29 Aralık 2009

taşınıyoruz...

artık burada yayına devam edeceğiz...

8 Kasım 2009

imdaaaaaaaaaat . . .

Büyük kuzu yine hastalandı. Bildiğimiz viral enfeksiyonun anında allerjik bronşiti tetiklemesi durumu. İlk gün hafifi ateş ve halsizlik yapar. Bolca da öksrük. Bildiğimiz şeyler. Ama ne bileyim işte anne baba olunca ufacık olasılık kırıntıları bile yollara düşürür ya insanı, ateş ölçerde 38.8'i görünce söylene söylene çıktık yola. Defalarca tecrübe ettiğimiz şey ama kalkar da can sıkıcı şeyler söylerler, durduk yere canımızı sıkarlar falan diye sinir ola ola 5 yıldızlı köşebaşı hastanemize doğru yola çıkmaya karar verdik. Üstüne, evin kapısında, apartman içindeki kızartılmış balık kokusuna dayanamayan kuzu, ellerimi sararatan ve karartan bir operasyonla dene dene ayıkladığım narı da kattığım koca bir bardak dolusu taze sıkılmış gdo'suz meyvelerin suyu da dahil midesinde ne varsa çıkarttı mı... Keyfime diyecek çoktu...
Acıbadem Hastanesi, cumartesi gecesi ya, gece kulüpleri gibi kalabalıktı. Giren çıkan, bekleyen...
Nöbetçi çocuk doktorunun olduğunu ama biraz bekleyebileceğimizi öğrendik danışmadan. Dedik çocuğu olmadık mikroplarla karşılaştırmayalım. Kapıda babasıyla beklerken ben çocuk polikliniğine çıktım. Yüzü maskeli ebeveynler ve çocuklar vardı ortalıkta. Bir yandan ya sabır çekiyorum bir yandan da sinirden gülüyorum. 7 kişi varmış sırada. Herkes bir telaş içerisinde. Kadının biri 'Sizin domuz gribi ile ilgili özelleşmiş bir biriminiz var mı?'diye bile soruyor. Tövbe tövbe... Gribe özelleşmiş bir birim, maskeler, yok karantina falan... Ne oluyoruz yahu...
Bu arada geçen çarşamba akşamı gelen bir telefonla, kızımın okuduğu okulda diğer 1. sınıf şubesinde bir 'vaka'dan şüphelenildiğini öğrendik. Perşembe sabahı bir veli çocuğuna maske takarak sınıfa soktu. Dedim maske ile hasta olmayacak çocuk da hasta olur. Yere düşer alır takar, arkadaşınınkini takar, oynar yani onunla... Akşam kızım bütün bir gün maske takmaya zorlandıklarını söyledi sıkılarak. Burunlarını çıkarmaya çalışsalar kızmış öğretmen... Koca okulda bir tek bizim sınıf maske ile geçirmiş günü.
Cuma günü sinirlendim. Eğer bütün gün maske takılacak kadar ciddi ise durum, okul tatil edilsin, yok durum abartmadan ibaretse ben de göndermiyorum çocuğumu diye kendim kendime afra tafra yaptım.
Neyse dedim çok anlamsız eve dönelim. Yine de bir başka hastaneye gidip bir görüş alalalım dedik. Hasta patlaması yaşamayan bir başka hastanede genç bir doktor bize durumun tam da bizim bildiğimiz şekilde cereyan ediyor olduğunu, durum süreklilik arz ederse takip edilmesi gerektiğini söyledi döndük eve...

25 Ekim 2009

bu günlerde hayatımda 2 A var . . .

Çok yorgunum... Çocuklar yaklaşık 10 gündür hasta. Hastalık bir şey değil de, gönül yorgunluğu oluyor ya, o zor. Göğüsleri fokur fokur. Ben tıkanıyorum onlar fokurdadıkça. Ama geçiyor. Geçecek tabi. Bir başka atağa kadar. Allerjik Bronşit... Çağın çocuk hastalığı. İlk 6 ay sadece emzirsen de, iyi beslesen de, mikroplardan köşe bucak kaçmayı ,%100 steril olmayı anlamsız bulsan da, ailede genetik bir suçlu bulamasan da durum değişmiyor. Neyse, kışlık Ventolin nebul ve inhaler stoğu yaptık. Olacak bunlar değil mi ya...
Antropoloji... İnsan, insanı anlamaya dair bu kadar araştırma yapmış, bu kadar düşünce geliştirmiş ve bir ucundan tutmaya karar vermişim ya, bu günlerde beni en çok mutlu eden şey bu. Hayatımın her alanında kafa yorduğum konular, 20.yy başından itibaren ortaya konmuş teorilerle karşım çıkıyor. En son Margaret Mead'in bir makalesini okudum örneğin. Çok iddialı bir şekilde neredeyse yapısal özellikleri hiçe sayarak, annelik rolünün dahi kültür tarafından biçimlendirildiğini iddia eden, dönemi için son derece devrimci ve aykırı bu insan bilimcini yanısıra bir dolu önemli düşünür ve sosyal bilimci ile tanışıyorum. Bir ara şu 1.5 ayda edindiğim tüm değerli bilgileri derleyip, bir blogcu olarak buraya kaydetmek istiyorum ama şu anda aile ve akademik hayat benden öyle bir supradyn enerjik yaklaşım bekliyor ki, sıra bloga gelemiyor. Yani öğrendiklerimi, afilli bir akademik dille yazmak çok güzel tabi de, bir blogcu diliyle değerlendirip işin özünde ne hissettiğimi de belgelemek niyetindeyim. 'Yok artık!' larım, 'Vaaay, hiç böyle düşünmemiştim!' lerim, 'Yaaa, ben hep söylüyordum!' larım var çünkü.

Bu arada görsel antropoloji diyebileceğimiz filmler de dağarcığıma katılıyor. Global Metal bunlardan biri. Son derece eğlenceli bir metal müzik belgeseli.
Cannibal Tours ise son derece rahatsız edici bir 'beyaz adam' belgeseli...


28 Eylül 2009

10 şey...

Ali Edwards'dan bahsetmiştim size... 2-3 günde bir bakabiliyorum bloguna. Esin perileri üşüşüyor aklıma ama ne fayda...
Günler çok hareketli geçiyor. Notlar almak gerek ama zaman bulamıyorum. Bari dedim şu 10 şeyi hemen yazıvereyim...
BUGÜNLERDE YAPTIĞIM 10 ŞEY:
1. Kızımın ilkokuldaki ilk yılının ilk haftalarını yaşıyorum. Tören, beslenme, ödev, forma kelimeleri ne de çok geçiyor cümlelerimizde bugünlerde...
2. Antropoloji ile tanışıyorum. Her yeni okuma ve felsefi tartışma ile müthiş bir zihinsel keyif yaşıyorum.
3. Oğlumun dalgalı saçlarındaki sarı ışıkla büyüleniyorum. Neşeli ve heyecanlı emekleyişi, şarkılara eşlik edişi, kocaman gülüşü, kıkırdadığında ortaya çıkan iki küçük incisi, sevindiğinde hemen ellerini çırpışı ve daha bir sürü küçük ve kocaman detayla o da benim, bizim ya, ben çok şanslıyım...
4. Sürekli plan yapıyorum. Sürekli liste yapıyorum. Haftalık yemek listesi, iç işler listesi, dış işler listesi, alış-veriş listesi, okuma listesi, gidilecek gezilecek yerler listesi,vesaire...
5. İyileşmeye çalışıyorum. Yaklaşık 15 gündür sinüzit mi desem farenjit mi desem bir şey süründürüyor beni. Ama hep ayaktayım ve listelerime ve planlarıma uymak için koşturuyorum.
6. Artık gönül rahatlığıyla kadeh tokuşturabiliyorum. Emzirme bitti dönemi bitti. Artık arada sırada kötü beslenme hakkımı kullanabilirim :-)
7. Bir arkadaşımın yeni evi için 'mimarlık' yapıyorum. Çizmeyi ve planlamayı özlemişim ama öyle az ki zamanım, tadını çıkaramıyorum.
8. Ev içinde hala yeni düzenlemeler için kafa yoruyorum. Eylül geldi, 'Eve Dönüş!' temalı hareketler arttı haliyle...
9. Üzülüyorum. Çözümsüz anlaşmazlıklara çok üzülüyorum.
10. E haliyle yoruluyorum... Ama çok da takmıyorum bu yorgunlukları kafama...

13 Eylül 2009

anka kuşu muyum neyim...

Havalardandır di mi? Yani öyle bir batma bir çıkma durumundayım ki sormayın. Kızım delirtti beni. O da havalardan etkilenmiştir di mi? Yarın okul açılıyor ve dün gece kulak ağrısı başladı. Yok hastalık geçer, onu dert edecek değilim de zor çocuk ya, hastalanınca çok zor çocuk oluyor, o fena... Hayır Eylül'ü gerçekten çok seviyorum da, çocuklarla... Ne bileyim işte. Hemen hastalanıveriyorlar ya. Çok yorgunum galiba. Çocuk ama işte, bi dünya derdim varmış gibi çöküyorum her akşam. Her sabah anka kuşu hesabı, yine yeniden...
Çok yorgunum...

5 Eylül 2009

siz çok başkasınız . . .

Bahadır Baruter'in - ki bilen bilir LOMBAK'tır kendisi, benim şahsen aklıma sadece çeşitli ebatlarda çizdiği popolar gelir. - NTV Kitapları'nın son dönemde yayınladığı klasik romanların çizgi uyarlamaları hakkındaki görüşü şöyleymiş efenim:
'Kitapların çizerleri vasat, uyarlamaları yavan, eser seçimleri popülist, yayıncıları birikimsiz, okurları günübirlik.'
Machbet'i okudum. Dava'yı okuyorum şu anda. Günübirlik bir okuyucu olarak bu 'popülist' seçimleri için NTV'yi kutluyorum...
Bir de şu 'Ben asla çok satanları okumam!' cılar vardır ki bu vesile ile onları da burada anmak isterim.
Siz gerçekten çok başkasınız...

