29 Aralık 2007

2 0 0 8

Ben çok severim zamana dair başlangıçları.

Sevdiklerimin yaş dönümlerini, yıldönümlerini, bayramdan ya da tatilden önceki haftaya başlamayı, bayramdan ya da tatilden sonra işe başlamayı (sıcağı sıcağına külliyen yalan), ayın 1'ini, diyete ve spora başlama kararı aldığım haftasonlarının pazartesilerini (samimi söylüyorum bu yalan değil), kışın ilk günlerini, sonbaharın ve ilkbaharın ilk günlerini, yazın ilk günlerini ve tabiii ki yılın ilk günlerini...
Planlanlar, amaçlar, hedefler vardır kafamda ve zamana dair eşiklerle onları hayata geçirme heyecanı duyarım. Kendime verdiğim sözleri tutmakla ilgili bir sorunum yoktur. Çalışkan ve disiplinliyimdir. Bana uyar yani...
Örneğin bir yıl (geçen yıldı değil mi?) yılın ilk günü pazartesine denk gelmişti. 'İşte!' demiştim. 'Ben buna başlangıç derim.'
'Kalbimiz kadar temiz bir sayfa açmak' gibi bir şey...

Ben zamana dair bitişleri de severim. (bir istisna haricinde elbet...)

Döneme ait sorumluluklarım geride kalmıştır, yeni öğretiler edinmiş olgunlaşmışımdır, hatalarımı farketmişimdir, maaşımı haketmişimdir, planladıklarımın bir kısmını gerçekleştirebilmişimdir, tatilde dinlenmiş üretmeye hazır kıvama gelmişimdir ve yeniden başlayacak olan için donanmışımdır. Yeni gelen için hazırımdır yani...

Biten ve başlayan yıla benim gibi enerji, heyecan ve umut dolu duygularla bakabilmenizi, kendinize verdiğiniz tüm sözleri tutabilmenizi ve tüm bunlar için önce sağlıklı olmanızı dilerim.

18 Aralık 2007

yaşadım diyebilmen için . . .

Tam da 'vatan sevgisi' üzerine, bu kadar kafadan, bu kadar anlamsız ses yükselmişken...

30 Kasım 2007

çalışmamanın keyfi . . .

Bir e-mail silsilesinden. Buraya yakışır :-)

CALIŞMAMANIN KEYFİ

Ernie J. Zelinski'nin "Calismamanin Keyfi" (The Joy of Not Working) isimli kitabi, Turkce haric 14 dile cevrildi. Kitap bir taraftan insanin sevdigi isi yaparsa basarili olacagini, bir taraftan da verimli calisabilmek icin dinlenmenin ne denli onemli oldugunu anlatiyor.
Kitaptan bazi ilginc alintilar soyle:

Bugunun isini yarina birak. (Yunan atasozu)
Yarin yapabilecegin isi bugun yapma. (Fransiz Atasozu)
Iyi bir dinlenme, iyi bir isin yarisidir. (Yugoslav atasozu)
Babam bana calismayi fakat isin esiri olmamayi ogretti. Simdiokumanin, hikaye anlatmanin, sakalasmanin, konusmanin ve gulmenin, iskadar, hatta ondan da onemli oldugunu biliyorum. (Abraham Lincoln)
Cok calismaktansa, cok calisan birinin arkadasi olmayi yeglerim.(Clarence Darrow)
Gereginden cok calismanin karsiligini ileride bir gun alabilirsiniz,ama dinlenmenin karsiligini hemen alirsiniz. (Graffiti)
Ben uluslararasi sohretimi haftada bir - iki kez dusunme ve dinlenmeyevakit ayirma sayesinde yaptim. (George Bernard Show)
Gunduz dinlen ki gece rahat uyuyabilesin. (Ingiliz Atasozu)
Kalitenizin olcusu bos zamanlarinizda ne yaptiginizdir. Medeniyetlerinkalitesi de insanlara sagladigi bos zaman ve bunun kalitesi ileolculur. (Irwin Edman)
Doga, bize fazla aceleci olmanin bir ise yaramayacagi gercegini olumleanlatmistir. (Grafiti)
Isinizin cok onemli oldugunu dusunuyorsaniz, bu sinirlerinizin ciddibicimde bozuk oldugunun en acik gostergesidir. (Bertrand Russell)
Isini her seyden onemli sayarak gunde sekiz saat calisan, sonundacalistigi yerin basina gecer ve gunde ayni hizla yirmi dort saatcalismaya mahkum olur. (Robert Frost)
Mutlulugun formulu, gerektiginde onemsiz seylerle mesgulolabilmektedir. (Edward Newton)
Bitap birakan gunluk yasam, ancak bir aptalin karsilasabilecegi birhayat krizidir. (Anton Cehov)Eger bos zamaniniz yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)
Hayat bircok engelle doludur, en buyugu de kendinizsinizdir. (Jack Parr)

28 Kasım 2007

neler yazacaktım ?

Birikti bir sürü şey. Ama zaman yok. Kızımın yanında sızıp kaldığım cuma-cumartesi geceleri uyanıp bilgisayarın karşısına oturmadıysam, blog yazarlığı benim için tamamiyle bir lüks. Burası kesin...

Örneğin ZAHA HADID konferansını yazacaktım. Büyük kadın mimar olabilmek üzerine karalayacaktım bir şeyler. Tasarım özgürlüğünden, bu özgürlüğün getirdiği kibirden bahsedecektim. Artık kıskanamayacak kadar yaşlandığımdan bahsedecektim. Çağdaşlarımızın aldığı yola kıyasla Türkiye'de nerede durduğumuzu içim pek bir acıyarak yeniden farkettiğimi yazacaktım.

Sonra bir çocuk oyunundan (Mutlu Prens - İstanbul Devlet Opera ve Balesi) hareketle Türkiye'de sahne sanatları ile ilgili ileri geri yazasım gelmişti. Neyse... Konu tazeyken yazsaydım, haddimi aşabilirdim. İsabet olmuş :-)

Sonra yine "Ah vah Türkiye" konulu başka bir konuda yazacaktım. Kızımın çok heves ettiği buz pateni deneyimi sonrasında Türkiye'de sporcu olabilme imkanlari, prensipleri, vb. üzerine atıp tutasım vardı. Süreyya Ayhan'ın doping yüzünden
ömür boyu men cezası alması gibi bir sürü spor olayını da malzeme yapacaktım halbuki...

