17 Aralık 2005

iki duygu yoğun (!) yazarın aşkı üzerine . . .

Aşk, anne olmak, duygu yoğun(!) yazarlarımızın aslında bir rantı farketmiş ve onun üzerinden 'tribünlere oynuyor' olmaları, öte yandan basının acımasız açlığı ve eline geçirdiği her malzemeyi sömürmesi (yani bizler kendi köşemizde atıp tutarız da, koca koca koşe yazarlarının ve gazetelerin bir taraf, bir karar merci olarak ortaya çıkıvermesini ve ahlak,vb. konularında ahkam kesmesine içim dayanmıyor), vesaire vesaire vesaire...
Elbette madalyonun daima öbür yüzü var. İnanıyorum ki, bir çoğumuz mantıklı açıklamalara kulak tıkayacak muhafazakarlıkta insanlar değiliz. Ama ilmek ilmek örerken şöhretini, hiç "Yarın ya böyle hissetmezsem." diye düşünmediysen eğer, bir bedel ödemek de kaçınılmaz herhalde...
Tabi tüm bunları düşünüp de 'Aliye' yi seyredince, anneolmak ve aşk konularını yeniden masaya yatırıyor insan. Bir yanda annelik, biryanda kenarda bekleyen ilk gerçek aşk, bir yanda da hiçbiri için gerçek mücadeleyi vermeden, veremeden (nasil verilir bilmiyorum. ama daha agresif olunabilecegi kesin...) sinmiş, sindirilmiş bir kadın... hAile hayatı, iş hayatı, aşk hayatı, söhret hayatı, o hayatı, şu hayatı hep kadınları köşeye sıkıştırıyor. Benim en çok buna içim sıkılıyor galiba...