1 Eylül 2009

eylül'ü seviyorum...

Yazmışmıydım daha önce...
Ben Eylül'ü çok seviyorum. Her ne kadar yaza doymadıysam da, genelde de doyamasam da, kışı sevmesem de eylül başka işte...
Geldi işte...

E yazmışım işte...

24 Ağustos 2009

kırpık kitaplar ve şehiriçi tatil günleri...

Bu yaz Can henüz çok küçük olduğu ve doğrusu iki çocukla salkım sepet yollara düşmek konusunda pek tembel olduğumuz için haftasonlarında düzenli olarak kaçabileceğimiz bir adres belirleyip, şehirde kalmaya karar vermiştik. Yaz bitiyor ve doğru bir kararmış diyorum şimdilerde. Özgür iznini parçaladı ve bir kaç 'genişletilmiş haftasonu'muz oldu. 2 güzel gün sonrasında bugün de şehir içinde telaşsız ve keyifli bir gün geçirdik. Yooo hiç de özel birşey yapmadık. Günün ikinci yarısında geleneksel D&R keşfi, IKEA'da esin perilerinden fikir edinme ve artık sinema salonlarına gitmemizin tek nedeni olan 3 boyutlu bir animasyon vardı. İlk yarısında ise ev temizliği ve son zamanlarda araştırıp, kurcalamaktan çok keyif aldığım yeni hobimin peşindeydim.
Scrapbooking...Her ne kadar 'gazete kupürleri veya resim toplayarak defter tutma' olarak tanımlansa da ben 'kırpık kitabı' demeyi seviyorum. Çünkü işin mantığını çok güzel tanımlıyor gibi geliyor bana... Bir konuya dair fotoğraf ve anısal malzemelerin bir grafik anlayışı çerçevesinde biraraya getirilmesinden ibaret bu çalışmaların adının bu olduğunu öğrenmem de çok da eskilere dayanmıyor.
Ben ki yıllardır biriktiririm ama karşılaşmamışım bu kavramla hiç. Biletler, broşürler, fotoğraflar, şişe kapakları, bardak altlıkları, ıvır ve de zıvır... Birikir de birikir kutularda...
Yıllar önce Paris'te
Jeu De Paume'da 20.yy'ın önemli mimarlarından Richard Meier'in bir sergisini gezmiştim. Onca eskiz, proje ve maket arasında beni en çok etkileyen şey, mimarın Rusya seyahati sırasında topladığı ulaşım biletleri ile yaptığı kolaj ve sunumdu. 'İşte!' dedim. 'Ben bunu yapacağım!'
Özgür'le hep planladık. Evimizin duvarlarını kolajlar süsleyecekti. Seyahatler, çocuklarımızın büyüme evreleri, katıldığımız hatırlanası etkinlikler hep kolajlanacaktı. Ama olmadı bir türlü.
Dijital bir-iki uygulama bir de kızımın ilk 6 yılında karaladığı resimciklerden oluşan bir kolaj dışında da bir ürün çıkartamadım.
Heh işte bu yaz yazın başından beri kafayı buna takmış durumdayım. Babalar günü için hedeflediğim çalışmayı bu sabah bitirip '9 hafta sonra...' etiketiyle verebilmiş olmamız ilgisizliğimizin bir göstergesi olarak görülmemeli. :-D Zaman yaratamadım. Ama bundan sonra daha planlı olacağım. Örneğin keyifli geziler ve etkinlikler sonrasında hemen bir sayfa hazırlayacağım. Cumartesi günü yaptığımız müze gezisi işte yine bu sabah biletler ve kenarda köşede bulunan ilgisiz malzemelerle bir kırpık kitabın ilk sayfası oldu...


Yine sayısız kırpık kitap projem var haliyle... Ama az online eğitimlerden çıkardığım dersler sonucunda çok dağılmadan ve suçluluk hissetmeden bu işi geliştireceğim. Türkiye'de scrapbooking için kullanılan kitler ve malzemeler çok çeşitli değil ve sadece bir kaç adresten edinilebiliyor. Ama benim amacım yeni bir hobi bütçesi yaratmak değil zaten. Çevreme bakıp, malzemeleri kırpık kitabı gözüyle değerlendiriyorum. Kızımın faaliyetlerinden artan parçalar, hediye paketleri, hatta baklagiller bile bu işte kullanılabilir diye düşünüyorum. İlk çalışmaları fotoğrafladığımda buraya da koyacağım.


İşte bu konuda keyifle takip ettiğim bir başka site...

22 Ağustos 2009

rahmi koç müzesi...





Müzeleri hep çok sevmişimdir. Yıllarca bir profesyonel olarak duyduğum merakın yanısıra, bir ziyaretçi olarak herbirinin sunduğu o dingin atmosferden çok etkilenmişimdir. Yurtdışında 'az ye, çok müze gez!' şeklinde bir sloganımız olmuştur hep bazen el yakabilen müze girişleri karşısında. 20'li yaşlarımın başında, bir çok önemli müzeyi sindire sindire gezme şansım oldu.
Louvre'da indirimli gece tarifesi ile giriş yapıp, yarı aydınlatılmış Mısır bölümünde 30'lu yaşlarındaki kadın mumyası karşısında çakılıp kalışımızdan, New York'da yıllarca kitaplarda planlarını ezberlediğim Guggenheim'ın gösterişli rampasını adımlamaya bir dolu ahtıra üşüşüyor şimdi aklıma ama konumuz müze ziyaretleri tarihçem değil.
Yurtiçi seyahatlerde de müzeleri atlamamaya çalışırım ama içim öyle acır ki her ziyaret sonrası, o yetersizlik, bakımsızlık, elindeki değerlerin farkında olmayış, vesaire ile hep işe el atma güdüsü dürtükler beni.
İstanbul'da açılan her müzeyi de periyodik olarak ziyaret etmeye çalışırım. Yeni sergiler, yeni yaklaşımlar, yeni eklenen bölümler olur ya mutlaka... Santralİstanbul'dan İstanbul Modern'e; Sabancı Müzesi'nden Oyuncak Müzesi'ne bir sürü yüz akımız da oldu son yıllarda ya, benim keyfime diyecek yok... Neyse...
Rahmi Koç Sanayi Müzesi'ni ilk ziyaretimin üzerinden kaba hesapla 6-7 yıl geçmiş olduğunu farkettim. Bu farkedişin üzerinden de belki 1-2 yıl geçti :-) Ve sonunda bugün yeniden kapılarını çaldık. 2 çocukla bile koskoca bir günü geçirebileceğiniz keyifli bir mekan haline gelmiş müze. Açık hava, tren-tekne turları, keşif küresi, nefis tatlılarıyla Halat, atlı karınca, çok çeşitli sergi konuları ve alanları gerçekten herkes için doyurucu ve keyifli bir ziyaret sağlıyor.

19 Ağustos 2009

derlenip toplaniyorum...

Çok heyecanlıyım. Bütün serseri okumalar, ona buna bulasmalar sonucu beyin kıvrımlarında kalan kırıntılar, meraklar, vesaire vesaire yerini bulacak. Herşey yolunda giderse gelecek ay bu zamanlar doktora derslerime başlamış olacağım. Özgür bu heyecanımı çok naif buluyor. 6 yıllık doktora maratonunu Mart'ta tamamladı ve yaraları yeni yeni kabuk tuttu :-) Ona göre doktora süreci heyecanlanlanılacak bir süreç değil. Aksine çok sancılı bir süreç ve insanın bunu seçebilmesi için hafif mazoşist olması gerekiyor. Doğrudur. Ben Türkiye'de yaşadığımı unutup hala böyle şeylere fazlaca anlam yükleyip burnumu sürtmeye mahkum bir kişiyim ama işte o bilginin kokusu var ya, o beni böyle meczuplaştıran. Elimde değil. Nasıl olacak değil mi 2 çocuklu ev hayatı ile? Yok hiç takılmıyorum bunlara. Öyle bir körlük anlayacağınız.
Aklımda bir sürü konu var. Bir tanesi tezim olacak. Çok okuma, çırpınma ve araştırma gerektirecek bir konu. Ama o konuyu oturayım, kendi başıma araştırayım, yazayım denince olmuyor. Bir sistem, bir mentor (bak yine ne çok anlam yükledim danışmanlara) falan gerekiyor.
Neyse dedim ya aklımda bir sürü konu var diye. Şimdi sistemli bir şekilde sıraya giriyorlar postumun başında da belirttiğim gibi.
Aslında başlı başına bir post olmasını dilediğim bir kavram ile tanıştım geçenlerde. Mimarlar Odası'nın toplantılarından birinde işlendi bu kavram. EKOFEMİNİZM... İşte tek çatı altında toplanmış (benim için önemli) iki yaklaşım. Söyleşinin özeti aşağıdaki gibi. Ama Kavramın yeniliğinden dolayı, iyi bir sunum yapabileceğinden şüphe duyduğunu sık sık dile getiren Mücella Hn. konuyu hem çok genel hatlarıyla inceledi hem de önemli isimler ve kaynaklar konusunda bizi aydınlattı. Elde var biiiiir....
“Ekolojik Perspektifler” söyleşiler dizisinin 5 Ağustos 2009 Çarşamba günü gerçekleştirilen “Ekolojide Farklı Arayış ve Yaklaşımlar ‘Ekofeminizm” başlıklı sekizinci bölümünde, Mücella Yapıcı ilgi ile izlenen kapsamlı bir sunuş yaptı...
Temel vurgu olarak, çevre politikalarının ve ekoloji sorunlarının tartışılmasının bu konudaki etik ve felsefi yaklaşımlar ve tartışmalar göz ardı edilerek yürütülemeyeceğine inandığını belirten Yapıcı; doğanın ve insanlığın kurtuluşu için uygarlığın ortaya çıkışından bugüne değin hükümranlığını sürdüren ataerkil toplumsal sistem ile yüzleşme gereğinin altını çizdi.
Düşünce sistemlerinin esasını etik ve/veya metafizik yaklaşımlardan çok toplum ve siyaset felsefesi ile ilgili konuların oluşturduğu ve ekolojik sorunların ve krizin asıl nedeninin baskı, hiyerarşi ve ezme ve ezilme biçimlerinin egemen olduğu toplumsal sistemlerin neden olduğunu ileri süren toplumsal ekolojistler ve feminist ekolojistler arasıdaki benzerlik ve ayrılıklara değinildi.
Önemli bir bölümünde de tarihsel kökenleri ile birlikte “ekoloji” ve “feminizm” kavramlarını geçmiş ve bugünün akımları ile birlikte ayrıntılı olarak irdelediği sunuşuna, daha sonra “ekofeminizm” kavram bütünselliğine dönük örnekler vererek devam etti.
İzleyenlerin katkı ve sorularına ayrıntılı açıklamalarıyla yanıt veren Mücella Yapıcı konuşmasını izleyenlere teşekkür ederek tamamladı.