Araştırmacı gazeteci yönüm, "yazdım, oldu!" diyemediği için her giriş için en az bir kaç haber, küpür,resim bakacaktı ki bu da yazma sürecini uzatacaktı da uzatacaktı...

Neyse... Yazdım, oldu :-)

10 Kasım 2007

yaş 35...

Tabi ki henüz 34.5 yaşındayım :-)
Ama arada yaş ve hatta bu aralar sıkça 35 yaş konusunu şahane dramatize ediyorum.
Planlarım var örneğin daha önce bahsettiğim. Daha önce izlediğim filmleri yeniden seyretmek, okuduğum kitapları yeniden okumak, vesaire...
Kitapların çoğu kütüphanemizde. Ödünç alınıp okunanlar, internetten kitap satış sitelerindeki hesaplarımda listeleniyor. Filmlere ulaşmak kolay. Eski filmlerin orijinal DVD'lerini 3'e 5'e bulabiliyorum.
Öyle ağır bir başlangıç yapmadım. Ne bileyim hani bir 'Gülün Adı' ya da 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' falan gibi bundan yaklaşık 16-17 yıl önce beni hırpalamış filmlerle başlamadım seçkime.
Daha çok beni basitliği ile etkilemiş filmleri buldum aldım. Geçenlerde de hemen izledim birini.

'Beautiful Girls' bundan 11 yıl önceye tarihlenen bir film. Ama ben bu filmi evliligimizin ilk yıllarında yani 8-9 yıl önce 1.5 oda, 0.75 salon evimizde cumartesi akşamları yaptığımız Kadıköy Ulusal Video'dan alınan VHS kasetlerden derlenen 2 film birden kuşağımızda seyrettim.
Film bir grup arkadaşın yirmili yaşların sonunda eski kimliklerini, eski arkadaşlıklarını ve yeni bağlılıklarını sorgularken ben yirmili yaşlarımın ortasında arkadaşlıklarım ve bağlılıklarım tanımlanmış bir şekilde izlemiştim filmi. Filmin duruluğu, basitliği, parlak oyuncuların iddiasız oyunculuklarıydı damağımda kalan.
Bugün izlediğimde nedense birden yaş konusundaki vurgular kaldı damağımda. Yaş dönümlerindeki hesaplaşmlar, geride kalan duygulara komik çırpınışlarla (koskoca Willie'nin 13 yaşındaki komşusu Marty'ye duyduğunu sandığı çocuksu aşk mesela) sahip çıkmaya çalışmalar falan... Ve evet tabi ki yine erkeklerdeki bağlanmak isteği ve korkusunun çelişkili izdüşümleri...
Zihin bağlantıyı da hemen yapıştırdı...
Yirmili yaşların sonları için deyin, yaş dönümleri için deyin son derece esprili bir dilde yazılmış ve çalınıp söylenmiş bir Jamie Cullum şarkısı bu filmle çakışıverdi kafamda...

sadece bi kuple bulabildim :-)

TWENTYSOMETHING

After years of expensive education,
a car full of books and anticipation,
I’m an expert on Shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don't need scholars as much as I thought.

Maybe I'll go travelling for a year,
finding myself or start a career.
I could work for the poor though I’m hungry for fame
we all seem so different but we're just the same.

Maybe I'll go to the gym, so I don't get fat,
aren't things more easy with a tight six pack?
Who knows the answers? Who do you trust?
I can't even separate love from lust.

Maybe I’ll move back home and pay off my loans,
working nine to five answering phones.
Don't make me live for my friday nights,
drinking eight pints and getting in fights.

I don't want to get up, just let me lie in,
leave me alone, I'm a twenty something.

Maybe I'll just fall in love that could solve it all,
philosophers say that that’s enough,
there surely must be more. Ooooh

Love ain’t the answer nor is work,
the truth eludes me so much it hurts.
But I’m still having fun and I guess that's the key,
I'm a twenty something and I'll keep being me.

doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah

I’m a twenty something.
Let me lie in, Leave me alone.
I’m a twenty something.

doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah

1 Kasım 2007

çağrışımlar ...

BJORK'un, yıllar önce Bienal'de karanlık bir odada projeksiyondan izlerken neredeyse donakaldığım bu klibi bugünlerde neden aklıma düştü diyordum...

Zaman zaman hafızamda kocaman kara delikler oluşurken, bazen böyle bağlantılar için tüm beyin kıvrımlarımın seferber olması beni çok şaşırtıyor.


21 Ekim 2007

bir öneri peşinde...

WOM diyorlar ya... Word Of Mouth yani... Reklamcılar, pazarlama akademisyenleri,vb. Türkçe'de buna ne desek ne desek diye kafa patlata dursunlar ben 'kulaktan kulağa' diyorum...
Neyse ben bloglar arasında böyle geziniyorum işte.
Sadan beni
Endişeliperi ile tanıştırdı mesela.
Bu gönderi(!) de işte Endişeliperi'nin son yazısındaki önerisinin (Film Senaryosu Okumak.) peşine takılmamla şekillenmeye başladı. Genelde bir konuya başlayıp, A-Z oyunlar gibi seke seke konular arasında cirit attığımdan yazı bittiğinde nerede olacağımı ben de kestiremiyorum :-)
Film senaryosu okumak diyince aklıma hemen 'The Big Lebowski' geldi.

Hayatım mükemmeliyetçilik peşinde koşuşturmakla, beyin kıvrımlarımda beni sürekli dürten düşünceleri, planları, hazırlıkları hayata geçirmek için debelenmekle geçerken hep aklıma düşer şu Lebowski. Bulaşık suyunu andıran küvetinde ot içip, balina sesleri dinleyip, bir bornoz, bir şortla hayatını sürdürürken sahip olduğu o kusursuz dinginliğin nasıl olabileceğini hayal etmeye çalışırım...
Belki tüm filmin içinden kesilip çıkarıldığında o etkiyi yaratmayacaktır ama bu sahne benim şimdiye kadar en çok güldüğüm sahnelerden biridir.


It is a high, wind-swept bluff. Walter and the Dude walk
towards the lip of the bluff. Parked in the background is
one lonely car, Walter's.

