilgisayarın yaşlılığı falan derken günler geçiyor o cd yığını bir türlü azalmıyor. Nasıl azalsın? Bir yandan işimle ilgili belgeler artıyor, bir yandan kızım büyüyor ve fotoğrafları, filmleri çoğalıyor, bir yandan birşeyler araştırıyorum ve bilgiler belgeler üstüste yığılıyor, filmler ve mp3ler de cabası...
Neyse 2-3 gündür Yunanistan seyahatimize iliskin herhangi bir fotoğraf bulamadım ama onlarca cd’yi itina ile kesip atacak kadar ayıklama yapabildim. Yazıyı da yayınlayacağım. Bir ara basılı fotoları tarayıp renklendiririm ortamı...

24 Haziran 2008

unutmak ya da unutmamak...

Çalışkanım bu akşam. Takip etmeye çalıştığım sayılı blogu ziyaret edip, yorumlar bırakmaya çalıştım. Daha blog yeni icad olduğunda tutmaya başladığım ama sonra sonra kısa kısa notlar ve fotoğraf düzenlemeleri ile sadece boş bırakmamaya çalıştığım kızımın bloguna birşeyler karaladım. Kızımın ultrasonda kardeşi ile tanışmasını, karnımda büyüyen yeni heyecanın erkek olduğunu öğrendiğimizi biryerlere not düşmeliydim elbette.
Bu kadar önemli ve heyecanlı deneyimler değilse de bazı şeyler unutuluyor çünkü ve biryerlerde birşeyleri bizlere hatırlatacak kısacık da olsa cümleler olması isabet oluyor.
(Babam kızımın incilerini topluyordu bir defterde. Annem geçen gün bir tanesini hatırlattı, o günlere dönüverdim. 3 yaşında bir çocuğun sevgiyi ifade ediş biçimi için bulunmaz ve iç titreten bir örnektir. ‘Anne seni öyle çok seviyorum ki git git bitmiyor!’)
30 yaşımda, kızım ilk doğduğunda anneme sorduğum sorular bazen yanıtsız kaldığında ‘Nasıl unutursun?’ diyordum 30 yıl öncesinin detayları için. Sonra sonra nasıl da kolay zamana yenik düştüklerini gördüm. Saklanacak öyle çok bilgi, anı, duygu, vb. var ki…Hepsi ayrı yerlerde de depolansalar, beynimizin sadece belirli bir yüzdesini de kullanıyor olsak, olmuyor işte. Doğru olan da bu belki sonuçta. Bir elekten geçirmek, saklanacakları ayıklamak ve yeni kayıtlara yer açmak gerekiyor.

23 Haziran 2008

iznik'e kaçış...

Yine İznik’e kaçtık. Bu defa Özgür’ü Hollanda’ya yolcu edip, kızım ve annemle. Yine bahçenin, dalından meyve yemenin, gölün, yeme-içmenin, köy komşuculuğunun, öğlen okumasının ve ardından uykuya yenik düşmesinin, öğleden sonra scrabble’ının keyfine vardık. Bu defa bana soğuk ikindi birası yoktu ama olsundu :-)
Kızım çok eğlendi bu defa. Yaşıtı 1-2 arkadaşla bütün elektriğini bahçe toprağına ve gölün sularına bıraktı.
Bir nevi kızlar yurdu tadı vardı bu defa İznik aile evimizde... Aslında Özgür’ün anne ve babasının evi ama kapısı herkese açıktır ve yazın oldukça kalabalık olur. En genç kızım ve en yaşlı Özgür’ün babaannesiyle, 5’den 85’e 6 dişiydik evde. Komşu ziyaretleriyle kontenjan arttı ve her yaştan, her eğitimden ve her kesimden kadınlar konuştu, konuşuldu. Konular yemek tariflerinden, meyve-sebze yetiştiriciliğine, siyasi gelişmelerden çocuk yetiştirmeye, eğitimden sağlığa çeşitlendi durdu. 60’lı yaşlarındaki huysuz eşler çekiştirilip, erkeklerin bir nevi tornadan çıktığı kanaatiyle gülüşüldü. 106 yaşındaki komşu teyzenin ona buna laf atarak sürdüğü hamak keyfi, 90’larındaki komşu teyzenin bakım derdi en çok konuşulanlardı.