Tabi ekofeminizm dedik mi aslında 2 koca maddeden bahsediyor oluyoruz ki bu da bizim iki koca deryaya tek kollukla atlayacağımız anlamına geliyor. Ekolojiye girdik mi, işin mühendislik yanından mı yoksa etik yanından mı çıkarız kestiremiyorum bile. Hele genelde kadın, özelde feminizm bizi epey dağıtır kannatindeyim.
Sonra 2 çocukla hayatın getirdiği okumalarda kaybolmalar var ki bu da başka başka kavramlarla tanıştırıyor beni. Natural Parenting (Doğal ebeveynlik) ve Idle Parenting(Başıboş(!) Ebeveynlik bunlardan bazıları. Nasıl yani değil mi? Evet efendim anne-babalık da öyle gelişigüzel yapılmıyor. Hangi ekoldensiniz? diye sorgulanabilirsiniz :-) Çok ilginç geliyor çok...Elde var ikiiiii...
Blog blog blog... Bloglar ve blog uslupları da cezbediyor beni araştırma konusu olarak. Elde var üüüüç...
Dedim ya bir naif heyecan...

11 Ağustos 2009

mutfaktaydım...

Yılın bu zamanları pek hamarat oluyorum. Kendimi kış için inine yiyecek taşıyan böceklerle aynı hazırlıklar içinde buluveriyorum. İznik'ten, bahçeden gelen domatesler, vişneler, böğürtlenler, sivri biberler ilgi istiyor benden. Bir kısmını hemen, bir kısmını kışın kullanmak üzere hazırlıyorum. Yıllardır kışın domates almıyorum. Meyve ve sebzeleri mevisiminde tüketmeye çalışıyorum. Domates gibi yeri doldurulamazları ise buzlukta saklıyorum. Domates haricinde de abartmıyorum sakladığım miktarları. Sebzeleri özlemek de güzel.
Yoğurdu ve ekmeği evde yapmakla ya da bu şekilde besinleri hazırlayıp saklamakla az zaman harcanmıyor elbette. Bazen 'iş aldım başıma!' diye düşündüğüm olmuyor değil, sanki biri şart koşmuş gibi bunları. Ama genelde bütün bu hazırlıklardan keyif aldığım, hatta zihinsel olarak dinlendiğim de bir gerçek. How to Cook Your Life geliyor aklıma çoğu zaman. Filmi düşünmek ve mesajlarını yeniden yeniden hatırlamak eşlik ediyor bana bu hazırlıklarda.
Bunun yanında, kendi hazırladıklarımızı tüketmek ayrı bir keyif veriyor. Örneğin geçen yazın sonunda buzluğa attığımız vişneler ve böğürtlenler doğum sonrası şurup ve bilimum doğumgünü pastalarının iç malzemesi olarak kullanıldılar. Oğlumun ilk tattığı besin evde yaptığımız yoğurt oldu. Kendi yaptığımız ekmeği (ve pizzayı :-) paylaştık ailelerimiz ve arkadaşlarımızla güzel akşamlarda...

Şimdi Eylül'de bağ bozumu ile birlikte, Özgür'le yine deneyeceğiz şarap yapmayı belki. Kızımız daha 1.5 yaşındayken (yani 5 yıl önce) denedik ilk olarak. Önce gerektiği iddia edilen bütün techizatlar ve mayalarla bilim adamı titizliği ile çalıştık ve sonuç 19 lt.lik şıraydı. Poşetlere doldurduğumuz üzümleri kovalarda kızımızın ayakları altında ezdirmiş, bu süreçte pek eğlenmiştik ama sonuç içilebilir değildi. Sonraki yıl daha doğal yöntemlerle hazırladığımız şarap başarılı olmuştu. Kendini yeni yeni resimle ifade edebilmeye başlayan kızımız bu defa şarap şişelerine etiket çiziktirmişti. 'Yüzlü Şarap' demişti çizdiklerine. Sonra 1-2 defa daha denedik. Her yıl da daha iyiye ulaşmak için azim ve umut taşıyoruz :-)

4 Ağustos 2009

yatmalıyım artık...

Sabah kesin çok pişman olacağım biliyorum ama oturdum kaldım bilgisayarların başında işte. Can'ı uyuttum. Kızıma 2 bölüm kitap okudum. Okuduğum ilk bölümü kendi gün içinde okumuştu ama benden yeniden dinlemek istedi. Ben de merak ettiğim için hiç itiraz etmedim. (Şamatalı Köy'de Lisa kuzusunu okula götürecekti de...) Sonra yanında uyuya kalmışım. Can'ın sesine uyandım. Acıkmış. İlaca rağmen vızıldayan sineklere tokatlar savurarak emzirdim aç kuzuyu. Arada daldım da sanırım. Sonra kısacık bakayım ne var ne yok diye düşünerek oturdum diğer bilgisayarın başına. Özgür çalışıyordu bunda. Öbürünün bağlantısı ne kötü. Bağlanamayınca temizlik yaptım bilgisayarda. Ayıkladım, sildim, dosyaladım... Bir yandan da bir kaç ay sonra dersler başlayınca böyle bir düzen oturtabilirim diye düşünüyordum. Kuzuları uyut, yanlarında 1-2 saat sız, uyan, emzir, çalış, uyu, uyan, emzir, uyu, uyan ve gün içinde kestirmek için an kolla gibi. Sonra Özgür yattı ben de bu bilgisayara geçtim. Hızımı alamayıp burada da temizlik yaptım. Çalışmalarıma yer açma, başlanıp yarım bırakılmış olanlara kısa bir selam duruş oldu bu akşam. Sistemli olursam herşeye yetişebilirim diye düşündüm yeniden. Kolay olmayacak biliyorum ama bir denge kuracağım...

1 Ağustos 2009

kitaplar...

Ben mi ne okudum bu arada? Biraz tembellik ettim aslında.
Filler İçin Su
Senaryo tadında keyifli bir okuma için okuyun derim.
Bir de benim gibi
Cirque du Soleil hayranıysanız mutlaka ilginizi çekecektir.
Lotus Çiçekleri
Çocuklarla beraber yapılabilecek ne çok şey var...






Küçük Prens
Çok heyecanlandım raflarda görünce bu kitabı. Ama hiiiç olmamış. Sevemedim çizgileri. O naif hikaye için çok sert ve ifadesizdi her kare.

28 Temmuz 2009

kitaplar...

Ben bir çocuk kitabı kurdu oldum iyice. İllüstrasyonlar, hikayeler, yaklaşım, anlayış çok etkiliyor beni. Kızımın, tek hikayeden ibaret, basit ve az karakterli, bol resimli kitaplar dönemi geçiyor gibi. Daha doğrusu ben artık onlarla tatmin olmadığını farkedip bir hamle yaptım.
Clarice Bean Başı Dertte , Charlie ve Lola serisi ile tanıştığımız çizgilerle tavladı beni. Kitapların da seri olmasını seviyoruz. Biri bitince diğerinin sırada olduğunu bilmek, karakterlerle vedalaşmak zorunda kalmamak için seriler birebir :-) Ama kitaptaki onlarca karakter ve yabancı isimler konsantrasyonu öyle bir dağıtıyor ki, esprili dilin ve baş karakterimiz Clarice'in başından geçenlerin tadına varmak zorlaşıyor. Biz bunu daha ileri bir tarihre okumak için kitaplığımıza kaldırdık. Aferin Gizli Yediler ile başka bir seriye başladık. Gerçi serinin ilk kitabı değilmiş bu, ama yine de karakterle tanıştık ve kızım maceraları okumanın izlemeden daha da keyifli olabileceğine dair fikir edinmiş oldu.
Yolculuğumuza Şamatalı Köyün Çocukları 1. Kitap ile devam ettik. Daha kapaktaki resmi görür görmez bu çocukların Uzun Çorap Pippi ile akraba olduklarını anladım. Astrid Lindgren ismi o zaman birşey ifade etmeye başladı. Hayali bir köyde yaşayan 6 çocuğun başlarından geçenlerin bu kadar duru bir dille anlatılması kadar kitaptaki az ama öz resimler de etkiledi bizi. Serinin diğer kitaplarını edinmek için Şamatalı Köyün Çocukları Seti 'ni sipariş ettik. Orada da karşımıza başka sürprizler çıktı. Elmasın Gizemi Lasse ve Maja Dedektif Bürosu tam kızımın dişine göreydi. Okumaya başlayalı neredeyse 1 yıl oluyor ama ilk defa kendi başına okumanın tadına bu kitapla varmaya başladı diyebilirim. Sırada setteki diğer kitaplar var. İthaki Yayınları'nın çocuk kitaplarına gösterdiği özen ise beni ayrıca keyiflendirdi. Kapak tasarımları da, ciltli basım da harika. Bu arada İsveç (çocuk) edebiyatının böylesine duru bir dile sahip olduğunu keşfetmek beni başka arayışlara da yönlendirdi. Takipteyim anlayacağınız. Okuma serüvenimize, kuzunun bir çizgi filmde adını duyup peşine düştüğü bir başka kitapla, bir klasikle devam ettik. Oliver Twist , karakterlerin çokluğu ile ilk başlarda bizi biraz zorladıysa da bıkmadan usanmadan kimin kim olduğunu yeniden yeniden sorarak ve anlatarak kuzunun hikayeden kopmamasını ve hatta keyif almasını sağlayabildik.
Bu arada bezden yeni kurtulan yiğenime, konuyla(!) ilgili birşeyler ararken bulduğum şu harika kitabı da not etmeliyim. Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikayesi Böyle bir konu bu kadar esprili ve sevimli anlatılabilir. Her çocuklu eve lazım bence :-)
Bu arayışta kızımın sepetine de müthiş bir hedefi vuran kitap düştü ki bu da sanırım çocuklu evlerin olmazsa olmazı olmalıdır. Ev Canavarları

24 Temmuz 2009

su yolunu bulur!