Walter is carrying a bright red coffee can with a blue plastic
lid. When they reach the edge the two men stand awkwardly
for a beat. Finally:

WALTER
I'll say a few words.

The Dude clasps his hands in front of him. Walter clears
his throat.

WALTER
Donny was a good bowler, and a good
man. He was. . . He was one of us.
He was a man who loved the outdoors,
and bowling, and as a surfer explored
the beaches of southern California
from Redondo to Calabassos. And he
was an avid bowler. And a good
friend. He died--he died as so many
of his generation, before his time.
In your wisdom you took him, Lord.
As you took so many bright flowering
young men, at Khe San and Lan Doc
and Hill 364. These young men gave
their lives. And Donny too. Donny
who. . . who loved bowling.

Walter clears his throat.

WALTER
And so, Theodore--Donald--Karabotsos,
in accordance with what we think
your dying wishes might well have
been, we commit your mortal remains
to the bosom of.

Walter is peeling the plastic lid off the coffee can.

WALTER
the Pacific Ocean, which you loved
so well.

AS HE SHAKES OUT THE ASHES:

WALTER
Goodnight, sweet prince.

The wind has blown all of the ashes into the Dude, standing
just to the side of and behind Walter. The Dude stands,
frozen. Finished eulogizing, Walter looks back.

WALTER
Shit, I'm sorry Dude.

He starts brushing off the Dude with his hands.

WALTER
Goddamn wind.

Heretofore motionless, the Dude finally explodes, slapping
Walter's hands away.

DUDE
Goddamnit Walter! You fucking
asshole!

WALTER
Dude! Dude, I'm sorry!

The Dude is near tears.

DUDE
You make everything a fucking
travesty!

WALTER
Dude, I'm--it was an accident!

The Dude gives Walter a furious shove.

DUDE
What about that shit about Vietnam!

WALTER
Dude, I'm sorry--

DUDE
What the fuck does Vietnam have to
do with anything! What the fuck
were you talking about?!

Walter for the first time is genuinely distressed, almost
lost.

WALTER
Shit Dude, I'm sorry--

DUDE
You're a fuck, Walter!

He gives Walter a weaker shove. Walter seems dazed, then
wraps his arms around the Dude.

WALTER
Awww, fuck it Dude. Let's go bowling.

20 Ekim 2007

okumak üzerine ...

Bu ara ne sık düşünür oldum eskiden okuduğum kitapları. Her sohbet bir kitaba götürüyor beni.
Her kitabın bir sahnesi, bir düşüncesi, bir karakteri kemikleşmiş kafamda. Hikaye genelde yerli yerinde ama sonu desen yok bazen, karakterler desen kayıp olabiliyor.
35 yaşımı doldurmama aylar kala kendi kendime, okuduğum tüm kitapları yeniden okuma gibi bir misyon bile belirledim diyebilirim.
Bir ara aklıma düşen kitaplardan geriye ne kaldığını yazacağım.
Yeni yeni kitaplar çıkacak. Daha okumadığım binlerce kitap var ve ben tüm okuduğum kitapları (kaç kitap okumuşumdur acaba?) yeniden yeniden okumak istiyorum. Zamanım yeter mi?
Bugün kızıma bakıp okumaya başladığında önünde nasıl da büyük bir dünyanın kapılarının açılacağını düşünüp onun adına heyecanlandım. Birden sahip olduğum en önemli yeteneğin okumak olduğunu düşündüm.
Bilgiye ulaşmak için okumak.

İşte bu yüzden
Bienal'de en beğendiğim işlerden biri NINA FISCHER - MAROAN EL SANI'nin Dünyanın Bütün Hafızası (Toute la mémoire du monde) isimli videosu oldu...

Paris’in merkezindeki eski Bibliothèque Nationale de France/Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin birçok yeri şu anda boş. Deponun 11 katı ve geniş okuma odası kullanılmıyor. 1956’da bu kütüphane “Hiroshima mon amour/Hiroşima sevgilim” ve “Geçen yıl Marienbad’da”nın yönetmeni Alain Resnais’nin bir filminin seti olarak kullanıldı. 20 dakikalık belgesel “Toute la mémoire du monde/Dünyanın bütün hafızası”nda Alan Resnais kütüphanenin dünyadaki bilginin bir deposu olarak nasıl işlediğini; sıradan bir günde kitapların, dergilerin, planların ve diğer hazinelerin, okuma odasındaki, Resnais’in deyimiyle, evrensel bilginin bir parçasını okuma yoluyla içselleştiren ve bir “anahtar” elde eden okuyucunun kullanımına sunulmak üzere kütüphaneye nasıl ulaştığını, listelendiğini ve arşivlendiğini gösteriyor. 50 yıl sonra: Mekân boşaltılmış. Bir kıyamet sahnesi. Bilgi kaybolmuş. Boş okuma odası ve boş depo sahneleri hemen o “anahtar”ın, bilgiye götüren geçidin kaybını ima ediyor. Alain Resnais’nin filmine paralel bir yaklaşımla, kütüphaneyi yavaş takip çekimleriyle filme aldık. Çift projeksiyonla tek bir kitabın yer almadığı binlerce depo rafı gözümüzün önünden geçiyor, kameraya tek yakalanan vakit geçiren bir avuç genç.
...
...

17 Ekim 2007

kendimden korkuyorum...

İnsan gerçekten içinde bambaşka birinin olduğunu düşünüyor.

Ya da kendisiyle tam olarak yüzleştiğini...

Yaşama hakkına karşı gelen her şeye karşı öfke, şiddetle karışabiliyor.

Çok geçerli bir nedeniniz olsa da birinin yaşama hakkını elinden alabilir misiniz?

Peki adaletin işini yapmasını bekleyebilir misiniz?

Neil Jordan benim adıma tüm yanıtları vermiş...

7 Ekim 2007

önüm arkam sağım solum sobe...

Ben sobelenmişim.
DİZİ konularında Geveze
sobelemiş beni. Ahhh ahhh yazacak ne çok şey var. Ara ara döneceğim konuya da şimdi grup oyunu terbiyesi almış bir kişi olarak en güncellerine karşı hissettiklerimden bahsetmeliyim. İşin sosyolojik boyutlarını deşmeye girersem, yine pek bir uzun olacak. Yavaş yavaş yani...