11 Haziran 2008

günler geçiyor...

Media Markt'ta 3 YTL'ye Oi Va Voi'un albümünü buldum :) Pinhani'nin de yeni albümünü aldım. İkisini döndürüyorum bu aralar. İyi geliyor.
Geo'nun 'Kusursuz Güzellik' dosyasına tav oldum, hemen aldım. Bu derdin bugüne dair olmadığını bilmek neyi değiştirir, kimi affettirir bilmiyorum. İnsanoğlu uzaya gitti, ama hala nasıl göründüğü ile barışamadı ya sadece ona yanıyorum.
Bir çeşit kitap alış-veriş diyetindeyim. Evdekileri elden geçiriyorum. Baudolino için 40 bilmediniz 80 fırın ekmek yemiş olmam gerekiyor gibi hissediyorum. Ama satırlar akıp gidiyor. Sürükleniyorum.
İyi böyle yani...

9 Haziran 2008

emek...

Uykularım bölünüyor. Her bölünme baki kubbede asılı kalan bir ‘post’la sona eriyor. İnsan zihni ne tuhaf. Sekerek geziyorum düşünceler arasında. Eskiden bitmek bilmeyen sohbetlerde tüketirken kelimeleri, şimdi ‘yazmalı…’diyorum. Diyorum da yaz hali işte. Elim varmıyor buralara…

Emeğe takıldım geçen gece. Emeğin ne kadar üç paralık bir mesele haline geldiğine, ya da zaten hep öyle olduğuna öfkelendim durduk yere. Dostluklar için harcanan, yaşamak için harcanan, iyi anne, baba, kardeş, arkadaş, çocuk, öğrenci, profesyonel, vatandaş, hepsini boşverin iyi insan olmak için harcanan emeğin neredeyse hiç değerinin olmadığını farkettiğim bir kaç örnekti herhalde bu defa gecemi bölen.
Belki özenle ve keyifle planlanan buluşmalara ‘Aaa unuttum!’ ‘Aaa bugün müydü?’ ‘Keneden korktuk!’ ‘Biz zaten gelmeyecektik!’ bahaneleriyle itibar etmeyenler yüzündendir.
Belki evlere temizliğe giderek onlara binbir zorlukla bakmaya çalışan annelerinin emeğini hiçe sayarak işsiz gezen, yırtık kotlara, kozmetiklere, aidiyet duygusu için arkadaşlarına para akıtan çocuklarını ağlayarak anlatan R. yüzündendir…
Belki yıllardır itina ile ayırdığım çöpler o gün gözüme battığı içindir.
Belki yıllardır Kanada’da yaşayan arkadaşımla yaptığımız karşılaştımalı çalışma koşulları ve sendikal(!) haklar sohbetinden dolayıdır.
Belki bütün gün üstüne titrediğim kızım, beni istediğini elde edemediği anda bir kalemde çizdiği(!) içindir :)
Bilmiyorum.

3 Haziran 2008

kadına yer ver dünya...

Yok canım. Çalışkanlığım falan üstümde değil. Atlamadan paylaşmak istiyorum sadece...

Yakup & Ceza'dan...
Kadına Yer Ver Dünya
cennet bile kadının denmiş
ama erkek gene kadını yermiş
avradı at sananlar eziyeti meziyet zannetmiş
iyi halt etmiş
asla hakkını ödeyemezsin
9 ay 10 gün taşıyamazsın
erkek gibi kızarsın ama sen annen gibi asla üzülemezsin
kadın üretir biz yıkarız hala
kirletiriz kadın temizler ancak
milyon yıldır dişilere eşya gibi davranır bu koskoca dünya
bir anarşi vicdan-ı azap
bazen nefes almak bile gazap
ademoğlu pek umuru değil zaten
her kadın condoleezza rice değil
tacize uğrasa bile o suçlu
eli de kalkmaz sanma güçlü
kızkardeşin annen sevgilin gibi gör başkasının yarini
gözü kör dünya sözü boş dünya
güzel yaşam kimisine bir rüya
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
asabımı bozma kadın
saçlarını yoldurma kadın
istediğim her şeyi yaparım sakın bana hesap sorma kadın
mahkeme benim mahkemem
mahkemede hep ben haklıyım
senle aramızda çok fark var bana burnunu kırdırma kadın
böyle düşünüp her bir çiçeği ezdi geçti hanzolar
amazonlar kalmadı kadına işkence bol
egemenlik kesin erkeğin
cicim ayı bitince merkebim olur o külkedim dediğin prenses
sonra tecavüz et el enseyle yık işte bu da senin erkekliğin
düşünceler değişir mi bilmem
bu böyle gelmiş ama böyle gitmez
eşitlik şart evet herkesin de insan hakkı en öncesinde
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya

2 Haziran 2008

ali ayşe'yi sevmiyor...

Okumuşsunuzdur mutlaka...
Aylin Aslım yazmış. Ben de buralarda bulunsun istedim...

Bu ülkenin erkeği kadınını sevmiyor. Bu ülkenin erkeği, kadınına tecavüz etmeyi, onu dövmeyi, aşağılamayı seviyor. Onun kıçını başını örtüp, ‘başını bağlayıp’ eve kapatmak, doğurtmak, sokaklarda meydan dayağı atıp sindirmek istiyor. Görünmez olsun, yok olsun istiyor! İnsan insanı anlamaya, tanımaya çalışarak büyüyor. “Yaşadığın yer burası. Insanı da bu. Nedir? Nasıldır? Niyedir?” diye diye gelmiş miyim 30’lu yaşıma? Gelmişim. “Ne anladın?” Lafı dolandıracak halim de kalmamış, vaktim de: Sapkın ve ikiyüzlü bir millet miyiz biz?Eğer bu topraklarda kadının sevildiği, adam yerine konduğu (ne? adam mı?!) bir zaman var idiyse de, bu ben doğmadan çok, gercekten çok uzun zaman önceydi herhalde. Büyüdüğüm bu ülkede kadının gelip gelebileceği güya en yüksek mertebe anneliktir. Ama bütün Türk erkeklerinin koşulsuz saygı duydukları anaları, kavgada ettikleri en acayip, en ağır küfürlerin baş kahramanıdır. Anasına bacısına laf edeni çok fena yapar Türk erkeği haa! Ama psikopat koca evinden hallice baba evine dönmek isteyen bacısı ‘bozuk mal’dır aynı zamanda, kezzapla silinmesi, bir şekilde yok edilmesi gereken ‘kara leke’dir… Beyaz gelinlik, önünde secde edilesi masumiyetidir kadının; ama beyaz gelinlikli barış elçisi Pippa ‘aranan, kaşınan,yollu’ GAVUR kadındır bu topraklarda! Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, hanginiz Pippa’nın gelişini okuduğunuzda ya da seyrettiğinizde, bu topraklardan sağ salim geçip gidebileceğini düşündünüz? Daha gazetede okur okumaz kötü bir his yerleşmişti içime, içten içe biliyordum iyi bitmeyeceğini hikayenin. Hepimiz biliyorduk! Hala utanıp sıkılmadan “Her yerde var sapık kötü adamlar” diyebiliyor musunuz? Her yerde var evet, ama burda biraz daha mı fazla sanki??? Sanki artık daha mı kolay sokak ortasında kadın dövmek? “Kadına el kalkmaz” inceliği ne ara ve nereye kayboldu?Kaç kız çocuğu ‘Dikkat et, çekiverirler bir kenara, beceriverirler’ korkusuyla büyütülmemiştir bu ülkede? Kaç kız arkadaşında yatıya gönderilmiştir gönül rahatlığıyla, “mazallah sapık çıkar babası abisi falan; belli mi olur?” En nihayetinde, kendi kızına/kızkardeşine, amca/teyze/komsu kızına, hatta bebeğine tecavüz edebilecek, işkence edebilecek, yahu otlaktaki hayvanıyla ‘milli’ olabilecek adamların yaşadığı bir ülke değil midir burası? Issız bir sokakta arkadan gelen ayak seslerini duyduğunda, cüzdanı telefonu kaptırmak değildir kadınların içine düşen ilk korku. Belli mi olur?Kendi orta çağını yaşayan Ortadoğu’da bile kadına yönelik şiddet oranı en yüksek Türkiye’de! Hala bilmeyen varsa: Her üç kadından biri şiddet görüyor bu ülkede! Bu rakamlar elbette, sadece rapor edilen vakalar; edilmeyenler??? Aile içi tecavüz, taciz, dayak, her çesidinden şiddet oranı fezaya ulaşmış. Türkler, nihayet ve resmen, fezadayız yani!Ali Ayşe’yi sevmiyor. Ali Ayşe’den nefret ediyor. Onu aşağılamayı, ezmeyi, ezikliğiyle alay etmeyi seviyor. Döve döve görünmez olsun, yok olsun istiyor. İyi geliyor bu ona, daha bi erkek oluyor, anlarsınız ya…