Herşeyin bir çözümü varmış. Herşey iyiye gidiyor...
Bahsettiğim şeyler gerçekten zor ve sancılı dönemler yaşayan insanlara dudak büktürecek cinsten şeyler aslında ama hayattan beklentileri ile debelenen benim gibi biri için önem taşıyordular bir şekilde işte...
Evde olmayı, ailemi çok seviyorum. Çocuklarımla birebir ilgilenmeyi beni bir 'control freak'e dönüştürse de evin düzeninden sorumlu devlet bakanı olmayı da seviyorum. Ama işin ayarı kaçınca bir korku alıyor beni. Hayatımda keyif aldığım şeylerin dengeleri değişince kendimi sınırlandırılmış hissetmeye başlıyorum. Kendime zaman ayıramamak gibi bir klişeden bahsetmiyorum. Onu öyle ya da böyle yapıyorum. Önemli olan yarınım için ne yapıyorum? sorusu oluyor.
Çözümün 'iş hayatı' olmaması daha da çetrefilleştiriyor işi. Tam + mesaili bir sektörün aileme ayırdığım zamanın büyük bir çoğunu alacak olması beni çok mutsuz ediyor. Henüz o kadar küçükler ki... Bırakın bana ihtiyacı olmalarını ben onların yanında olmak istiyorum. Ama onların büyümelerini beklerken benim yerimde saymayacağım kesin. Yaşlanacağım ve yapmak istediğim şeyler için geç kalmış olmak istemiyorum.
Benim hayata bakışım şöyle. 'herşeyin 4/4 lük olmayacağını biliyorum. ama neden 3/4 lük olmasın...' Her alanda onu arıyorum. Tamahkarlık için kriterlerim var yani :-P Ama işte bir alanın 3/4 lük olabileceği sınırlar ya diğerinin 1/4 lük olmasına neden olacaksa hesabı beni bitiriyor...
Bir benzetme ile anlatmalıyım.
Ben çevreciyim, doğalcıyım. Örneğin deterjanları sevmem. Ama dibine kadar olmasa da hiyen de önemlidir benim için. En azından çocuklarımın büyüme evrelerinde. O zaman organik deterjan kullanmalıyım. Ama organik deterjanlar pahalı ve benim bütçemi aşıyor! gibi :-) (Annemim çözümü herşeyde sabun kullandı ama örn. bulaşık makinesinde sabun kullanamıyoruz. Benim her alanı değerlendirmek gibi bir sorunum da var. Zor bir hayat yani :-)
Neyse ama istemekten ve araştırmaktan hiç vazgeçmiyorum. Bu iyi bir özellik. Sorgulama sorgulamayı takip ediyor ve öyle ya da böyle beni bütün bu girdap düşüncelerden çıkarıp bir nefes aldıracak çözümlere ulaşıyorum. Ama bu evren sesimi duydu da vesaire de değil aslında çünkü bu çözümler için hep teakkuzda hep plan programda olmuş oluyoruz.
Yine bir örnek...
Çocuğumu özel okula göndermek istemiyorum. İyi bir devlet okuluna gitsin istiyorum. Ama İstanbul'un rezilliğinde yollarda saatlerini harcamadan, yürüyerek gitsin istiyorum. İyi bir devlet okulde derken elitist de değilim. Her kesimden çocuk olsun ve benim çocuğum bütün yaşamları gözlemleyebilsin istiyorum ama dejenere, kayıp çocuklardan da uzak olsun istiyorum. Ne yapıyorum daha çocuğum 3 yaşındayken böyle bir okulun var olma olasılığı olan bir bölgeye taşınıyorum, vesaire vesaire...
Matematiği seviyorum. Sanıyorum soruncukları ve çözüm bekleyen konuları bir bir kaç bilinmeyenli bir fonksiyon gibi değerlendirip x'leri ve y'leri bulma çabam bundan.
Şimdilerde elimdeki denklemlerle bilinmeyenler eşitlendi ve basit hesaplarla tüm x'ler ve y'lerin değerlerini buldum.
En önemlisi hedefimi buldum, yarınımı tanımladım.
Öğrenmeye, sorgulamaya, araştırmaya, şeyler arasındaki bağlantıları değerlendirmeye, bu değerlendirmelerden çıkardığım sonuçları derlemeye ve yazmaya olan merakım ve tutkumla başetmeye çalışarak geçireceğim bundan sonraki yıllarımı...
Yeniden öğrenci olmaya karar verdim anlayacağınız.
Güzel olacak güzel...

11 Haziran 2009

yaz . . . hoşgeldin . . .

Okullar tatile giriyor. Koşuşturmacalı ve bir hayli sosyal bir mayıs ayından sonra, anasınıfı olarak 1 hafta erken başladık tatile. Fena değildi bu hafta. Daha az koşuşturmaca, daha çok keyif. Ne gösterilerdi ama... Çok heyecanlı bir şeymiş böyle zamanlarda anne olmak.
Balkonu düzenledim. Kahvaltılar, yemekler, kahveler ve kaçamak biralar, şaraplar balkonda artık.
Oglum katı gıdalara başladı. O da farklı bir mesai ve heyecan oluyor benim için. Kocaman kocaman açıyor ya gözlerini. Her an 'iyi ki , iyi ki...' deyip duruyorum.
Annemler taşındı. Nihayet! Artık yakındalar.
Bütün yaza yayılacak bir tatil duygusu için kendimize belirlediğimiz adreste havuz sezonunu açtık. Kızım şimdiden çikolata tadında... Çok neşeli, çok keyifli, çok tatlı...
Kurutma makinesi tatile girdi. Yorganlar da... Puset fazla mesai yapıyor.
Aşk'ı okuyorum. Pink Martini ve bilimum latin ezgilerine ve illaki önce çocuklar için klasik müziğe doyuyor ev.

Kafamda binbir çeşit tasarım beni dürtüyor. Bir yerden başalamalıyım ya, nereden, ne zaman, nasıl bilemiyorum.
Ahhh zaman...

8 Nisan 2009

bebek adımları . . .

Bir savaş veriyorum. Bu savaşa, gündelik olanın tüm zamanı yalayıp yutmasına karşı şöyle havalı bir ışın kılıcı çekişi de denilebilir. Kılıç demode bir model. Pille çalışıyor ve pili zayıf olduğunda kısa kalıyor, havamız sönüyor ki bugünlerde pil hep zayıf hep zayıf.
Ben de kendime bebek adımları mottosu edindim. Hergün zamana bir çizik, kesik, yarık atma çabası işte. Günün içinde, gündeliğin içinde kaybolmama çabası. Beni ben yapan şeylere kısacık bir selam. Kısacık ama. Erteleme, iptal etme, kaçırma dememek adına yapılan bir kısacık bir selamlaşma.
Oğlum büyüyor. Müthiş bir şey. Minicik oluyorlar ama ne kocaman şeyler hissettiriyorlar şaşırıyor insan. Kocaman bakıyor, kocaman gülüyor. İşte o zaman insan 'Ben sadece buyum!' diyor.

26 Mart 2009

domestik diva . . .

Ben bu tanımlamayı bir gazetenin geyik ekinde, Ebru Şallı için yapılan yorumda okumuştum ilk. Çok da gülmüştüm. Bugünlerde 'nefes al nefes ver' lerine eşlik etmeye çalıştığım bu arkadaşımız için yapılan bu tanımlama çok esprili ve isabetli gelmişti bana. Yani o birrr anne, o birrr eş, o birrr sporcu, o birrr şef, o birrr güzellik sembolü, o birrr şu, o birrr bu durumundan dolayı yaratıcı bir magazin muhabirinin ortaya attığı bir tanımlama sanıyordum ki, şu hayatımıza şahane karışık tanımlamalar sokan eğilim belirleyici Salzman'ın tanımlamalarından biri olduğunu öğrendim. Bir eğilim mi, moda mı yoksa bir sonuç mu bazen tam kavrayamadığım bir durumu özetliyor bu tanımlama. Hani şu e-posta silsilesi var ya. Kadın evde oturuyor önce, çocuk yetiştiriyor, yemek yapıyor. Sonra sokağa çıkıyor çalışıyor. Sonra yükseliyor da yükseliyor, hayatının anlamını yükseldiği yerde bulamıyor da tekrar eve dönüyor, çocuk bakıyor, yemek yapıyor... Onun da bir nevi özeti bu...
Bir süredir kendi kendimi son derece barışık bir şekilde şöyle düşünürken buluyorum. 'BEN BİR KLİŞEYİM!' Dediğim gibi içinde eleştiri taşımayan bir yorum bu. Barışığım bu durumla ama tespit etmiş olmak önemli geliyor bana. Kaybolmamı engelliyor bu farkındalık.
Blog dünyasında da sayısız örnek yok mu bu konuda? Heeepsi okumuş bir sürü kadın olarak entellektüel yönü ağır basan, eh nispeten alım gücü olan mükemmel anneler, mükemmel aşçılar, mükemmel kitap-film-gösteri-vb. yorumcuları, mükemmel doğal, duyarlı, farkında insanlarız ve çoğumuz şimdilerde evdeyiz ya...Yazmayalım mı bunları bir kenara köşeye değil mi?


Yoğurtlardaki standartlarla oynanmasının ardından evde yoğurt yapmaya başladım da oradan geldi aklıma :-D

18 Mart 2009

u2 tarihçem . . .