Türk dizilerinden 'Bıçak Sırtı'nı izleme çabası içindeyim. Bağırış çağırış yok, oyuncular şiir gibi oynuyor. Yürek deşen müziğe dayanacağız bir süre. Nejat İşler bıyıklarını kesse, Fikret Kuşkan her şeyi boşverip piyano öğretmenine aşık olsa ve aşkını yaşasa, şu güzelim çocuğu üzmeseler falan bana yeter...

Ben koca bir mola almis durumdayım. 'Lost'u bekliyorum. Ama öyle tek tek seyretmeye halim yok. Şöyle bir Nisan'a kadar dayanıp 3-5 bölüm birden izleyeceğim. 'Prison Break' olabilir. Tek tek seyredilebilir. 'Heroes' sloganını - SAVE THE CHEERLEADER SAVE THE WORLD-değiştirse belki...Nip/Tuck başlıyor 21 Ekim'de. Telefonuma 'reminder' koyacak kadar ileri götürdüm işi.

Evet evet pek bir kısa kesiyorum. Çünkü hepsi için ayrı bir giriş yapacak kadar çok şey biriktirmişim.

VE 187. SAYFA...

Sadan da sobelemiş beni...

"Beni boğmakta kullandığını tortuların kokusu bu, " dedi Steerpike. "Yüzümün kokusunu alıyorsunuz."

"Oh, " dedi Fuchsia. Tekrar mumu eline aldı. "Beni takip etsen iyi olur."

Gormenghast 1
TITUS GROAN
Mervyn Peake
Om Roman



Fantastik edebiyatın başyapıtlarından kabul edilen bu seriye biraz ürkerek başladığımı itiraf etmliyim. Ancak tüm karanlık tasvirli karanlık mekanlara, tüm karanlık karakterlere rağmen bir çekimi var kitabın. Çevirmen Dost Körpe de girdap diye tanımlamış zaten. Yüzüklerin Efendisi'nden farklı olarak bir dünyanın değil de bir şatonun içinde geziniyor olmak, beni ayrıca bir mimar olarak da heyecanlandırıyor.

Ben de
Fulya'yı sobeleyeyim bari...

6 Ekim 2007

feysbuk hadisesi...

Ben çocukluğumdan beri 'arkadaş' severim. Severim yani arkadaşı, arkadaşlığı.
Kardeşim kaç yaşına geldi :-P, hala o ilk çocukluk döneminde, arkadaşlarımı ondan daha çok önemsediğim için yaşadığı taravmadan :-) dem vurur... Okul sonrası herkesi toplayıp eve getirmeler, promosyon olarak bahçe oyunlarını ve çocuk beceriksizliği ile hazırlanmış sadviçleri öne sürmeler, vesaire...
İlk gençliğimden, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımla, tüm gün süren okul sohbetlerine rağmen nasılsa bitip tükenmeyen konulara akşam evde (fatura ödemesinin harçlıklarımla yapılacağı tehdidine karşı koyarak) telefonda devam etmeler kalmış aklımda...
Bir de telefon kablosunun odalara taşınabilmesini kolaylaştırabilmek için ne kadar uzun bırakıldığı...
Bir de bir de, şimdi çokca komik bulduğum şu 'dostum' - 'arkadaşım' ayrımı. Kim dosttu da, kim arkadaştı :-)
Ben çocukluğumdan itibaren fazla şey bekledim bu müesseseden. İlk isyanım komiktir hatta. daha orta 1'de miydim neydim, sırf benim paylaşma coşkum karşısında duvar teşkil ettiğini düşündüğüm bir 'çok yakın arkadaş'ıma veda mektubu yazmıştım. 'Benden bu kadar!' demiştim.
Sonrasında çok renkli bir 'arkadaş' hayatım oldu. Lisede de, üniversitede de... Neredeyse bir komün hayatı bile yaşadık bir dönem. Çok coşkulu, çok renkli, çok duygusal ve kimi zaman da çok dramatik şeyler yaşadık. Birbirimizin herşeyiydik. Ailelerimize kızgın ya da kırgın, hayata aç ve meraklı yuvarlanarak yaşadık bir dolu şey. Herşey sayılıydı. Buluşulacak mekanlar, gidilecek barlar, dinlenecek konserler, izlenecek filmler, dinlenecek radyolar, izlenecek kanallar, vesaire... Cep telefonu ve internet neredeyse yoktu. (O yıllarda Kanada'ya giden bir arkadaşımla birbirimize nasıl sayfalarca mektup yazdığımızı da unutmuş değilim.)
Ve nasılsa biz hep birbirimizden haberdar ve beraberdik. Ve evet gençtik...
Sanırım kırılma eş zamanlı oldu. İletişim gelişirken, biz büyüdük ve sorumluluklarımız arttı. Araçlarımız çoktu artık, ama o araçları kullanacak zamanımız ve enerjimiz yoktu. Amerika'dan ithal, sit-com'larda, drama'larda, filmlerde benim 'çat kapı arkadaşlığı' dediğim ilişkileri izleyip, neden bu ilişkileri tüm bu geçmişe rağmen kendi aramızda kuramadığımız sorgulamasını yaparken ben, evlilikler, kariyerler, mesafeler ve öncelikler kat kat kurulmuş arkadaşlıkları orasından burasından budadı.
Ben denedim. Çok denedim. Bağları korumaya, yenilemeye ve . Dedim ya çocukluğumdan beri bu müesseseyi çok sevdim ve ondan çok şey bekledim. İşte o yüzden bir hesaplaşmadır gider benim hayatımda. Emek ne kadar karşılıklıdır ilişkilerde, ne kadar tek taraflıdır önemlidir benim için.
Yine bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımla devam eder alışkanlıklar ama bir yerlerde yenildiğimi için için bilirim.
Şimdi bir feysbuk hadisesidir gidiyor. Eski arkadaşlar bulunuyor, dürtülüyor, ısırılıyor, vesaire. Herkes haberdar birbirinden. Herkes fiziksel emek harcamadan birbiriyle buluşuyor, konuşuyor, sarılıyor !
Evlilikler yapılmış, çocuklar doğurulmuş, kariyerler ve öncelikler 3 aşağı 5 yukarı belli. Kolay iş! Bahanesi yok!
Ben bu feysbuk'tan çok şey bekliyorum :-)