29 Mayıs 2008

beyan...

Var bir açıklaması elbet. Hem de çok sağlam bir açıklama. Bahardan, Türkiye’de olup bitenden, Telekom’un kaldırmayan altyapısından daha manalı -hem de en incelticisiz a ile- bir açıklamam var elimin klavye dahil hiç birşeyciğe gitmemesine dair. Böyle oluyor çünkü. İnsan değişiyor bir süreliğine. Vücudundaki değişikliklerden önce kafası karışıyor, bocalıyor, aklına kötü şeyler geliyor, heyecanlanıyor, cümle kuramıyor, söyleyeceği şeye kendini kaptırmaktan korkar vaziyette kimseyle konuşamıyor, yalnız kalmak istiyor, bir sure sonra yüreğine sığamayacak coşkuyu önce kıyı bucak gizliyor vesaire…Yani en azından bana öyle oluyor. Sonra vücut değişimleri başlıyor. Mide sabahları, öğlenleri ve akşamları ‘Evet! Orada gerçekten birşeyler oluyor!’dedirtiyor. Yatacak kıyı bucak her zamankinden daha çekici hale geliyor. Yapılacak her iş daha zor, tartıyla ilişki daha bir dostça oluyor. Sonra kabullenmenin artık endişelerle bölünmediği zamanlar gelmeye başlıyor ve küçük küçük alıştırmalarla tekrar ediliyor: ‘Bir bebeğimiz daha olacak!’ ‘Hamileyim!’
Şöyle bir şeyler karaladım ilk günlerde…
‘Yola çıkmışsıın. Yola çıkmadan haberimiz olur diye düşünmüştüm. Beraber planlardık yolculuğunu sanmıştım. Ama haklısın. Hiç bitmiyordu ki işler. Hep ‘Dur. Şu iş de hallolsun, ben sana haber vereceğim. Çok az kaldı bak.’cümleleriyle geçiyordu günler ben de farkındayım. Çok istiyorduk hepimiz yola çıkmanı ama işte. ‘Hadi bekliyoruz artık.’ günü gelmedi bir türlü. Haklısın. Neyi bekliyorduk ki? İyi yaptın. Hem de çok iyi. Ben hala çok ayırdında değilim yola çıkışının. Bir uyuşukluk hali var üstümde. Yolculuk görüntülerin beni silkeliyor biraz. Bir keresinde el salladın ya bana, birden kuşlar omuzlarımdan havalandırdı beni sanki.
Umarım yolculuğun iyi geçer. Ben ilk başta biraz (hadi tamam çokca diyelim.) endişelendim vazgeçersin diye. O çok zor oluyor çünkü. ‘E hani gelecektin?’ ‘Yanlış bir şey mi yaptım seni gücendiecek, vazgeçirecek?’ tartışması çok üzüyor insanı. Her şey güzel olur yolculuğun boyunca umarım.
Burada yola çıkışına sevinen bir sürü insan var ama ona söylemedik. Şimdi hemen çok heyecanlanır, sonra hani olur ya sen yolda vazgeçersin falan anlamaz, üzülür, kızar falan diye bekleyelim dedik. Hem o daha küçük ve sabırsız. E yolculuk da uzun. Sen gelene kadar dayanamaz. Çok da ısrarcıdır. Zor olur diye biraz daha bekleyelim dedik işte.
Burası çok güzel. Dışarıda yağmur, çamur, fırtına da olsa, içerisi hep sıcak, hep huzurlu, hep güvenlidir. O geldi daha da güzelleşti. Şimdi sen gelince herşey bir başka güzel olacak biliyorum.’