1987 . . .
Siyah küçük bir radyo-kasetçalarımız vardı. Stüdyo FM falan dinliyordum sanırım. Hani şu ikindi saatlerinde yayınlanan. 'With or Without You' çaldı. Sanki ben o güne kadar öyle bir şarkı dinlememiştim. Yaş itibarı ile popla tanışalı çok olmuştu. O aralar ufak ufak rockla flört ediyordum ama işte o şarkı çok başkaydı. Yıllarca bir sürü yaşanana fon müziği oldu sonra...
1988 . . .
Okulda grubun takipçisi bir dörtlümüz vardı. Özgür de onlardan biriydi. Adam, Larry, Edge ve Bono olmuşlardı kendilerince. Albüm fotoğraflarındaki duruşları taklit eder, fotoğraf çektirirlerdi. Sonra kızılderili gibi saçları olan ve giyinen Türk asıllı Amerikalı İngilizce öğretmenimiz bize müzik konusunda dönem ödevi verdiğinde ben cazın tarihçesine ilişkin metinlerle debelenirken, onlar Rattle and Hum VHS'i ile müthiş bir sunum yapmışlardı. Okula gidiş ve dönüş yolunda vapurda yaz kış demez kenarlarda oturur, ayaklarımızı demirlere dayar bağırarak Van Diemen's Land'ı, I Still Haven't Found What I'm Looking For'u söylerdik.

1991 . . .
Sonra üniversiteye başladık. Rıhtımda elimizde Achtung Baby, ateşli tartışmalar yaptık. Çok mu elektronikdi ne? Ahh U2 o eski U2 değildi artık diye hayıf hayıf... Gençlik işte :-)



1993 . . .
Zooropa çok çılgındı. Artık işin içinde sadece müzik yoktu sanki. Gösteri, poliltika... Onlar da bizimle birlikte büyümüş, ona buna bulaşır olmuşlardı daha çok.



1997 . . .
Ve Pop... Bir sürüsünü izlemiştik stadyumlarda, açık havalarda ama yok yok. Bu adamlar insan hakları ihlallerini gerekçe gösterip Türkiye'ye gelmeyeceklerdi... İlk interrailin (1996) tadı damağımızda Habsburg üçlemesi (Prag, Budapeşte, Viyana) planı yapıyorduk ki, turneye çıktıkları haberiyle geldi Özgür. Yok hatta şöyle oldu. Aradı beni. '14 ağustos akşamı ne yapıyorsun?' diye sordu. 'E o sıralar Habsburg yollarında olmayacak mıydık yahu?' dememe fırsat kalmadan çıkardı ağzından baklayı. Turneye çıkmışlar. Üstelik Prag da turne duraklarından biriymiş. 'Bileti nasıl alacağız?' O zaman internet böyle değildi ama biz onu en primitif haliyle bile hakkıyla kullanan gençlerdik işte. Interrail trenlerinin güzergahlarından, Çek vizesi almamız için gereken otel konfirmasyonuna dek her işimizi internetten halletmiştik de bilet mi alamayacaktık. Biletix'in büyük büyük babası
ticketpro vardı ya... 24 yaşında müthiş bir heyecan ve konser deneyimiydi.
2001 . . .
Krizin göbeğinde işi bırakmıştım. Yüksek lisansımı bitirmiştim ve artık okullu da değildim. Yıllar sonra nihayet bir süre hiçbir şekilde çalışmayacaktım. Ertelediklerim, açlıklarım, sorumsuzluk beni bekliyordu. All That You Can't Leave Behind çıkmıştı. O yıl ne kadar çok seyahat etmiştik ve albüm kapağı ne kadar çok şey hatırlatıyordu bize. Sonra Stuck In A Moment You Can't Get Out Of (bir ana sıkışır kalır çıkamazsın) şarkısı oldu kayıplarımızın ardından yaşanan acıların. Kimi babasını, kimi sürpriz bebeğini kaybetmişti... Herşey insanlar içindi ya...
2004 . . .
Kızımız 1.5 yaşındaydı artık. Özgür artık askere gidecekti. Gitmeliydi. Doktora bekleyebilirdi. How To Dismantle an Atomic Bomb çıktı o aralar. Albümü evirip çevirip dinleyemeden gitti. Gelince tadını çıkaracaktık. Ben ortağımdan emek kazığı yerken, Özgür de askerdeydi ve ofisimde yalnız oturup Sometimes You Can't Make it On Your Own (bazen kendi başına yapamazsın) ya da A Man and A Woman (bir adam ve bir kadın) dinledim çokça...
2009 . . .
Amma açmışlar arayı... Albüm Avrupa'da çıktı ve Özgür bir akşam heyecanla 'Temmuz'da bir haftasonu Berlin'e gidelim mi?' deyiverdi. 'Duygularımla oynama!' dedim. Öyle ya daha en bir küçük kuzu tamamen bana bağımlı ve 8 aylık olacağı Temmuz'da da durum pek değişmeyecek sanırım. (hatta onun açısından düşününce umarım.) Bu işi başbaşa yapamayız ama kardeş oralarda nasılsa, çocuklarla ev ortamı rahat olur diye ciddi ciddi planlar yapmaya başladık.
'No Line On The Horizon' Albümü aldık elimize. Daha bir heyecanlandık. 'İyi ki açmışlar arayı!' diye düşündüm. Buram buram U2 olmuş albüm.



Sonra U23D geldi. Yemedik içmedik büyük kuzuyu da taktık peşimize gittik. Ancak daha konserin ortasında birbirimize bakıp 'Bu yıl bununla yetinmek zorundayız galiba!' dedik. Unutmuşuz konserlerin o heyecan içindeki kalabalığını, o kulakta kir pas bırakmayan volümünü... Değil 8 aylık bir bebek 6 yaşındaki bir çocuk için bile henüz erken olacağına kara verip 'Bir sonraki albüm turuna!' dedik...

15 Mart 2009

(D)evrim . . .

Yine Ece Temelkuran'dan...
Tam da halimize acıyordum. Tam da ‘Hakikaten bunlar oluyor mu? Biz topyekün oturup geçen yüzyıl kapatılmış defterleri açarak ömür mü tüketiyoruz?’ diye canım sıkılıyordu. Tam da ‘Kendimize karşıt seçtiğimiz adamlar düzeyimizi belirliyor. Oturup Darwin teorisini yeniden ispatlamak zorunda kalıyoruz. Bu memleket herkesi, hep birlikte ilkelleştiriyor’ diye düşünüyordum. Ve gördüm ki doğru. Hakikaten dev adımlarla ‘geri adım atıyoruz’. Önceki gün ODTÜ’de öğrenciler bir eylem yaptı. Vaktiyle yazılan ve bir türlü silinemeyen ‘DEVRİM’ yazısının ‘D’ harfi üzerine yürüdüler; orada durup geride kalan ‘EVRİM’ yazısına alkış tuttular. TÜBİTAK dergisinde yapılan sansüre karşı bir eylemdi bu. İyi ki yapmışlar tabii, ama bir yandan da... Düşünsenize vaktiyle oralara ‘DEVRİM’ yazısını yazanların bu ülkeden ve dünyadan beklentileri ile şu andaki çocukların beklentileri arasındaki farkı. Dünyayı ‘devirecekken’, durumu ‘evriltmeye’ gerileyen bir pozisyon. Daha doğrusu pozisyon fukaralığı...
Ricat?
Acaba vaktiyle oraya o yazıyı yazanlar, ‘Evrim değil, devrim’ diye bağıranlar, siyasi anlamda dünyanın ‘evrilerek’ değil, ‘devrilerek’ değişeceğini savunanlar, aksini düşünenleri ‘gericilikle’ suçlayanlar, şimdi o ‘D’nin üzerinde duran çocuklara bakınca ne düşünüyorlar? O kıymetli ‘D’yi kaybederken kaç çocuğunu kaybetti bu ülke? Vuruşa vuruşa geri çekildi bir bakıma bir cephe, geri çekilip ‘EVRİM’de siper tuttu. Dövüşe dövüşe, azala azala geri çekilip ‘laiklikte’ saf tutması gibi kalabalıkların. İşte bu, acıklı geliyor bana. TÜBİTAK’ın uğradığı sansür değil, artık cephenin Darwin’i savunmaya kadar geri çekilmiş olması trajikomik geliyor.

26 Şubat 2009

faydalı bir post . . .

Cok takıntım vardır. Ama bugünlerde en gözüme batanı ve genelde en can sıkıcı olanı 'faydacılık' takıntımdır. Felsefi anlamından ziyade, kendimce herşeyin bir işe yaraması, bir faydası olması gerektiğine inanmak anlamında kullanıyorum. Yanlış anlaşılmasın...

Bu anlatılmaz yaşanır takıntıyı örnekleyecek bir dolu şey vardır hayatımda.

Faydacılığın faydalı' (!) olduğu alan uzmanlığım. Mimarlıkta 'FFF' yani 'form follows function' yani 'biçim fonksiyonu izler' yani 'faydası olmayan çizginin ne işi var tasarımda' ilkesine pek sıkı fıkı bağlıyımdır ve zararını görmemişimdir. Hem sanıldığının aksine çok monoton çizgiler ve tasarımlar doğurmaz bu kaygı...

Dekorasyonda da severim faydacılığı. Süsten hoşlanmam. Mekanda yer alan herşeyin bir amacı olmalıdır Amaç kişiden kişiye değişebilir belki ama benim için, vazo çiçek sergiler, çiçek güzel kokar; mum yanar, mekana bambaşka bir duygu verir; resim çerçevesi en güzel donmuş geçmiş anımızı sergiler, hatırlatır; yastıklara yaslanırız, rahat ederiz... Anladınız değil mi?

Ama bununla da kalmaz bu takıntı. Günüm, mutlaka 'faydalı' birşey yapma kaygısı ile geçer. Yani gündelik işler (ortalığı toplamak, yemek hazırlamak, temizlik, çamaşır, alış-veriş, vb.) faydasızdır. Çocuklarla zaman geçirmek, film izlemek, kitap okumak, araştırmak, ortaya bir ürün çıkartacak herhangi bir aktivite (örneğin yazmak, çizmek, dikmek, örmek, vb.) spor yapmak, arkadaşlarla buluşmak, sohbet etmek vb. faydalıdır.