30 Eylül 2007

nesil X : kayıp nesil

Buldum ! Sorun sadece hangi yıllar arasında doğduğumla ilgiliymiş. Yani toplumsal oluşumlar, gelişimler vesaire şekillendirmiş 'çalışma' ile aramdaki gergin ilişkiyi.
Masumum Hakim Bey :-)

Generation X : The lost Generation

From 'slacker' to dot.com fortune and fame to ?-a big question mark. Generation X (born from 1965 to 1976)- the pernnial 'middle-child generation' of our era with a population of a mere 40 million-has been through a very tough time recently from living through and taking much of the brunt of the fallout of the Internet start-up fiasco. But Gen X has responded to the sitution with its own particular, famous flair:a combination of individualism, flexibility, and bravado. First of all, many Gen Xers are finding that they still don't want to work within the system and they still don't quite know what they want to do when they grow up or maybe (wounded as they have been professionally) they just don't want to work at all-at least not for a while., at least not in traditioanl sense. Maybe they'll just invent the whole notion of work in their usual highly creative, entrepreneurial manner. What is certain is that they will do whatever they do on their own terms.

Citizen Brand
Marc Gobe

27 Eylül 2007

casomai...

Böyle filmler var, döndür döndür seyretmek istediğim. CASOMAI de bu film listeme dahil oldu cumartesi akşamı. C-NBCE sağolsun...
Böyle gerçek karakterli filmlerin yeri benim için çok ayrı. Bu gerçek karakterli filmler genelde Avrupa'lı oluyor. Fransızların ve Kuzey Avrupalıların aksine İtalyanlar bu gerçek karakterlerdeki ve gerçek hayattaki güldüren yanı hiç atlamıyorlar. 'Buhrana gerek yok.' diyorlar. (Morettî'den 'Sevgili Günlüğüm' geliyor aklıma ilk olarak. Ferzan Özpetek de İtalyan bir sinemacıdır bu bakışla...Çok severim, gerçekten çok severim...)
Hayat herşeye rağmen gülümsetebilir...

23 Eylül 2007

cirque du soleil . . .

Gösteri dünyasının (bence) en etkileyici bu grubu ile ilgili uzuuun uzuuun yazacağım...

Şimdi seyreyleyelim...

20 Eylül 2007

vertigo . . .

Bir nefeste, bir gecede okumuştum 'Şans Müziği'ni. Başka seçeneğim yoktu. Ertesi sabahı beklemeye sabrım yoktu.
Bitirince mutsuz olacaktım. Ertesi sabah sevdiğim bir arkadaşımı yolcu etmişim de daha kapıdan çıkar çıkmaz onu özleyecek kadar durumu dramatize etmişim gibi olacaktım. Burası kesindi.
Ama o kitap bitmeden gözüme uyku girmeyecekti.
Paul Auster'la böyle tanıştım.
Yakınlarda yine bir geç kalmışlıkla Mr. Vertigo'yu okudum.
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=EWW0HDMKZY7KZKM26RXQ
Yine neredeyse bir nefeste. Amerika'nın yakın tarihini silkelerken roman, tüm karakterler yine arkadaşım oldu. Boğazıma acılar düğümlendi. Sıradan bir hikayenin içindeki mucizeleri yaşarken heyecanlandım. Ve yerden yükselmek üzerine yeniden düşündüm. ('Mavi Tüy'ü yeniden okumalıyım bir ara.)

Ve o da nesi...
Peter Marvey bana romandan sahneleri hatırlatan bir gösteri için buralarda olacakmış. Sponsor buluna, gidile...

çalışmak yorar...

'Zamanı olmayan kişiler hor görülmeli. İşi olmayan insanlara acımalı. Ama işe zamanı olmayanlara gelince, işte onlara gıpta etmeli.' demiş Karl Kraus...

Düşünce Dergisi COGITO'nun 12. nadide sayısı didik didik eder 'ÇALIŞMA' konusunu.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=calismak+yorar
Çok severim. Döndürür, döndürür okurum.
Bugünlerde (hatta dünlerde ve de ondan önceki günlerde de) yine aklıma düştü.

İş hayatında umutsuz mutluluk arayışım devam ediyor. Üzümler hep çöplü, armutların sapı hep uzun.
Çocuklu hayat ve şehir hayatı zaten kalııın çizgilerle bir çerçeve çiziyor. Üzerine bir de, iş hayatının olmazsa olmazlarına - dedikodulara, entrikalara, sürekli yakınarak kazık çakmışcasına çalışanlara, çok lafı çok iş, çok söylenmeyi çalışkanlık zannedenlere, vesaire vesaire - karşı uyum sorunu yaşıyorum tam oluyor.

Arıyorum. Ve inanıyorum bir gün bulacağım :-)

14 Eylül 2007

ben 1 yıldır hiç bir şey düşünmedim mi?

Olur mu öyle şey ! Neler düşündüm neler, neler okudum neler, neler yaşadım neler, neler karıştırdım neler, neler buşatırdım neler... Kimsenin sorduğu yok zaten de, ne kimse sorsun ne de ben özetleyeyim...
'Uyumlu ayrık otu' modeli yaşama devam kısaca. Yani marjinal ve de radikal bir hayatimiz yok öyle şakkadanak ayrık otu denilsin ama içsel olarak her gün bir kopuş, bir ayrı düşüş, bir öfkeleniş.
Velhasıl yazacak çok şey birikti. Aslında yazmışım yazacağımı zamanında. Edebiyat demişim, sanat demişim, sosyal haklar demişim, kadın demişim, geri dönüşüm demişim, annelik demişim, demişim bir şeyler yani...
Özeti budur aslında da, bu fibromiyalji benim belimi çok büktü. Beyin kıvrımlarımı şöyle iyice bir temizlemek, bir kış hazırlığı yapmak gerek. Varsın baki kubbede asılı kalsın, uzay da 'tınnnnnnnnn'lasın düşüncelerim. Kafamdan çıksınlar da...

6 Mart 2007

acele ettirilen çocuklar ...

Sadan'cım teşekkürler...