Yani keyif aldığım şeyleri 'faydalı' etiketiyle taçlandırmışım gibi gelebilir ama kazın ayağı gerçekten öyle değil.

Örneğin yemek konusunda sıkıntı verici bir takıntıdır bu faydacılık. Hele çocuk sahibi olduktan sonra daha da şımarmıştır bu takıntı.

Sonra bir de 'ziyan' takıntısı ile kolkola girmez mi bu takıntı. İşte o zaman hayat bana gerçekten zindan olmaya başlar.

Örneğin eskiyen kıyafetleri ayıklarken, sıkıldığım ya da eskiyen eşyaları elden çıkarırken, alış-veriş yaparken, vb. fayda hesabı yapmaktan bayılacak gibi olurum. Bu beni dünyanın en kötü tüketicisi yapar neyse ki bu 'faydalıdır' :-D

Ruhsal sağlığımda boşluklar olsa beni hallice bir çöp ev sahibine dönüştürebilecek bir atık malzeme canavarı olabilirim örneğin. Çünkü hepsinin bir faydası olabilir yani değil mi?

Ya da, 3. bir dil öğrenmek isterim. Lisede 2. yabancı dilim Almanca olduğu ve 1-2 yıl Almanca okuduğum için onu geliştirmem gerektiğine inanırım. O 1-2 yıl sonucunda edindiğim bilgi faydalı olmalıdır, ziyan olmamalıdır. Halbuki heh burada açıkça söylüyorum işte Almancadan hiç hoşlanmam...

Sonuçta bu ruhani anlamda önemli sayılabilecek özelliğe güzel bir ayar çekme zamanımın gelmiş olduğunu farkettim.

10 Şubat 2009

dünyanın en tuhaf mahluku . . .

Yığılıyor cümleleler aklıma aslında. Ama sıkılıyorum hep aynı öfkenin pençesinde olmaktan, söylenmekten, neden-çözüm aramaktan, aynı cümleleri ağzıma sakız yapmaktan.
Zaten söylenecek ne varsa söylenmiş canım kardeşim...

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet Ran
1947

17 Ocak 2009

4 . . .

Artemis beni mimlemiş. Seviyorum aslında ben şu mim işini. Yani insan arada böyle böyle yoklamış oluyor kendini. Anıları falan bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor, 'en'lerini bulmaya gayret ediyor, vesaire.
Konumuz '4 şey!'.
Yaptığım 4 iş...
Lise yıllarında başladım çalışmaya. Çalışmaya dair düşüncelerimi 'Çalışmak Yorar!' başlığında toparlamaya çalışıyordum. Neredeyse 1 yıldır çalışmıyorum. Ama hala ne kadar 'yorduğunu' dün gibi hatırlıyorum. Toplamda da sadece 2 alanda çalışmışım.
1. Lise yıllarında shane İngilizcem sayesinde, İngilizce dersleri harçlığıma gayet iyi bir takviye oluyordu. Hatta üniversitenin ilk 2 yılında harçlarımı bile kendim ödemeye başlamıştım. Kendi kazandığın paranın dadından yenmediğini erken keşfetmek, çalışma hayatından erken bıkmama yol açmıştı, ama olsundu...
2. Üniversirtede ilk yılımı bitirince, ucuz iş gücü olarak öğrenci ya da yarı zamanlı mimar sıfatıyla iş bulabildiğimi keşfettim. Yok canım onlar beni sömürmüyorlardı. Ben, işi sahada öğreniyordum. Hahaha... Asıl ben onların bilgi ve deneyimini sömürüyordum... Bu demektir ki 1992 yazından beri farklı konularda ya da alanlarda da olsa mimarlık yapmaya çalışıyorum. Bu ülkede hem de... Yazık bana...
Defalarca izleyebileceğim 4 film...
Hiç düşünmemiştim. Ama hızlıca aklıma gelenler şöyle:
1. Yüzüklerin Efendisi (3 filmi tek kabul edelim bakalım.)
2. Matrix (Sadece ilk film)
3. Contact
4. The Big Lebowski (gerçi Coen Kardeşler'in hemen hemen tüm filmlerini defalarca seyredebilirim ama bunun yeri ayrı...)
Yaşadığım 4 yer...
Keşke farklı şehirler sayabilseydim. Ama sadece bu şehirde yaşadım. Tıkıldım kaldım şu koca İstanbul'a...
Tatil için gittiğim 4 yer...
İznik (aile evi, rakı-ızgara geceler, gece göle girmeler, zeytin ağaçları, öğlen uykuları, dalından kiraz...)
Bozcaada (ayazma, şarap, akşam serinliği, polente...)
Cunda Adası (ismet teyze, taş kahve, adaçayı, izmir tulumu...)
Antalya çevresi (antik şehirler...)
Sevdiğim 4 yemek...
Pizza
Balık
Köfte
Mercimek'in her versiyonu
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer...
Herhangi bir okyanus kıyısı (ben bir okyanusu bir tek El-Jadida'dan gördüm. gelgitin süpürdüğü sahilin duygusu bir başka. bir ara yazayım.)
Venedik (şubat'ta karnaval var. kocaman bir film platosu. bir ara yazayım :-)
Herhangi bir pasifik adası
Bir Cirque Du Soleil gösterisi (itiraf ediyorum, bu madde bir sonraki yanıtı yazarken aklıma düştü.)
Bir yağmur damlası olsaydım, düşmek isteyeceğim 4 yer...
Ben gider One Drop Foundation'a danışırdım. En iyi onlar bilirler nereye düşeceğimi...
Şimdi körler sağırlar birbirini ağırlar hesabı olmasın, kimseyi mimlemeyeyim. Canı çeken yazar nasıl olsa...

11 Ocak 2009

büyük icat . . .

Smart Media Player. Büyük icat :-) 3-4 aydır hayatımızı kolaylaştırdı. Bütün dizler, filmler, fotoğraflar,vb. sayıları (her geçen gün artan) tek bir uzaktan kumandanın ucunda.
Bir teknoloji şirketinde çalışan 80 sonrası doğumlu gençlerin 'paylaşım' çabaları sayesinde ciddi bir veritabanı ile karşıkarşıya kalmış bulunuyoruz. İş ticarete dönüşmediği ve 'korsan cd,vcd,dvd lerin kazancı ile kimleri beslemiş oluruz?' gibi kaygılarımız olmadığı için bu hatırı sayılır veritabanına seyirci kalamadık. Daha doğrusu tam olarak seyirci kaldık :-)
Nasıl bir 'paylaşım' kanalıysa, Amerika ile aynı anda izliyoruz dizileri. Geçen yıl Lost'u, bu sezon Prison Break'i ve The Big Bang Theory'yi 1 gün sonrası ile takip edebildik. Filmler altyazısız vizyondan önce 'düşüveriyor' veritabanına.
Hani eskiden bir karikatür karakter vardı. 'Bizdeki bu azimle ay feza ...' diyen. O geldi aklıma birden :-)

3 Ocak 2009

büyük şehirde yaşama reçetesi . . .

Kızımın doğumundan sonra, korkak ve endişeli olduğum için dışarı çıkma konusunda çok çekimserdim. Ama bir ihtiyaçtı sonuçta. Gizli bir istek vardı. Hamileliğin son günlerine dek, ıvır-zıvır işleri bahane edip sokaklarda alıyordum soluğu. Yine çalışmadığım bir dönemdi ve çalışma döneminde açlığını hissettiğim her şeyi-sergileri takip etmeyi, kitapçılarda saati unutmayı, dışarıda çalışmayan arkadaşlarla buluşup kahve-tatlı-sohbet üçlüsünde mest olmayı, pazarları keşfetmeyi, vesaire-yaşamak üzere hep sokaklarda vakit geçirdiğim için birden eve tıkılıp kalmış olmak duygusuyla başetmekte zorlanıyordum.
Şimdi, deneyimin getirdiği bir huzur ve rahatlık var üzerimde. Dr.'um sıkı sıkı tembihledi. 'Her gün çık dışarı. Yarım saat olsun, ama olsun...' Kızımın doğum sonrasına kıyasla çok daha fazla çıktım dışarı. Alış-verişe, kızımı okuldan almaya, dr.'lara gidip geldim bu 35 gün zarfında ama bir istek ve bir kaçış olarak gördüğüm için değildi bu çıkışlar. Aksine eve dönmek, evin huzurunda sakinlemek için koşarak geri döndüğüm bile söylenebilir.
Ben hep gezip tozmak kadar ev hayatını seven biri oldum ama yine de bu değişimin nedenini sorguluyorum. 6 yılda ben mi yaşlandım ve değiştim yoksa gerçekten dışarıda hayat daha mı çekilmez hale geldi?
Tesadüf değil tabii ki, çok çalıştık ve kafa yorduk yaşadığımız yeri seçerken. 17 yıllık ehliyetim, kartlığımda şıkır şıkır duruyor ama direksiyonun karşısına geçmek istemiyorum. 'Yapamam!' dan bilinçli bir tercihe dönüştü araba kullanmamak. Dolayısıyla ulaşım için 'toplu taşımaya kolay ulaşılabilirlik' benim için önemli. Kızımın okula servislerle falan taşınmasını istemedik hiç. Bizim gibi yürüyerek gitsin gelsin istedik. Hem spor olsun, hem iklimlerin, sokakların, dönüşümünü izleyerek eğlensin-öğrensin diye düşündük. Böylece yaşayacağımız yere karar verirken, 'okullara yakınlık' da bizim için bir kriter oldu. Sonra,örneğin baharda ve yazın başında nevaleyi toplayıp açık havalarda kahvaltı etmeyi sevdik hep. Kızımla beraber bu ihtiyaç daha da arttı. Böylece 'parklara, açık alanlara yakınlık' önem kazandı. Sonra çocuklu bir aile olarak 'hastanelere yakın olmak' önemliydi. (Bunu doğrularcasına, kızımın bir tıkanmasında kucağımda hastaneye koşmuşluğum vardır.) Alış-verişi iyice internete taşımış durumdayız. Ama yine de 'çevre esnafı oturmuş ya da alış-veriş merkezlerine kısa mesafede' bir bölgede yaşamalıydık.
Neyse sonuçta bundan 3.5 yıl önce bu kriterlerle yaşayacağımız bölgeyi bulduk.
Bugün hem doğum sonrası zorunlulukları hem de kış koşulları ile hemen hemen hep evdeyim. Yine de temel ihtiyaçlar için dışarı çıktığımda, ya da kızıma 'aslında değişen çok da bir şey yok!' mesajı vermek adına onu okuldan almak istediğimde trafikten, kalabalıktan ve gürültüden uzak kalabiliyorum.
Tek sıkıntımız, Özgür'ün hergün katetmek zorunda kaldığı uzaklık. Genelde iş kararlarımızda da etkindir bu yakınlık arayışı. Ama bugün için koşullar onun günde yaklaşık 2-3 saatini trafikte harcamasına neden oluyor.
Bütün bunlar çok agorafobik duyuluyor biliyorum ama yine de daha çok evde kalmak zorunda kaldığım bugünlerde bunun bir çeşit büyük şehirde yaşama reçetesi olduğunu düşünüyorum.
Hikikomori yazısını yazalı neredeyse 1 yıl olmuş. Görünen o ki, hikikomori durumunu haftasonundan, haftaiçine taşımakla daha da vahimleşmiş durumum :-)

30 Aralık 2008

güle güle iki sıfır sıfır sekiz . . .

Gecenin sessizliğinde bir kaç kere uyanıyorum ya bugünlerde, kucağımda büyüyen küçük bebeğimizi izlemiyor ve koklamıyorsam ya da uykuya yenik düşmemek için kitap sayfalarından medet ummuyorsam, kafamda cümleler uçuşuyor yazmak için. Bir çeşit muhasebe içerisine giriyorum. Nerede kalmıştım? Neler düşündüm, yaşadım, okudum, dinledim ya da planladım? Ah serseri düşünceler. Rahat bırakmıyorlar, oradan oraya savruluyorlar ama olsun işte yazacak bir sürü cümle birikiyor kafamda...
Üstelik bugünlerde bir yılı daha devirmek üzereyiz ya, muhasebenin sınırları genişliyor da genişliyor. Kişisel hedeflerim nelerdi, ne kadarına ulaştım? Beraber planladıklarımız nelerdi neler yaşadık? İçerisinde yaşadığımız toplumdan neler bekledim, nerelere tosladım? Neler öğrendim, kazandım,vesaire vesaire... Bir sürü soru ve yanıt işte...
Sonra yapılacaklar, hedefler, planlananlar giriyor sıraya...
Ben 2009'da daha çok yazacağım :-)

Hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yıl dilerim...

29 Aralık 2008

biriken taslaklar . . .

Taslaklar almış yürümüş... Zaman yok ki! Ne zaman niyetlensem, paragraflar hatta cümleler yarım kalıyor. Taslaklar birikiyor da birikiyor. Örneğin bunu doğum haftasında yazmışım. 2009'a girerken biraz toparlanayım dedim de...

''Sürpriz olmazsa ve herşey yolunda giderse, bendeniz bu perşembe hastaneye gideceğim bir tane, sonraki günlerde eve geleceğim iki tane. Yaaa oldu o kadar tabi. Ne çok detay düşünüyorum bugünlerde. Tecrübe ettiğim detayları bir bir hatırlamaya çalışıyorum. Heyecanlıyım. Ya da vücudum kendini, bir sonraki döneme hazırlıyor. Gece geç bir vakit uyanmalar, uyuyamamalar, kitaplardan medet ummalar...
Bir de her şey tamam olsun derdim var ki herkes kolay kolay anlayamaz herhalde... Ben tatile bile çıkarken, ilgili ilgisiz şeyleri düzene koyup öyle gitmeye çalışırım. Dönüşte, taze bir başlangıç hesabı. Şimdi de öyle. Yeni bir dönem ya herşey halledilsin ki yeni tempoda atlanmasınlar, ele ayağa dolanmasınlar. Operasyonel yanım kuvvetlidir ama neme lazım. Serde control freak'lik de var tabi. (Biraz bu, biraz yılı kapatıyor olmanın verdiği yenilenme ihtiyacı ile bloga da yeni bir yüz yapmaya çalıştım. Başka fikirlerle yola çıkıp, bu haline ikna olmaya çalıştım.)
Ama bütün bu 'herşey tamam olsun' kaygısında en temel beklentim 'huzur'. O ilk günlerde, kargaşa, karmaşa, kalabalık, telaş, gürültü, vesaire vesaire öyle dayanılmaz olur ki... Sanki bugünden herşey hazır olursa, sadece o mis kokuyu içime çeke çeke ve tadını çıkara çıkara geçiririm o ilk günleri gibi geliyor. Hem evde eski bebek-yeni bebek dengesini kurabilmek için de huzura, dinginliğe çok ihtiyacım olacak.
Bir de sanki hala tam ayırdında değilim kucağıma bir bebek alacak olmamın. İlk bebekde heyecan bambaşka. Yepyeni bir yaşam biçimine hazırlanıyor olmak pek ayırdında olmama seçeneği bırakmıyor insana. Evin içine küçük çoraplar, küçük bereler, küçük battaniyeler, sabun kokusu, bir beşik, vb. ilk defa giriyor ve sürekli hayal kuruyor insan. Karnındaki her kıpırtı yeniden yeniden şaşırtıyor insanı. Ama ikinci bebek de zaten ilkinin peşinde geçiyor saatler. Kıpırtılar tanıdık, eşyalar tanıdık, süreç (eh biraz hafıza zorlanmasıyla) tanıdık...
Bu arada Soulemama doğurdu...''

Bu arada geçen hafta Soulemama’nın kitabı ulaştı elime. ‘Creative Family’. ‘Tasarımsal tasarruf’ diye tanımlıyorum Soulemama ile yaşamsal kesişim kümemizi. Yaklaşımlarını, önerilerini, tasarımlarını çok keyifle takip ettiğim bu blogcunun yaşama bakışındaki pozitifliği, duruluğu, samimiyeti çok seviyorum. (Kitabı www.amazon.com 'da da bulabilirisiniz ama ben genelde, daha ucuza 2. el kitaplar satan www.alibris.com 'u tercih ediyorum.) 2. kitap 2009 Ağustos'unda geliyormuş...

Sonra bayram tatilinde şunları karalamışım bir fırsat bulduğumda...

''Nasıl bir sorumluluktur bu blog meselesi... Ya da ben nasıl bunu bir sorumluluk olarak algılamaktayım ki, yazmadıkça, kayıt tutmadıkça 'rahatsız' olabiliyorum.
Huh! Neyse çocukların (artık şu çoğul ekine alışmaya başladım bile :-)) bloglarına gereken ilgiyi gösterecek zamanı yakalayabildim. Artık 'Ne şanslı çocuklar!' mı demeli bu kadar kayıt altında oldukları için yoksa 'Yazık!' diye mi düşünmeli tam bilemiyorum.
Mutlu olurlar mı gerçekten bu kadar kayıt altına alınmış olmaktan. Ben ilk günlerde çevremdekiler neler hissetmiş ya da neler olmuş bitmiş okumak isterdim herhalde. Bir çeşit otobiyografik çalışma tadı bırakırdı sanki damağımda. Neyse bilemiyorum.
Herşey düzenini bulmaya başladı. Bayram tatili harika geldi. Evde dingin sayılabilecek günler geçirdik. Hatta bu koşullarda agorafobik olmak içten bile değil. Sokakları hayal edemiyorum. Bayram bilançosu (ne anlamsız bir değerlendirme...) ne kadar ağır... Sokaklar kalabalık, insanlar çıldırmış gibi... Ev ne kadar huzurlu oysa...''


Arada sırada 1-2 saatliğine kaçıyorum dışarı ama yine de durum çok değişmedi. Evde ailem, filmlerim, dizilerim, kitaplarım, müziğim, internetim falan çok muyluyum...

28 Aralık 2008

neler oluyor ?

Kızım bana benzemiş. 'Neden?' sorusunu çok seviyor. Bıkmadan, yorulmadan 'Neden?' diye soruyor. Tatminkar ve rasyonel yanıtlar almadan paçayı kurtaramıyorsunuz. Soruları eviriyor çeviriyor soruyor. Çok karışık olmayan, basit ama hedefini tam 12'den vuran yanıtlar duymak istiyor. Ben de bir sürü konuda hep bu arayıştayımdır. Serseri okumalar ve düşüncelerle yanıtlara ulaşmaya çalışırım. Paket, haplaştırılmış, taraflı bilgileri sevmem. Derine inmek, araştırmak, dağılmak, karışmak ve sonunda basitliğiyle beni şaşırtacak duru gerçeğe ulaşmak isterim.
'Uçurta Avcısı'nı okuduğumda kaşındım. 'Peki ama gerçekten neden?' diye sordum. Sonra 'Bin Muhteşem Güneş'i okudum. 'Ortadoğu Sorunu' daha da biçim kazandı kafamda ama işte 'Neden?' sorusunun o basit yanıtı yoktu ortalıkta. Sonra tesadüf 'A Mighty Heart' ı seyrettim. Arkasından 'Ortadoğu'da Tarih ve İnanç' kitabını okuyarak kafamda uçuşan yanıtcıkların derlenip toparlayacağını düşündüm. Öyle ya bölgeye M.Ö. 10.000'den günümüze uzanan bir çerçevede bakmak tatminkar yanıtlara götürebilirdi beni. Doğumla beraber tabii ki heyecanını yitirdi bu yanıt arayışı. Kitap da başucumda ilgi alaka bekler oldu. Ta ki geçen gün tüm ekranları ve gazeteleri kana bulayan saldırılara kadar... Kitabın sayfaları yine hışırdamaya başladı. Lanet okumak, küfür etmek, taraf tutmak ya da acıya, kana susamış, ağzından 'Ahhh! Vahhh!' salyaları akıtan bir seyirci olmak yerine 'çalışmaya' devam etmeye karar verdim. Ne fayda mı? Ben büyük sorunlara karşıt eylemler için çok küçük insanlar olduğumuz gerçeği ile yüzleşeli yıllar oluyor. Çok acıttı ilk başta hiç bir şey yapamayacak, hiç bir şeyi değiştiremeyecek olmak ama işte öğrenmek, bilmek, düşünmek, konuşmak ve yazmak ile acımı hafifletmeye çalıştım bu süre zarfında. Bu konuda da o duru ve basit yanıta ulaşamadım henüz ama bugün bütün olana bitene bakışım değişti.