HURRIED CHILD SENDROMU
(Acele ettirilen cocuklar)

Cocuklarin bir aktiviteden digerine suruklendigi gunumuzde oyun veserbestlik cok ilkel kavramlar olmaya baslamistir.20 yil once, Amerikali bir psikolog olan David Elkind, "aceleettirilen cocuklar (hurried child)" kavramini ortaya atmistir. Bukavram kisaca, cocuklarin zamanlarinin ebeveynlerin tercihlerine goreduzenledigini, bu duzenlemenin de her hafta daha fazla ders, cocugusosyal, akademik, kulturel psikolojik alanlarda gelistirebilecek dahafazla aktivite anlamina geldigini anlatmaktadir. Elkind'in kitabi biruyari icerir, buna gore,cocuklar bu duzenlemenin sonucunda kendi ozgur zamanlarini,yapilandirilmamis oyunlarini, gunduz duslerini, sikilma vecevrelerini inceleme-arastirma sanslarini kacirmaktadirlar.Oysa buyumek hic bu kadar rekabetci olmamisti. Rekabet oyle boyutlaravardi ki, Kaliforniya'daki Prenatal Universitesi, annelere, bebeklerihenuz anne rahminde iken onu nasil daha zeki yapabilecekleriniogretmeyi vaat etti. Bu rekabeti, yarisi kazanma konusundaki kendiniadamalar akil almaz boyutlara ulasirken, ABD'de giderek yaygin halegelen uygulamalardan bir tanesi de üçyasindaki cocuklara, onlara uygun seckin bir ozel anaokulununbulunabilmesi icin ozel hocalar tutma boyutuna kadar vardi. Cocuklar,henuz ayakkabilarinin bagciklarini baglayamadiklari ya da bicaktutmayi beceremedikleri bir yasta iken, sendeleyerek yurumeyi henuzgecebilmis olanlar girecekleri sinav icin yogun bir calismaya ya daokul sorumlulari tarafindan tabi tutulacaklari uygulamalar icin agirbir hazirlik surecine giriyorlar.Bu cocuklar icin ozel hoca tutmak da son derece yaygin bir uygulama,ustelik ebeveynlerinden farkli olarak da, bu cocuklar, girdikleri buanaokulu sinavlarinin ileride kismen de olsa, Harward, Princeton yada Brown gibi okullara girislerini etkileyebilecegini henuzbilmiyorlar.Bu anlatilanlar kimi kulturler tarafindan gulunc karsilanabilir, amagercekten oyle mi? Rekabetcilik bu kadar had safhalara varmasa bile,yedi yasindaki cocuklara haftanin her bir gunun kullandiran ve haftasonlari da bir aktiviteden digerine surukleyen uygulamalaryapilabilmektedir. Buradaki soru sudur, tum bunlar kimin icin veneden?Bati Sidney Universitesi'nden Sue Dockett, "Kucuk cocuklar arasindaYetiskin denetimiyle yapilan aktivitelerin sayisinda kesinlikle birArtis goruyoruz" diyor. "Bunun bir sebebi oyunun dogasinin degismisOlmasidir. Biz cocukken sokakta oyun oynamak, parka gitmek ve birsaat gibi bir sure eve gelmemekte bir sorun yoktu. Simdi bir tehlikealgisi Var ve ebeveynler daha fazla yonlendirmek ve rehberlik etmekIstiyorlar."Istatistikler gosteriyor ki, yabanci tehlikesi gunumuzde bundan 20 yada 50 yil oncesinden daha yaygin degil, ancak boyle bir tehlikealgisinda cok buyuk bir artma var. Buna bir de varos mahallesayisinin artmasi eklenince, ebeveynlerin cocuklarini dolasabilmelerikonusunda serbest birakmakta korku dolu bir hale geliyorlar.Cocuklarin asiri derecede programli hale getirilmesi, biraz daebeveynlerin en iyi cocugu yetistirme istekleri tarafindan motiveediliyor. Soyle diyorlar; "Dans dersleri almis olsaydim hos olmazmiydi?" ya da "erken yasta yuzmeyi ogrenseydim simdi profesyonel biryuzucu olabilirdim" vs.Bugunun ebeveynleri, eger cocuklari kendileri icin ulasilabilir olanfirsatlari degerlendirmezlerse, onlari bir adim daha oteye tasiyacakseyi kacirmis olurlar mi sorusuna takilmis durumdadirlar ve bu yuzdende firsat sayilarini surekli arttirmaya calismaktadirlar.Bununla birlikte, yapilan arastirmalar bu teoriyi curutmektedir.Gercekte, erken cocukluk donemlerinden beri akademik programlaricinde yer alan cocuklar, boyle bir "sera" deneyimi yasamamiscocuklarla olan iliskilerinde her ne kazanirlarsa kazansinlar bunukaybedebiliyorlar. CNN'de yapilan yakin zamandaki bir roportajda,David Elkind soyle soyluyor, "Tum arastirmalarimiz egitimlerimiz veogretimlerimiz gosteriyor ki, bilissel olani fazla zorlamak bununetkisini uzatmiyor hatta olumsuz etkileri var. Siklikla, erkendonemde, cocugu cok fazla zorlarsaniz, onu engellemis (frustrate)olabilirsiniz. Verdiginiz Mesaj, yaptiginiz seyi anlamadigi icinyetersiz oldugu fikri olabilir.""Ebeveynler, yetiskin denetimli aktiviteleri degerli bir seyleryapmanin bir yolu olarak gorebilmektedirler. Oyun, istenilen bicimdeyapilmadigi takdirde degerli gorulmuyor." diyor Sue Dockett. Eger Suehakliysa, oyun degerli bir malzeme olarak gorulmuyorsa, bunun uzundonemdeki sonuclari nedir?"Dunyadaki en yaratici insanlar fikirlerle oynarlar"demektedir. "Oyunlar cocuklara bagimsizlik saglar ve kim olduklarinihissettirir. Kendi basina vakit gecirebilmek gercek bir sanattir vekendi uzerlerine yansima sansina sahip olan cocuklar siklikla kimolduklari konusunda da daha rahattirlar".Deakin Universitesi'nin egitim fakultesinden Helen McGrath daha daileri gider. Ergenlerdeki ve ilk yetiskinlerdeki zihinsel saglikuzerine uzmanlasmis olan bir klinik psikologtur ve ergenlerin oncekinesiller kadar esnek bir yapisinin olmadigini soylemektedir."Bircok beklentiyle birlikte, ergenler baslarina kotu bir seygeldiginde, bu kotu durumdan cikabilme konusunda bir yetersizlikgosteriyorlar cunku ebeveynleri onlara karsi asiri bu zamana kadarkoruyucu bir tutum sergilemis oluyor. Bu siri koruma duygusu yanlisyola sapmis bir sevgiden kokleniyor, ebeveynler cocuklarini mutluetmek icin gereginden fazla caba harciyorlar ve onlari ileride dahaguclu kilabilecek seyleri yasamalarina da izin vermiyorlar."Martin Seligman da, ergenler arasinda artan depresyonun, ebeveynlerincocuklarini daha mutlu yapmak icin kullandiklari tutumlarin direktbir sonucu oldugunu soylemektedir. Modern ebeveynler cocuklarinakarsi asiri koruyucular, onlarin hicbir firsati kacirmadigindan eminolmak istiyorlar ve onlarin okul disi zamanlarini da duzenleyerekbaska aktivitelerle birlikte, daha guclu hale getirmeye calisiyorlar.Oysa cocuklara erken yaslardan itibaren "baslatan" olma firsativerilirse, bu cocuklar ilerleyen yaslarinda zor durumlarla basa cikmakonusunda daha becerikli oluyorlar."Tum bunlarin temelinde, ebeveynler bir "hirs" icindeler veyasadiklari endise modern ekonomiye bir yanit aslinda" diyor SidneyUniversitesi egitim fakultesinden Stephen Juan. "Kuresellesme veekonomik rasyonalizasyonlar caginda, emniyet duygusu insanlarinhayatindan cikarildi. Belki daha fazla servet var (cuzdanlarda) amabunu kazanmak daha zor ve bunu korumak icin daha fazla calismakzorundasiniz. Serbest toplum tarafindan bundan 40 yil once yapilanvaat "otomasyonun butun problemlerimizle ilgilenecegi, erkenyasta emekli ve mutlu olacagi fikri" hicbir zaman gerceklesmedi.Bunun yerine, DVD, araba gibi seyleri alabilmek ve bunlara sahipolmayi surdurebilmek icin daha fazla calismak zorunda kaldik, kibunlar bundan 40 yil once yoktu, su anda ise basarinizin birergostergesi oldular. Bu sadece bir orta sinif sorunu degil. Herkesreklam dunyasindan gelen baskilara bir yanit verme ihtiyaci icinde"."Tum bunlar yuzunden ebeveynler cocuklarina yaptiklari rehberlikkonusunda daha katilar, ondeki madde ise ekonomik mucadele. Eskidenbeklenti bir is bulmaniz ve bunu surdurmeniz yonundeydi. Simdi buseyrek. Hem ebeveynler hem de okullar buna yanit veriyorlar. Okullarzamanin odul oldugunun farkindalar ve serbest zamanlari genisletenorganizasyonlar yapiyorlar.Aileler ise, okulun bosa vakit gecirmemesini ve cocuklarini gereklibecerilerle donatmasini bekliyorlar. Ekonomik mantigi kabul edenlercocuklarinin yasamlarini da ona gore duzenlemeye basliyor.""Bir baska sebep daha gec yasta daha az cocuk sahibi olmak olabilir"diyor David Elkind, "Cunku insanlar daha gec yasta anne babaoluyorlar ve daha buyuk beklentileri oluyor. Daha az sayida cocuksahibi olmak da beklentiyi arttiran bir etken" diye ekliyor SueDockett. "Eger cocugunuz diger cocuklar gibi 101 aktivite yapmiyorise, iyi bir ebeveyn olmadiginiz hissiniz oluyor."Sidney'in cocugu" gibi yayinlar cocuklarinizla yapabileceginiz -belki de yapmaniz gereken- tum seyleri iceriyor. Eger bunlarin birkismini ya da hicbirini yapmiyorsaniz siz iyi bir ebeveyn misiniz?Insanlar iyi bir ebeveyn olmak icin baskalari tarafindan yargilanmakistiyorlar."Goze carpan bir ebeveynlik soz konusu, "yapabildikleri seyleri vedaha fazlasini" cocuklari icin yapiyor olarak gorunmek istiyorlar.Sadece son model bir araba istemiyorlar, cocuklarini matematikdersinden drama dersine,tenisten dansa gotururken arabayi kullaniyorgozukmek istiyorlar.Peki okullar icin bunun sonuclari neler? Cocuklarin gozle gorulur birsekilde siralarinda uyuyakalmasinin disinda, cocuklarin okul disizamanlarinin cesitli aktiviteler icin programlanmasinin baskasonuclari da var. Cocuklarin bu kadar aceleci bir sekildeyetistirilmesi onlarin ilkokul caginda "kronik yorgunluk sendromu"ile tanismalarina neden olabiliyor.Ancak egitimcilerin bu duruma karsi cikmalari gerekiyor. Su daunutulmamalidir ki, cocuklar en iyi performanslarini onlardan hicbirseyin beklenmedigi oyunlarda gosterirler.Halbuki, bu acele ile yetistirilen cocuklar fikirlerini sinama,aciklama ve yasama sansina sahip olamamaktadir cunku her zamanebeveyn beklentileri ve cerceveleri ile karsilasmaktadirlar.Amerika'da bir cok okulda "zamani bosa gecirmeye" sebep oldugu icintatiller yasaklaniyor. Ebeveynler cocuklarinin planlar uzerinde dahafazla zaman gecirmesini ve daha fazla aktiviteye katilmasini istiyor.Okullar da emniyetsizler ve rehberlik konusunda yetersizgoruluyorlar. Ote yandan bu tamamiyle kotu bir durum da degil.Cocuklar bir grubun parcasi olmaktan, arkadas edinmekten, bir amaciolan insanlarin olusturdugu bir grup icinde yer almaktanhoslaniyorlar. Ebeveynlerinin gururunu hissediyorlar. Bircokbeceriyi de ogreniyorlar. Ancak duzenlemenin iyi yapilmasi onemli.Elbetteki cocukluk, ogrenme ve yetiskin sorumluluklarina hazirlanmadonemidir. Fakat ilk cocukluk, oyun, cevreyi kesfetme ve hikayedonemidir. Oysa simdilerde cocuklarin cok hizli buyudugu inanciyaygindir. Cok hizli buyumekle neyi kastediyoruz? Genelde insanlar butanimi kullandiklarinda, cocuklarin artik, eskiden kendilerindensaklanan yetiskin yasamina ait seylere maruz kaldiklarini anlatmisoluyorlar. Bunun icerisine cinsellik, siddet ve bozuk konusma dagiriyor. Yetiskinligi ve cocuklugu ayiran sinirlar giderekbulaniklasiyor, bunun kanitini da 6 yasindaki bir cocugun BrinteySpears gibi giyinisinde gorebiliyoruz. 8 yasindaki cocuklar cinayeticeren bilgisayar oyunlari oynuyorlar, aksamlari televizyondayayinlanan komedi dizilerinden cinsellikle ilgili tum bilgiyialabiliyorlar. Onceden cocuklar korumali bir alanda tutulabiliyor veebeveynlerinin koruyuculugu sayesinde yasamin gerceklerine" iliskinneler ogrenebilecekleri kontrol edilebiliyorduAncak medyanin baskisi ile bu kontrol de ortadan kalkmis oldu.Televizyon ve son donemde internet, yetiskinlerin cocuklardansakladiklari tum seyleri ortaya cikardi. Ancak David Elkind'in devurguladigi gibi cocuklarin aceleci bir sekilde yetistirilmesi"konusundaki sadece medyadan degil ayni zamanda ailelerin kendinden degelmektedir. Ebeveynler cocuklarina basari ve kazanmanin yetiskinstandartlarini islemeye, ogretmeye baslamistir ve cocuklarini sureklibir adim daha ileri gitmesi icin zorlar hale gelmistir.Eger hizli bir sekilde ilerleme kaydedemezlerse, gelecegin ekonomikyapilanmasi icerisinde cocuklarinin kaybeden olacagi korkusuebeveynleri sarmis durumdadir.Ancak bu makalede anlatilan cocuklarin yasadigi durumlarin her birimaalesef keyifli hikayeler degildir. Amerika'da bir cift 13 yasindakiogullarini kendisini basariya goturecek "oldurucu icgudu" den yoksunoldugu icin terapiye goturebilmektedir. Toronto'da bir ozel okulogretmeni "Cocuklar icin Basari" ismini verdigi (cocuk basi 20$aldigi) is motivasyonu seminerleri duzenleyebilmektedir.Ozel ders merkezleri matematik puzzlellari ve kalem dolu cantalarlapaket programlar onerebilmektedirler. Tum bunlar olurken de, bu asiriderecede programlanan cocuklarin bir cogu tukenmisliktenyakinmaktadir. Giderek yuklenen odev ve ders programlari onlarahicbir sekilde nefes alabilecekleri, oyun oynayabilecekleri bir zamantanimiyor cunku.Cocuklarin "cocukluk doneminden" disari cikarilmasinin baskaacilarinin daoldugunu unutmamak gerekir. Onlar kucuk yaslardanitibaren pazarlama sektorunde iyi birer alicilar. Cizgi filmkarakterleri ve bu karakterlere iliskin urunlerin magazalarda satisicocuklari alici pozisyonuna oturtuyor.Bu karakterlere yapilan vurgu da kimi zaman oyle noktalara variyorki, cocuklarin duygusal baglanmalarini bu karakterlerle kurdugunugorebiliyoruz.Oysaki, surekli ise dayali ve hic oyunun olmadigi bir yapilanmanincocugun strese sokabilecegini unutuyoruz. Cocuklara kesinlikle en iyiolani vermeye yonelik caba, onlari rekabetci bir topluma hazirlamaistegi, bazi ebeveynlerin cocuklarini kendilerinin birer kucukversiyonu haline getirmelerine neden olabiliyor; fazla programlanmis,endiseli ve mutluluktan uzak.Kucuk cocugunuzun Harward'a gittigini hayal edebiliyor musunuz?Matematikte ya da fende surekli ilerledigini gormek istemez misiniz?Sonra, kesinlikle bebeginiz icin Einstein videolarina sahipolacaksiniz. Sonra ona uyku ve yemek saatler inde Mozartcalacaksiniz. Yoksa, henuz bir keman almadiniz mi?Ya futbol, basketbol, yüzme, resim, karate, piyano, müzik, kayak,bale, tenis... sakin din derslerini ve dans derslerini unutmayin!Ancak tum bu yapilmasi gerekenler arasinda, cocuklar gercekten cocukolmaya zaman bulamiyorlar ne yazik ki. Sinirlarini zorlamasi icinzorlanan cocuklar kaygi ve endise belirtileri gosteriyorlar. Stresaltinda olduklarinda, yakinlarinda yakin biri olmadan, yalnizkalmaktan korkuyorlar. Kendi icsel kaynaklarini kullanamiyorlar.Saglikli bir cocuk herhangi bir yerde eglenebilir. Londra'da, ya dabir katliamin ortasinda, kendisini mutlu edebilecek, cocuksu sakalarikullanabilir. Ancak tersi icsel kaynaklarin kullanilamadigina isareteder.Stres altindaki cocuklar yanlis yapmaktan da korkarlar, mukemmelolmak isterler. Hata yapan rol modelleri yoktur, bu da dunyaningercekci olmayan bir bakis acisidir, hata kaldirmaz bir tutumuicerir. Fakat herkes aslinda hatalarin ogretici oldugu gorusune dekatilir. Cocuklarimiz stresli ve kaygili olmaktan korumak icinyapilacak sey de onun cocuklugunu yasamasina izin vermektir, yanioyun zamani! Organize edilmemis, rehbersiz, bicimsiz, hayal urunuoyunlara imkan saglamak gerekmektedir ve daha az televizyon,cunku medya dunyayi yetiskin bakis acisindan gosteriyor. Dolayisiylacocuklar merak ettikleri sorunlarin cevabini kendi cevrelerinden vekendi gozlemleriyle bulmalilar, medyadan degil.Cocuklarla daha fazla zaman gecirmek de gerekiyor, ister yemek isteruyku saatinde direkt cocuga yonelen bir ilgi de sart. Ayricacocuklarin cogu zaman yeterli uyku alamadigina da dikkat etmek lazim.Cocuklar cok gec yatiyorlar ve ertesi gun de, uykularini alamamisolarak gidiyorlar. Bunun en buyuk sebebinin de tv oldugunu unutmamakgerekiyor.