6 Aralık 2008

hoşgeldin bebeğim . . .

Söyleyecek çok fazla şeyi olmuyor insanın. Kelimelerin basit, yetersiz, gereksiz olduğu zamanlardan... Nefesini dinliyorum. Kokusunu içime çekiyorum. Vücudunun kırılganlığı, teninin yumuşaklığı, savunmasızlığı içimi titretiyor. İnsanın tekrar tekrar sevebilme, çok sevebilme, en içerilerde bir yerlere dokunan şekilde sevebilme yeteneğine şaşırıyorum. Anne olmaya dair sayısız duyguyla geçiyor günler . . .

16 Kasım 2008

masumiyet müzesi . . .

Benim kitap sayfa sayısı ile aram hiç bir zaman kötü olmamıştır. Yani kitapları sayfa sayısı ile değerlendirmem, ‘tuğla gibi kitap’, vb. ifadelerden de çok hoşlanmam. Ama böyle değerlendirilebilecek bir çok kitabın sayfaları arasındayken, duygudan duyguya, düşünceden düşünceye savrulma konusunda çok başarılıyımdır.
Konumuz Masumiyet Müzesi. ~600 sayfalık bir kitap. Çok araştırmadım ama sanırım 6 yılda falan yazılmış. Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk kaleme almış. Okunacak ! O kadar !
'Mustafa' bir 'Masumiyet Müzesi' iki. Konuşmayan, yazmayan çizmeyen kalmıyor haliyle... Başlayıp bırakanlar, hiiiç beğenmeyenler, kitaptaki kurgu hatalarına dikkat çekenler, vesaire, vesaire...
Bu da ‘benim neyim eksik ben de yazacağım - 2 . . .' olsun diyelim ve yorumlarımıza geçelim.
Bir yerlerde okumuş olabilir miyim, yoksa benim aklıma düşen bir yorum mu bu? ‘Yeşilçam’a saygı duruşu...’ Romanın başında kullanılan tüm ifadeler, konunun gelişimi, karakterler, herşey Yeşilçam’dan fırlamış gibi. Tabii ki ben de severim eski Yeşilçam filmlerini. Ama ne bileyim bu klişeliğinin altı çizilen zorlama ifadelerle ve saman çiğniyormuşum tadı ile öyle zorlanıyorum ki ilk başlarda... Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet, ‘Bir yerlerde bağlanacak, toparlanacak, romanın iskeleti kendini ortaya koyacak.’ diye bir bekleyiş bu ve ben ‘Koooskoca Orhan Pamuk yazmış, vardır bir anlamı.’ diye kalıpları olan bir okuyucu hiiiç değilim. Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet bir tutku, bir takıntı deşifre oluyor sayfa sayfa. Arkada 70’lerin İstanbul’una bir saygı duruşu ama bitmiyor bu takıntı. Özgür’e özetliyorum arada. ‘Bugünlerde anakarakterin midesinin sağ yanındaki sancı ile haşır neşirim.’ diye. Sonraki günler midesinin sol yanı, altı, üstü...Offf off.

Absürd ve sürreal bir 8 yıl. Bitmiyor. Oğuz Atay’ın ‘Ne evet ne hayır’ındaki karaktere ne kadar da benziyor Kemal... Oğuz Atay, absürdlüğün, takıntının dibini göstererek karnımda patlayan kahkahalara neden olan bu hikayeyi 18 sayfaya sığdırmış. Kemal bu takıntıyı anlatmak için yüzlerce sayfaya ihtiyaç duyuyor. Bir grup terapide elele ‘Seeeni aaanlıyoruuuz Kemal!’ diye bağırdığımızı hayal ediyorum.
Ve nihayet bitiyor o 8 yıl. İçimde bir sıkıntı, bir yorgunluk. Sanki ben de Çukurcuma’daki o eve yıllarımı gömdüm Füsun ve Kemal ile. Sanki ben de artık ne olsa mutlu olmayacağım. Sonra bir acı... Değdi mi ya!
Ve sonra, son 50 sayfada sürprizli bir şekilde kavrıyor roman beni.
Ben tüm eğitim hayatım boyunca müzeler üzerine çalıştım, araştırdım, kafa yordum. Bu çalışma ve projelerden hareketle biriktirmeye, koleksiyonlara, sergileme pratiğine dair karaladım bir şeyler. İşte Kemal’in, Masumiyet Müzesi’nin kuruluşu sürecinde yaptığı araştırmalar ve çalışmalar ve içinde bulunduğu ruh hali beni birden (ne yazık ki çok geç) hikayeye bağlayıverdi. Romanın içiçe geçmiş ana temaları, okullarda biyoloji derslerinde kullanılan ve insanın iç organlarının gösteren modellerin atar ve toplar damarları gibi birden aydınlanıverdi.

Sonuçta barışık ayrıldık romanla, ama dedim ya neden bu kadar geç? Neden bir takıntının peşinde binlerce cümle, binlerce detay, içilen binlerce sigara, boşalan binlerce rakı bardağı, vesaire, vesaire...
'Seeeni aaanlıyoruuuz Orhan Pamuk! '

10 Kasım 2008

benim neyim eksik. ben de yazacağım . . .

Can Dündar filmi için demiş ki:
'Gerçekten zamanı değildi. Çünkü çok geç kalındı. 70 yıl kadar! Konjonktür meselesine gelince, beklersek emin olalım ki, hiçbir zaman konjonktür uygun olmayacak, Türkiye hep geçiş döneminde olacak, Türkiye’nin dört bir yanı hep düşmanlarla kuşatılmış olacak...'
Ama daha önce de, Atatürk filmi görse, tepkisinin ne olacağı üzerine şöyle bir yorumu da var aynı ropörtajda:
'Armstrong’un "Bozkurt"u Atatürk’ün sağlığında yazılmış tek biyografi. Aynı zamanda Atatürk aleyhine yazılmış en ağır kitaplardan biri. İngiltere’de kıyametleri koparıyor. Atatürk merak ediyor ve getirtiyor kitabı, sofrada açtırıyor ve "Okuyun bakalım!" diyor. Okumaya başlıyorlar, "Daha?" diyor, "Paşam buraları okumasak" diyorlar, "Okuyun" diyor, "Ama paşam" diyorlar, "Ne demiş?" diyor, "Hayvan mı demiş?", "Yok efendim, öyle değil de", "Ne demişse okuyun" diyor, okuyorlar. "Eğlenceli bir kitap" diyor; "Yaşadıklarımızı eksik bile yazmış. Ben tamamlayayım da kitaba eklensin. Memleket de okusun. Hükümet kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla hataya düşmüş." Böyle hoşgörülü bir Atatürk’ten siz sansürcü, ceberrut bir portre yaratmışsınız ve bize onu yutturmaya çalışıyorsunuz. Ben o Atatürk’ü benim liderim saymıyorum. Ben kendi tanıdığım lideri anlatmaya çalışıyorum.' (lütfen tekrar okuyunuz...)
Mustafa filmini henüz görmedim. 'Görmeyeceğim!' ya da 'Göreceğim ve öyle ağır eleştriler döşeyeceğim ki...' gibi bir yaklaşımım yok açıkçası. Fırsatım olursa izleyeceğim mutlaka.
Ama kafama takılan konu, Can Dündar'ın hangi okullarda okuduğu, nasıl bir eğitim sürecinden geçtiği ve kafasında bu belgeselden önce nasıl bir Atatürk imajı olduğudur. Yani Atatürk konusunda bunca belgesel çekmiş bir belgeselci hala kafasındaki Atatürk imajıyla barışamadıysa ve bu filmi savunurken böyle bir iddia ile ortaya çıkıyorsa, bir yerlerde yanlış birşeyler yok mu sizce de?
Ben ilkokulu mahalle mektebinde, orta ve liseyi anadolu lisesi'nde, üniversiteyi yine bir devlet üniversitesinde okudum ve yüksek lisansımı bir vakıf üniversitesinde yaptım ve eğitim hayatım boyunca kafamda hiçbir zaman Can Dündar'ın bahsettiği 'sansürcü ve ceberrut portre' oluşmadı. Hatta daha üniversite yıllarımda bahsi geçen Bozkurt kitabını okuduğumda dahi kafamdaki imaj değişime uğramadı.
Atatürk'e, çağının önünde ve üstünde değerlendirme ve yaklaşımlarına, entellektüelliğine (lütfen bu linki mutlaka okuyunuz.), araştırmacılığına, çalışkanlığına, çabalarına, iktidarın beslediği egoya karşı durabilişine, disiplinine, devrimciliğine nasıl bir hayranlık beslediğimi ifade etmem çok güç.
İster kalıplaşmış şiirlerle anılsın, ister diktatör denilsin, ister içtiği yudumlar sayılsın, ister bazı kadınların kalplerini kırmış, bazılarının aşkıyla yanıp tutuşmuş olsun, değişmeyen tek şey bugün nerede durduğumuzdur ve bunun Atatürk'ün eseri olduğunu görmemezlikten gelmek en büyük aymazlıktır. Cumhuriyet'in 2.'si 1.'si ne demek nasıl hala anlayamadıysam tüm bu gürültüye de öylesine anlamsız gözlerle bakıyorum.
Kafasındaki Atatürk imajından rahatsız olan herkesin de, aslında farklı hesaplar peşinde olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum...