08 Kasım 2009
imdaaaaaaaaaat . . .
Acıbadem Hastanesi, cumartesi gecesi ya, gece kulüpleri gibi kalabalıktı. Giren çıkan, bekleyen...
Nöbetçi çocuk doktorunun olduğunu ama biraz bekleyebileceğimizi öğrendik danışmadan. Dedik çocuğu olmadık mikroplarla karşılaştırmayalım. Kapıda babasıyla beklerken ben çocuk polikliniğine çıktım. Yüzü maskeli ebeveynler ve çocuklar vardı ortalıkta. Bir yandan ya sabır çekiyorum bir yandan da sinirden gülüyorum. 7 kişi varmış sırada. Herkes bir telaş içerisinde. Kadının biri 'Sizin domuz gribi ile ilgili özelleşmiş bir biriminiz var mı?'diye bile soruyor. Tövbe tövbe... Gribe özelleşmiş bir birim, maskeler, yok karantina falan... Ne oluyoruz yahu...
Bu arada geçen çarşamba akşamı gelen bir telefonla, kızımın okuduğu okulda diğer 1. sınıf şubesinde bir 'vaka'dan şüphelenildiğini öğrendik. Perşembe sabahı bir veli çocuğuna maske takarak sınıfa soktu. Dedim maske ile hasta olmayacak çocuk da hasta olur. Yere düşer alır takar, arkadaşınınkini takar, oynar yani onunla... Akşam kızım bütün bir gün maske takmaya zorlandıklarını söyledi sıkılarak. Burunlarını çıkarmaya çalışsalar kızmış öğretmen... Koca okulda bir tek bizim sınıf maske ile geçirmiş günü.
Cuma günü sinirlendim. Eğer bütün gün maske takılacak kadar ciddi ise durum, okul tatil edilsin, yok durum abartmadan ibaretse ben de göndermiyorum çocuğumu diye kendim kendime afra tafra yaptım.
Neyse dedim çok anlamsız eve dönelim. Yine de bir başka hastaneye gidip bir görüş alalalım dedik. Hasta patlaması yaşamayan bir başka hastanede genç bir doktor bize durumun tam da bizim bildiğimiz şekilde cereyan ediyor olduğunu, durum süreklilik arz ederse takip edilmesi gerektiğini söyledi döndük eve...
25 Ekim 2009
bu günlerde hayatımda 2 A var . . .


28 Eylül 2009
10 şey...
Günler çok hareketli geçiyor. Notlar almak gerek ama zaman bulamıyorum. Bari dedim şu 10 şeyi hemen yazıvereyim...
BUGÜNLERDE YAPTIĞIM 10 ŞEY:
1. Kızımın ilkokuldaki ilk yılının ilk haftalarını yaşıyorum. Tören, beslenme, ödev, forma kelimeleri ne de çok geçiyor cümlelerimizde bugünlerde...
2. Antropoloji ile tanışıyorum. Her yeni okuma ve felsefi tartışma ile müthiş bir zihinsel keyif yaşıyorum.
3. Oğlumun dalgalı saçlarındaki sarı ışıkla büyüleniyorum. Neşeli ve heyecanlı emekleyişi, şarkılara eşlik edişi, kocaman gülüşü, kıkırdadığında ortaya çıkan iki küçük incisi, sevindiğinde hemen ellerini çırpışı ve daha bir sürü küçük ve kocaman detayla o da benim, bizim ya, ben çok şanslıyım...
4. Sürekli plan yapıyorum. Sürekli liste yapıyorum. Haftalık yemek listesi, iç işler listesi, dış işler listesi, alış-veriş listesi, okuma listesi, gidilecek gezilecek yerler listesi,vesaire...
5. İyileşmeye çalışıyorum. Yaklaşık 15 gündür sinüzit mi desem farenjit mi desem bir şey süründürüyor beni. Ama hep ayaktayım ve listelerime ve planlarıma uymak için koşturuyorum.
6. Artık gönül rahatlığıyla kadeh tokuşturabiliyorum. Emzirme bitti dönemi bitti. Artık arada sırada kötü beslenme hakkımı kullanabilirim :-)
7. Bir arkadaşımın yeni evi için 'mimarlık' yapıyorum. Çizmeyi ve planlamayı özlemişim ama öyle az ki zamanım, tadını çıkaramıyorum.
8. Ev içinde hala yeni düzenlemeler için kafa yoruyorum. Eylül geldi, 'Eve Dönüş!' temalı hareketler arttı haliyle...
9. Üzülüyorum. Çözümsüz anlaşmazlıklara çok üzülüyorum.
10. E haliyle yoruluyorum... Ama çok da takmıyorum bu yorgunlukları kafama...
13 Eylül 2009
anka kuşu muyum neyim...
Çok yorgunum...
05 Eylül 2009
siz çok başkasınız . . .
Bahadır Baruter'in - ki bilen bilir LOMBAK'tır kendisi, benim şahsen aklıma sadece çeşitli ebatlarda çizdiği popolar gelir. - NTV Kitapları'nın son dönemde yayınladığı klasik romanların çizgi uyarlamaları hakkındaki görüşü şöyleymiş efenim:
01 Eylül 2009
eylül'ü seviyorum...
Ben Eylül'ü çok seviyorum. Her ne kadar yaza doymadıysam da, genelde de doyamasam da, kışı sevmesem de eylül başka işte...
Geldi işte...
E yazmışım işte...
24 Ağustos 2009
kırpık kitaplar ve şehiriçi tatil günleri...
Bu yaz Can henüz çok küçük olduğu ve doğrusu iki çocukla salkım sepet yollara düşmek konusunda pek tembel olduğumuz için haftasonlarında düzenli olarak kaçabileceğimiz bir adres belirleyip, şehirde kalmaya karar vermiştik. Yaz bitiyor ve doğru bir kararmış diyorum şimdilerde. Özgür iznini parçaladı ve bir kaç 'genişletilmiş haftasonu'muz oldu. 2 güzel gün sonrasında bugün de şehir içinde telaşsız ve keyifli bir gün geçirdik. Yooo hiç de özel birşey yapmadık. Günün ikinci yarısında geleneksel D&R keşfi, IKEA'da esin perilerinden fikir edinme ve artık sinema salonlarına gitmemizin tek nedeni olan 3 boyutlu bir animasyon vardı. İlk yarısında ise ev temizliği ve son zamanlarda araştırıp, kurcalamaktan çok keyif aldığım yeni hobimin peşindeydim.Scrapbooking...Her ne kadar 'gazete kupürleri veya resim toplayarak defter tutma' olarak tanımlansa da ben 'kırpık kitabı' demeyi seviyorum. Çünkü işin mantığını çok güzel tanımlıyor gibi geliyor bana... Bir konuya dair fotoğraf ve anısal malzemelerin bir grafik anlayışı çerçevesinde biraraya getirilmesinden ibaret bu çalışmaların adının bu olduğunu öğrenmem de çok da eskilere dayanmıyor.
Ben ki yıllardır biriktiririm ama karşılaşmamışım bu kavramla hiç. Biletler, broşürler, fotoğraflar, şişe kapakları, bardak altlıkları, ıvır ve de zıvır... Birikir de birikir kutularda...
Yıllar önce Paris'te Jeu De Paume'da 20.yy'ın önemli mimarlarından Richard Meier'in bir sergisini gezmiştim. Onca eskiz, proje ve maket arasında beni en çok etkileyen şey, mimarın Rusya seyahati sırasında topladığı ulaşım biletleri ile yaptığı kolaj ve sunumdu. 'İşte!' dedim. 'Ben bunu yapacağım!'
Özgür'le hep planladık. Evimizin duvarlarını kolajlar süsleyecekti. Seyahatler, çocuklarımızın büyüme evreleri, katıldığımız hatırlanası etkinlikler hep kolajlanacaktı. Ama olmadı bir türlü.
Dijital bir-iki uygulama bir de kızımın ilk 6 yılında karaladığı resimciklerden oluşan bir kolaj dışında da bir ürün çıkartamadım.
Heh işte bu yaz yazın başından beri kafayı buna takmış durumdayım. Babalar günü için hedeflediğim çalışmayı bu sabah bitirip '9 hafta sonra...' etiketiyle verebilmiş olmamız ilgisizliğimizin bir göstergesi olarak görülmemeli. :-D Zaman yaratamadım. Ama bundan sonra daha planlı olacağım. Örneğin keyifli geziler ve etkinlikler sonrasında hemen bir sayfa hazırlayacağım. Cumartesi günü yaptığımız müze gezisi işte yine bu sabah biletler ve kenarda köşede bulunan ilgisiz malzemelerle bir kırpık kitabın ilk sayfası oldu...
22 Ağustos 2009
rahmi koç müzesi...




Müzeleri hep çok sevmişimdir. Yıllarca bir profesyonel olarak duyduğum merakın yanısıra, bir ziyaretçi olarak herbirinin sunduğu o dingin atmosferden çok etkilenmişimdir. Yurtdışında 'az ye, çok müze gez!' şeklinde bir sloganımız olmuştur hep bazen el yakabilen müze girişleri karşısında. 20'li yaşlarımın başında, bir çok önemli müzeyi sindire sindire gezme şansım oldu.19 Ağustos 2009
derlenip toplaniyorum...
Aklımda bir sürü konu var. Bir tanesi tezim olacak. Çok okuma, çırpınma ve araştırma gerektirecek bir konu. Ama o konuyu oturayım, kendi başıma araştırayım, yazayım denince olmuyor. Bir sistem, bir mentor (bak yine ne çok anlam yükledim danışmanlara) falan gerekiyor.
Neyse dedim ya aklımda bir sürü konu var diye. Şimdi sistemli bir şekilde sıraya giriyorlar postumun başında da belirttiğim gibi.
Aslında başlı başına bir post olmasını dilediğim bir kavram ile tanıştım geçenlerde. Mimarlar Odası'nın toplantılarından birinde işlendi bu kavram. EKOFEMİNİZM... İşte tek çatı altında toplanmış (benim için önemli) iki yaklaşım. Söyleşinin özeti aşağıdaki gibi. Ama Kavramın yeniliğinden dolayı, iyi bir sunum yapabileceğinden şüphe duyduğunu sık sık dile getiren Mücella Hn. konuyu hem çok genel hatlarıyla inceledi hem de önemli isimler ve kaynaklar konusunda bizi aydınlattı. Elde var biiiiir....
“Ekolojik Perspektifler” söyleşiler dizisinin 5 Ağustos 2009 Çarşamba günü gerçekleştirilen “Ekolojide Farklı Arayış ve Yaklaşımlar ‘Ekofeminizm” başlıklı sekizinci bölümünde, Mücella Yapıcı ilgi ile izlenen kapsamlı bir sunuş yaptı...
Temel vurgu olarak, çevre politikalarının ve ekoloji sorunlarının tartışılmasının bu konudaki etik ve felsefi yaklaşımlar ve tartışmalar göz ardı edilerek yürütülemeyeceğine inandığını belirten Yapıcı; doğanın ve insanlığın kurtuluşu için uygarlığın ortaya çıkışından bugüne değin hükümranlığını sürdüren ataerkil toplumsal sistem ile yüzleşme gereğinin altını çizdi.
Düşünce sistemlerinin esasını etik ve/veya metafizik yaklaşımlardan çok toplum ve siyaset felsefesi ile ilgili konuların oluşturduğu ve ekolojik sorunların ve krizin asıl nedeninin baskı, hiyerarşi ve ezme ve ezilme biçimlerinin egemen olduğu toplumsal sistemlerin neden olduğunu ileri süren toplumsal ekolojistler ve feminist ekolojistler arasıdaki benzerlik ve ayrılıklara değinildi.
Önemli bir bölümünde de tarihsel kökenleri ile birlikte “ekoloji” ve “feminizm” kavramlarını geçmiş ve bugünün akımları ile birlikte ayrıntılı olarak irdelediği sunuşuna, daha sonra “ekofeminizm” kavram bütünselliğine dönük örnekler vererek devam etti.
İzleyenlerin katkı ve sorularına ayrıntılı açıklamalarıyla yanıt veren Mücella Yapıcı konuşmasını izleyenlere teşekkür ederek tamamladı.
Tabi ekofeminizm dedik mi aslında 2 koca maddeden bahsediyor oluyoruz ki bu da bizim iki koca deryaya tek kollukla atlayacağımız anlamına geliyor. Ekolojiye girdik mi, işin mühendislik yanından mı yoksa etik yanından mı çıkarız kestiremiyorum bile. Hele genelde kadın, özelde feminizm bizi epey dağıtır kannatindeyim.
Sonra 2 çocukla hayatın getirdiği okumalarda kaybolmalar var ki bu da başka başka kavramlarla tanıştırıyor beni. Natural Parenting (Doğal ebeveynlik) ve Idle Parenting(Başıboş(!) Ebeveynlik bunlardan bazıları. Nasıl yani değil mi? Evet efendim anne-babalık da öyle gelişigüzel yapılmıyor. Hangi ekoldensiniz? diye sorgulanabilirsiniz :-) Çok ilginç geliyor çok...Elde var ikiiiii...
Blog blog blog... Bloglar ve blog uslupları da cezbediyor beni araştırma konusu olarak. Elde var üüüüç...
Dedim ya bir naif heyecan...
11 Ağustos 2009
mutfaktaydım...
Yılın bu zamanları pek hamarat oluyorum. Kendimi kış için inine yiyecek taşıyan böceklerle aynı hazırlıklar içinde buluveriyorum. İznik'ten, bahçeden gelen domatesler, vişneler, böğürtlenler, sivri biberler ilgi istiyor benden. Bir kısmını hemen, bir kısmını kışın kullanmak üzere hazırlıyorum. Yıllardır kışın domates almıyorum. Meyve ve sebzeleri mevisiminde tüketmeye çalışıyorum. Domates gibi yeri doldurulamazları ise buzlukta saklıyorum. Domates haricinde de abartmıyorum sakladığım miktarları. Sebzeleri özlemek de güzel.Yoğurdu ve ekmeği evde yapmakla ya da bu şekilde besinleri hazırlayıp saklamakla az zaman harcanmıyor elbette. Bazen 'iş aldım başıma!' diye düşündüğüm olmuyor değil, sanki biri şart koşmuş gibi bunları. Ama genelde bütün bu hazırlıklardan keyif aldığım, hatta zihinsel olarak dinlendiğim de bir gerçek. How to Cook Your Life geliyor aklıma çoğu zaman. Filmi düşünmek ve mesajlarını yeniden yeniden hatırlamak eşlik ediyor bana bu hazırlıklarda.
Bunun yanında, kendi hazırladıklarımızı tüketmek ayrı bir keyif veriyor. Örneğin geçen yazın sonunda buzluğa attığımız vişneler ve böğürtlenler doğum sonrası şurup ve bilimum doğumgünü pastalarının iç malzemesi olarak kullanıldılar. Oğlumun ilk tattığı besin evde yaptığımız yoğurt oldu. Kendi yaptığımız ekmeği (ve pizzayı :-) paylaştık ailelerimiz ve arkadaşlarımızla güzel akşamlarda...
Şimdi Eylül'de bağ bozumu ile birlikte, Özgür'le yine deneyeceğiz şarap yapmayı belki. Kızımız daha 1.5 yaşındayken (yani 5 yıl önce) denedik ilk olarak. Önce gerektiği iddia edilen bütün techizatlar ve mayalarla bilim adamı titizliği ile çalıştık ve sonuç 19 lt.lik şıraydı. Poşetlere doldurduğumuz üzümleri kovalarda kızımızın ayakları altında ezdirmiş, bu süreçte pek eğlenmiştik ama sonuç içilebilir değildi. Sonraki yıl daha doğal yöntemlerle hazırladığımız şarap başarılı olmuştu. Kendini yeni yeni resimle ifade edebilmeye başlayan kızımız bu defa şarap şişelerine etiket çiziktirmişti. 'Yüzlü Şarap' demişti çizdiklerine. Sonra 1-2 defa daha denedik. Her yıl da daha iyiye ulaşmak için azim ve umut taşıyoruz :-)
04 Ağustos 2009
yatmalıyım artık...
01 Ağustos 2009
kitaplar...
Ben mi ne okudum bu arada? Biraz tembellik ettim aslında.Filler İçin Su
Senaryo tadında keyifli bir okuma için okuyun derim.
Bir de benim gibi Cirque du Soleil hayranıysanız mutlaka ilginizi çekecektir.

Lotus Çiçekleri
Çocuklarla beraber yapılabilecek ne çok şey var...
Küçük PrensÇok heyecanlandım raflarda görünce bu kitabı. Ama hiiiç olmamış. Sevemedim çizgileri. O naif hikaye için çok sert ve ifadesizdi her kare.
28 Temmuz 2009
kitaplar...
kızım maceraları okumanın izlemeden daha da keyifli olabileceğine dair fikir edinmiş oldu.
geçenlerin bu kadar duru bir dille anlatılması kadar kitaptaki az ama öz resimler de etkiledi bizi. Serinin diğer kitaplarını edinmek için Şamatalı Köyün Çocukları Seti 'ni sipariş ettik. Orada da karşımıza başka sürprizler çıktı. Elmasın Gizemi Lasse ve Maja Dedektif Bürosu tam kızımın dişine göreydi. Okumaya başlayalı neredeyse 1 yıl oluyor ama ilk defa kendi başına okumanın tadına bu kitapla varmaya başladı diyebilirim. Sırada setteki diğer kitaplar var. İthaki Yayınları'nın çocuk kitaplarına gösterdiği özen ise beni ayrıca keyiflendirdi. Kapak tasarımları da, ciltli basım da harika. Bu arada İsveç (çocuk)
edebiyatının böylesine duru bir dile sahip olduğunu keşfetmek beni başka arayışlara da yönlendirdi. Takipteyim anlayacağınız. Okuma serüvenimize, kuzunun bir çizgi filmde adını duyup peşine düştüğü bir başka kitapla, bir klasikle devam ettik.
Oliver Twist , karakterlerin çokluğu ile ilk başlarda bizi biraz zorladıysa da bıkmadan usanmadan kimin kim olduğunu yeniden yeniden sorarak ve anlatarak kuzunun hikayeden kopmamasını ve hatta keyif almasını sağlayabildik.
konu bu kadar esprili ve sevimli anlatılabilir. Her çocuklu eve lazım bence :-) 24 Temmuz 2009
su yolunu bulur!
Herşeyin bir çözümü varmış. Herşey iyiye gidiyor...Bahsettiğim şeyler gerçekten zor ve sancılı dönemler yaşayan insanlara dudak büktürecek cinsten şeyler aslında ama hayattan beklentileri ile debelenen benim gibi biri için önem taşıyordular bir şekilde işte...
Evde olmayı, ailemi çok seviyorum. Çocuklarımla birebir ilgilenmeyi beni bir 'control freak'e dönüştürse de evin düzeninden sorumlu devlet bakanı olmayı da seviyorum. Ama işin ayarı kaçınca bir korku alıyor beni. Hayatımda keyif aldığım şeylerin dengeleri değişince kendimi sınırlandırılmış hissetmeye başlıyorum. Kendime zaman ayıramamak gibi bir klişeden bahsetmiyorum. Onu öyle ya da böyle yapıyorum. Önemli olan yarınım için ne yapıyorum? sorusu oluyor.
Çözümün 'iş hayatı' olmaması daha da çetrefilleştiriyor işi. Tam + mesaili bir sektörün aileme ayırdığım zamanın büyük bir çoğunu alacak olması beni çok mutsuz ediyor. Henüz o kadar küçükler ki... Bırakın bana ihtiyacı olmalarını ben onların yanında olmak istiyorum. Ama onların büyümelerini beklerken benim yerimde saymayacağım kesin. Yaşlanacağım ve yapmak istediğim şeyler için geç kalmış olmak istemiyorum.
Benim hayata bakışım şöyle. 'herşeyin 4/4 lük olmayacağını biliyorum. ama neden 3/4 lük olmasın...' Her alanda onu arıyorum. Tamahkarlık için kriterlerim var yani :-P Ama işte bir alanın 3/4 lük olabileceği sınırlar ya diğerinin 1/4 lük olmasına neden olacaksa hesabı beni bitiriyor...
Bir benzetme ile anlatmalıyım.
Ben çevreciyim, doğalcıyım. Örneğin deterjanları sevmem. Ama dibine kadar olmasa da hiyen de önemlidir benim için. En azından çocuklarımın büyüme evrelerinde. O zaman organik deterjan kullanmalıyım. Ama organik deterjanlar pahalı ve benim bütçemi aşıyor! gibi :-) (Annemim çözümü herşeyde sabun kullandı ama örn. bulaşık makinesinde sabun kullanamıyoruz. Benim her alanı değerlendirmek gibi bir sorunum da var. Zor bir hayat yani :-)
11 Haziran 2009
yaz . . . hoşgeldin . . .
Balkonu düzenledim. Kahvaltılar, yemekler, kahveler ve kaçamak biralar, şaraplar balkonda artık.
Oglum katı gıdalara başladı. O da farklı bir mesai ve heyecan oluyor benim için. Kocaman kocaman açıyor ya gözlerini. Her an 'iyi ki , iyi ki...' deyip duruyorum.
Annemler taşındı. Nihayet! Artık yakındalar.
Bütün yaza yayılacak bir tatil duygusu için kendimize belirlediğimiz adreste havuz sezonunu açtık. Kızım şimdiden çikolata tadında... Çok neşeli, çok keyifli, çok tatlı...
Kurutma makinesi tatile girdi. Yorganlar da... Puset fazla mesai yapıyor.
Aşk'ı okuyorum. Pink Martini ve bilimum latin ezgilerine ve illaki önce çocuklar için klasik müziğe doyuyor ev.
Kafamda binbir çeşit tasarım beni dürtüyor. Bir yerden başalamalıyım ya, nereden, ne zaman, nasıl bilemiyorum.
Ahhh zaman...
08 Nisan 2009
bebek adımları . . .
Ben de kendime bebek adımları mottosu edindim. Hergün zamana bir çizik, kesik, yarık atma çabası işte. Günün içinde, gündeliğin içinde kaybolmama çabası. Beni ben yapan şeylere kısacık bir selam. Kısacık ama. Erteleme, iptal etme, kaçırma dememek adına yapılan bir kısacık bir selamlaşma.
Oğlum büyüyor. Müthiş bir şey. Minicik oluyorlar ama ne kocaman şeyler hissettiriyorlar şaşırıyor insan. Kocaman bakıyor, kocaman gülüyor. İşte o zaman insan 'Ben sadece buyum!' diyor.
26 Mart 2009
domestik diva . . .
Bir süredir kendi kendimi son derece barışık bir şekilde şöyle düşünürken buluyorum. 'BEN BİR KLİŞEYİM!' Dediğim gibi içinde eleştiri taşımayan bir yorum bu. Barışığım bu durumla ama tespit etmiş olmak önemli geliyor bana. Kaybolmamı engelliyor bu farkındalık.
Blog dünyasında da sayısız örnek yok mu bu konuda? Heeepsi okumuş bir sürü kadın olarak entellektüel yönü ağır basan, eh nispeten alım gücü olan mükemmel anneler, mükemmel aşçılar, mükemmel kitap-film-gösteri-vb. yorumcuları, mükemmel doğal, duyarlı, farkında insanlarız ve çoğumuz şimdilerde evdeyiz ya...Yazmayalım mı bunları bir kenara köşeye değil mi?
Yoğurtlardaki standartlarla oynanmasının ardından evde yoğurt yapmaya başladım da oradan geldi aklıma :-D
18 Mart 2009
u2 tarihçem . . .
1987 . . .Siyah küçük bir radyo-kasetçalarımız vardı. Stüdyo FM falan dinliyordum sanırım. Hani şu ikindi saatlerinde yayınlanan. 'With or Without You' çaldı. Sanki ben o güne kadar öyle bir şarkı dinlememiştim. Yaş itibarı ile popla tanışalı çok olmuştu. O aralar ufak ufak rockla flört ediyordum ama işte o şarkı çok başkaydı. Yıllarca bir sürü yaşanana fon müziği oldu sonra...
1988 . . .Okulda grubun takipçisi bir dörtlümüz vardı. Özgür de onlardan biriydi. Adam, Larry, Edge ve Bono olmuşlardı kendilerince. Albüm fotoğraflarındaki duruşları taklit eder, fotoğraf çektirirlerdi. Sonra kızılderili gibi saçları olan ve giyinen Türk asıllı Amerikalı İngilizce öğretmenimiz bize müzik konusunda dönem ödevi verdiğinde ben cazın tarihçesine ilişkin metinlerle debelenirken, onlar Rattle and Hum VHS'i ile müthiş bir sunum yapmışlardı. Okula gidiş ve dönüş yolunda vapurda yaz kış demez kenarlarda oturur, ayaklarımızı demirlere dayar bağırarak Van Diemen's Land'ı, I Still Haven't Found What I'm Looking For'u söylerdik.

1991 . . .
Sonra üniversiteye başladık. Rıhtımda elimizde Achtung Baby, ateşli tartışmalar yaptık. Çok mu elektronikdi ne? Ahh U2 o eski U2 değildi artık diye hayıf hayıf... Gençlik işte :-)
1993 . . .Zooropa çok çılgındı. Artık işin içinde sadece müzik yoktu sanki. Gösteri, poliltika... Onlar da bizimle birlikte büyümüş, ona buna bulaşır olmuşlardı daha çok.
1997 . . .Ve Pop... Bir sürüsünü izlemiştik stadyumlarda, açık havalarda ama yok yok. Bu adamlar insan hakları ihlallerini gerekçe gösterip Türkiye'ye gelmeyeceklerdi... İlk interrailin (1996) tadı damağımızda Habsburg üçlemesi (Prag, Budapeşte, Viyana) planı yapıyorduk ki, turneye çıktıkları haberiyle geldi Özgür. Yok hatta şöyle oldu. Aradı beni. '14 ağustos akşamı ne yapıyorsun?' diye sordu. 'E o sıralar Habsburg yollarında olmayacak mıydık yahu?' dememe fırsat kalmadan çıkardı ağzından baklayı. Turneye çıkmışlar. Üstelik Prag da turne duraklarından biriymiş. 'Bileti nasıl alacağız?' O zaman internet böyle değildi ama biz onu en primitif haliyle bile hakkıyla kullanan gençlerdik işte. Interrail trenlerinin güzergahlarından, Çek vizesi almamız için gereken otel konfirmasyonuna dek her işimizi internetten halletmiştik de bilet mi alamayacaktık. Biletix'in büyük büyük babası ticketpro vardı ya... 24 yaşında müthiş bir heyecan ve konser deneyimiydi.
2001 . . .Krizin göbeğinde işi bırakmıştım. Yüksek lisansımı bitirmiştim ve artık okullu da değildim. Yıllar sonra nihayet bir süre hiçbir şekilde çalışmayacaktım. Ertelediklerim, açlıklarım, sorumsuzluk beni bekliyordu. All That You Can't Leave Behind çıkmıştı. O yıl ne kadar çok seyahat etmiştik ve albüm kapağı ne kadar çok şey hatırlatıyordu bize. Sonra Stuck In A Moment You Can't Get Out Of (bir ana sıkışır kalır çıkamazsın) şarkısı oldu kayıplarımızın ardından yaşanan acıların. Kimi babasını, kimi sürpriz bebeğini kaybetmişti... Herşey insanlar içindi ya...
2004 . . .Kızımız 1.5 yaşındaydı artık. Özgür artık askere gidecekti. Gitmeliydi. Doktora bekleyebilirdi. How To Dismantle an Atomic Bomb çıktı o aralar. Albümü evirip çevirip dinleyemeden gitti. Gelince tadını çıkaracaktık. Ben ortağımdan emek kazığı yerken, Özgür de askerdeydi ve ofisimde yalnız oturup Sometimes You Can't Make it On Your Own (bazen kendi başına yapamazsın) ya da A Man and A Woman (bir adam ve bir kadın) dinledim çokça...
2009 . . .
Amma açmışlar arayı... Albüm Avrupa'da çıktı ve Özgür bir akşam heyecanla 'Temmuz'da bir haftasonu Berlin'e gidelim mi?' deyiverdi. 'Duygularımla oynama!' dedim. Öyle ya daha en bir küçük kuzu tamamen bana bağımlı ve 8 aylık olacağı Temmuz'da da durum pek değişmeyecek sanırım. (hatta onun açısından düşününce umarım.) Bu işi başbaşa yapamayız ama kardeş oralarda nasılsa, çocuklarla ev ortamı rahat olur diye ciddi ciddi planlar yapmaya başladık.
'No Line On The Horizon' Albümü aldık elimize. Daha bir heyecanlandık. 'İyi ki açmışlar arayı!' diye düşündüm. Buram buram U2 olmuş albüm.
Sonra U23D geldi. Yemedik içmedik büyük kuzuyu da taktık peşimize gittik. Ancak daha konserin ortasında birbirimize bakıp 'Bu yıl bununla yetinmek zorundayız galiba!' dedik. Unutmuşuz konserlerin o heyecan içindeki kalabalığını, o kulakta kir pas bırakmayan volümünü... Değil 8 aylık bir bebek 6 yaşındaki bir çocuk için bile henüz erken olacağına kara verip 'Bir sonraki albüm turuna!' dedik...
15 Mart 2009
(D)evrim . . .
26 Şubat 2009
faydalı bir post . . .
Cok takıntım vardır. Ama bugünlerde en gözüme batanı ve genelde en can sıkıcı olanı 'faydacılık' takıntımdır. Felsefi anlamından ziyade, kendimce herşeyin bir işe yaraması, bir faydası olması gerektiğine inanmak anlamında kullanıyorum. Yanlış anlaşılmasın...
Bu anlatılmaz yaşanır takıntıyı örnekleyecek bir dolu şey vardır hayatımda.
Faydacılığın faydalı' (!) olduğu alan uzmanlığım. Mimarlıkta 'FFF' yani 'form follows function' yani 'biçim fonksiyonu izler' yani 'faydası olmayan çizginin ne işi var tasarımda' ilkesine pek sıkı fıkı bağlıyımdır ve zararını görmemişimdir. Hem sanıldığının aksine çok monoton çizgiler ve tasarımlar doğurmaz bu kaygı...
Dekorasyonda da severim faydacılığı. Süsten hoşlanmam. Mekanda yer alan herşeyin bir amacı olmalıdır Amaç kişiden kişiye değişebilir belki ama benim için, vazo çiçek sergiler, çiçek güzel kokar; mum yanar, mekana bambaşka bir duygu verir; resim çerçevesi en güzel donmuş geçmiş anımızı sergiler, hatırlatır; yastıklara yaslanırız, rahat ederiz... Anladınız değil mi?
Ama bununla da kalmaz bu takıntı. Günüm, mutlaka 'faydalı' birşey yapma kaygısı ile geçer. Yani gündelik işler (ortalığı toplamak, yemek hazırlamak, temizlik, çamaşır, alış-veriş, vb.) faydasızdır. Çocuklarla zaman geçirmek, film izlemek, kitap okumak, araştırmak, ortaya bir ürün çıkartacak herhangi bir aktivite (örneğin yazmak, çizmek, dikmek, örmek, vb.) spor yapmak, arkadaşlarla buluşmak, sohbet etmek vb. faydalıdır.
Yani keyif aldığım şeyleri 'faydalı' etiketiyle taçlandırmışım gibi gelebilir ama kazın ayağı gerçekten öyle değil.
Örneğin yemek konusunda sıkıntı verici bir takıntıdır bu faydacılık. Hele çocuk sahibi olduktan sonra daha da şımarmıştır bu takıntı.
Sonra bir de 'ziyan' takıntısı ile kolkola girmez mi bu takıntı. İşte o zaman hayat bana gerçekten zindan olmaya başlar.
Örneğin eskiyen kıyafetleri ayıklarken, sıkıldığım ya da eskiyen eşyaları elden çıkarırken, alış-veriş yaparken, vb. fayda hesabı yapmaktan bayılacak gibi olurum. Bu beni dünyanın en kötü tüketicisi yapar neyse ki bu 'faydalıdır' :-D
Ruhsal sağlığımda boşluklar olsa beni hallice bir çöp ev sahibine dönüştürebilecek bir atık malzeme canavarı olabilirim örneğin. Çünkü hepsinin bir faydası olabilir yani değil mi?
Ya da, 3. bir dil öğrenmek isterim. Lisede 2. yabancı dilim Almanca olduğu ve 1-2 yıl Almanca okuduğum için onu geliştirmem gerektiğine inanırım. O 1-2 yıl sonucunda edindiğim bilgi faydalı olmalıdır, ziyan olmamalıdır. Halbuki heh burada açıkça söylüyorum işte Almancadan hiç hoşlanmam...
Sonuçta bu ruhani anlamda önemli sayılabilecek özelliğe güzel bir ayar çekme zamanımın gelmiş olduğunu farkettim.
10 Şubat 2009
dünyanın en tuhaf mahluku . . .
Zaten söylenecek ne varsa söylenmiş canım kardeşim...
DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Nazım Hikmet Ran
1947
17 Ocak 2009
4 . . .
Konumuz '4 şey!'.
Yaptığım 4 iş...
Lise yıllarında başladım çalışmaya. Çalışmaya dair düşüncelerimi 'Çalışmak Yorar!' başlığında toparlamaya çalışıyordum. Neredeyse 1 yıldır çalışmıyorum. Ama hala ne kadar 'yorduğunu' dün gibi hatırlıyorum. Toplamda da sadece 2 alanda çalışmışım.
1. Lise yıllarında shane İngilizcem sayesinde, İngilizce dersleri harçlığıma gayet iyi bir takviye oluyordu. Hatta üniversitenin ilk 2 yılında harçlarımı bile kendim ödemeye başlamıştım. Kendi kazandığın paranın dadından yenmediğini erken keşfetmek, çalışma hayatından erken bıkmama yol açmıştı, ama olsundu...
2. Üniversirtede ilk yılımı bitirince, ucuz iş gücü olarak öğrenci ya da yarı zamanlı mimar sıfatıyla iş bulabildiğimi keşfettim. Yok canım onlar beni sömürmüyorlardı. Ben, işi sahada öğreniyordum. Hahaha... Asıl ben onların bilgi ve deneyimini sömürüyordum... Bu demektir ki 1992 yazından beri farklı konularda ya da alanlarda da olsa mimarlık yapmaya çalışıyorum. Bu ülkede hem de... Yazık bana...
Defalarca izleyebileceğim 4 film...
Hiç düşünmemiştim. Ama hızlıca aklıma gelenler şöyle:
1. Yüzüklerin Efendisi (3 filmi tek kabul edelim bakalım.)
2. Matrix (Sadece ilk film)
3. Contact
4. The Big Lebowski (gerçi Coen Kardeşler'in hemen hemen tüm filmlerini defalarca seyredebilirim ama bunun yeri ayrı...)
Yaşadığım 4 yer...
Keşke farklı şehirler sayabilseydim. Ama sadece bu şehirde yaşadım. Tıkıldım kaldım şu koca İstanbul'a...
Tatil için gittiğim 4 yer...
İznik (aile evi, rakı-ızgara geceler, gece göle girmeler, zeytin ağaçları, öğlen uykuları, dalından kiraz...)
Bozcaada (ayazma, şarap, akşam serinliği, polente...)
Cunda Adası (ismet teyze, taş kahve, adaçayı, izmir tulumu...)
Antalya çevresi (antik şehirler...)
Sevdiğim 4 yemek...
Pizza
Balık
Köfte
Mercimek'in her versiyonu
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer...
Herhangi bir okyanus kıyısı (ben bir okyanusu bir tek El-Jadida'dan gördüm. gelgitin süpürdüğü sahilin duygusu bir başka. bir ara yazayım.)
Venedik (şubat'ta karnaval var. kocaman bir film platosu. bir ara yazayım :-)
Herhangi bir pasifik adası
Bir Cirque Du Soleil gösterisi (itiraf ediyorum, bu madde bir sonraki yanıtı yazarken aklıma düştü.)
Bir yağmur damlası olsaydım, düşmek isteyeceğim 4 yer...
Ben gider One Drop Foundation'a danışırdım. En iyi onlar bilirler nereye düşeceğimi...
Şimdi körler sağırlar birbirini ağırlar hesabı olmasın, kimseyi mimlemeyeyim. Canı çeken yazar nasıl olsa...
11 Ocak 2009
büyük icat . . .
Smart Media Player. Büyük icat :-) 3-4 aydır hayatımızı kolaylaştırdı. Bütün dizler, filmler, fotoğraflar,vb. sayıları (her geçen gün artan) tek bir uzaktan kumandanın ucunda.03 Ocak 2009
büyük şehirde yaşama reçetesi . . .
Şimdi, deneyimin getirdiği bir huzur ve rahatlık var üzerimde. Dr.'um sıkı sıkı tembihledi. 'Her gün çık dışarı. Yarım saat olsun, ama olsun...' Kızımın doğum sonrasına kıyasla çok daha fazla çıktım dışarı. Alış-verişe, kızımı okuldan almaya, dr.'lara gidip geldim bu 35 gün zarfında ama bir istek ve bir kaçış olarak gördüğüm için değildi bu çıkışlar. Aksine eve dönmek, evin huzurunda sakinlemek için koşarak geri döndüğüm bile söylenebilir.
Ben hep gezip tozmak kadar ev hayatını seven biri oldum ama yine de bu değişimin nedenini sorguluyorum. 6 yılda ben mi yaşlandım ve değiştim yoksa gerçekten dışarıda hayat daha mı çekilmez hale geldi?
Tesadüf değil tabii ki, çok çalıştık ve kafa yorduk yaşadığımız yeri seçerken. 17 yıllık ehliyetim, kartlığımda şıkır şıkır duruyor ama direksiyonun karşısına geçmek istemiyorum. 'Yapamam!' dan bilinçli bir tercihe dönüştü araba kullanmamak. Dolayısıyla ulaşım için 'toplu taşımaya kolay ulaşılabilirlik' benim için önemli. Kızımın okula servislerle falan taşınmasını istemedik hiç. Bizim gibi yürüyerek gitsin gelsin istedik. Hem spor olsun, hem iklimlerin, sokakların, dönüşümünü izleyerek eğlensin-öğrensin diye düşündük. Böylece yaşayacağımız yere karar verirken, 'okullara yakınlık' da bizim için bir kriter oldu. Sonra,örneğin baharda ve yazın başında nevaleyi toplayıp açık havalarda kahvaltı etmeyi sevdik hep. Kızımla beraber bu ihtiyaç daha da arttı. Böylece 'parklara, açık alanlara yakınlık' önem kazandı. Sonra çocuklu bir aile olarak 'hastanelere yakın olmak' önemliydi. (Bunu doğrularcasına, kızımın bir tıkanmasında kucağımda hastaneye koşmuşluğum vardır.) Alış-verişi iyice internete taşımış durumdayız. Ama yine de 'çevre esnafı oturmuş ya da alış-veriş merkezlerine kısa mesafede' bir bölgede yaşamalıydık.
Neyse sonuçta bundan 3.5 yıl önce bu kriterlerle yaşayacağımız bölgeyi bulduk.
Bugün hem doğum sonrası zorunlulukları hem de kış koşulları ile hemen hemen hep evdeyim. Yine de temel ihtiyaçlar için dışarı çıktığımda, ya da kızıma 'aslında değişen çok da bir şey yok!' mesajı vermek adına onu okuldan almak istediğimde trafikten, kalabalıktan ve gürültüden uzak kalabiliyorum.
Tek sıkıntımız, Özgür'ün hergün katetmek zorunda kaldığı uzaklık. Genelde iş kararlarımızda da etkindir bu yakınlık arayışı. Ama bugün için koşullar onun günde yaklaşık 2-3 saatini trafikte harcamasına neden oluyor.
Bütün bunlar çok agorafobik duyuluyor biliyorum ama yine de daha çok evde kalmak zorunda kaldığım bugünlerde bunun bir çeşit büyük şehirde yaşama reçetesi olduğunu düşünüyorum.
Hikikomori yazısını yazalı neredeyse 1 yıl olmuş. Görünen o ki, hikikomori durumunu haftasonundan, haftaiçine taşımakla daha da vahimleşmiş durumum :-)
30 Aralık 2008
güle güle iki sıfır sıfır sekiz . . .
Üstelik bugünlerde bir yılı daha devirmek üzereyiz ya, muhasebenin sınırları genişliyor da genişliyor. Kişisel hedeflerim nelerdi, ne kadarına ulaştım? Beraber planladıklarımız nelerdi neler yaşadık? İçerisinde yaşadığımız toplumdan neler bekledim, nerelere tosladım? Neler öğrendim, kazandım,vesaire vesaire... Bir sürü soru ve yanıt işte...
Sonra yapılacaklar, hedefler, planlananlar giriyor sıraya...
Ben 2009'da daha çok yazacağım :-)
Hepinize sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yıl dilerim...
29 Aralık 2008
biriken taslaklar . . .
''Sürpriz olmazsa ve herşey yolunda giderse, bendeniz bu perşembe hastaneye gideceğim bir tane, sonraki günlerde eve geleceğim iki tane. Yaaa oldu o kadar tabi. Ne çok detay düşünüyorum bugünlerde. Tecrübe ettiğim detayları bir bir hatırlamaya çalışıyorum. Heyecanlıyım. Ya da vücudum kendini, bir sonraki döneme hazırlıyor. Gece geç bir vakit uyanmalar, uyuyamamalar, kitaplardan medet ummalar...
Bir de her şey tamam olsun derdim var ki herkes kolay kolay anlayamaz herhalde... Ben tatile bile çıkarken, ilgili ilgisiz şeyleri düzene koyup öyle gitmeye çalışırım. Dönüşte, taze bir başlangıç hesabı. Şimdi de öyle. Yeni bir dönem ya herşey halledilsin ki yeni tempoda atlanmasınlar, ele ayağa dolanmasınlar. Operasyonel yanım kuvvetlidir ama neme lazım. Serde control freak'lik de var tabi. (Biraz bu, biraz yılı kapatıyor olmanın verdiği yenilenme ihtiyacı ile bloga da yeni bir yüz yapmaya çalıştım. Başka fikirlerle yola çıkıp, bu haline ikna olmaya çalıştım.)
Ama bütün bu 'herşey tamam olsun' kaygısında en temel beklentim 'huzur'. O ilk günlerde, kargaşa, karmaşa, kalabalık, telaş, gürültü, vesaire vesaire öyle dayanılmaz olur ki... Sanki bugünden herşey hazır olursa, sadece o mis kokuyu içime çeke çeke ve tadını çıkara çıkara geçiririm o ilk günleri gibi geliyor. Hem evde eski bebek-yeni bebek dengesini kurabilmek için de huzura, dinginliğe çok ihtiyacım olacak.
Bir de sanki hala tam ayırdında değilim kucağıma bir bebek alacak olmamın. İlk bebekde heyecan bambaşka. Yepyeni bir yaşam biçimine hazırlanıyor olmak pek ayırdında olmama seçeneği bırakmıyor insana. Evin içine küçük çoraplar, küçük bereler, küçük battaniyeler, sabun kokusu, bir beşik, vb. ilk defa giriyor ve sürekli hayal kuruyor insan. Karnındaki her kıpırtı yeniden yeniden şaşırtıyor insanı. Ama ikinci bebek de zaten ilkinin peşinde geçiyor saatler. Kıpırtılar tanıdık, eşyalar tanıdık, süreç (eh biraz hafıza zorlanmasıyla) tanıdık...
Bu arada Soulemama doğurdu...''
Bu arada geçen hafta Soulemama’nın kitabı ulaştı elime. ‘Creative Family’. ‘Tasarımsal tasarruf’ diye tanımlıyorum Soulemama ile yaşamsal kesişim kümemizi. Yaklaşımlarını, önerilerini, tasarımlarını çok keyifle takip ettiğim bu blogcunun yaşama bakışındaki pozitifliği, duruluğu, samimiyeti çok seviyorum. (Kitabı www.amazon.com 'da da bulabilirisiniz ama ben genelde, daha ucuza 2. el kitaplar satan www.alibris.com 'u tercih ediyorum.) 2. kitap 2009 Ağustos'unda geliyormuş...Sonra bayram tatilinde şunları karalamışım bir fırsat bulduğumda...
''Nasıl bir sorumluluktur bu blog meselesi... Ya da ben nasıl bunu bir sorumluluk olarak algılamaktayım ki, yazmadıkça, kayıt tutmadıkça 'rahatsız' olabiliyorum.
Huh! Neyse çocukların (artık şu çoğul ekine alışmaya başladım bile :-)) bloglarına gereken ilgiyi gösterecek zamanı yakalayabildim. Artık 'Ne şanslı çocuklar!' mı demeli bu kadar kayıt altında oldukları için yoksa 'Yazık!' diye mi düşünmeli tam bilemiyorum.
Mutlu olurlar mı gerçekten bu kadar kayıt altına alınmış olmaktan. Ben ilk günlerde çevremdekiler neler hissetmiş ya da neler olmuş bitmiş okumak isterdim herhalde. Bir çeşit otobiyografik çalışma tadı bırakırdı sanki damağımda. Neyse bilemiyorum.
Herşey düzenini bulmaya başladı. Bayram tatili harika geldi. Evde dingin sayılabilecek günler geçirdik. Hatta bu koşullarda agorafobik olmak içten bile değil. Sokakları hayal edemiyorum. Bayram bilançosu (ne anlamsız bir değerlendirme...) ne kadar ağır... Sokaklar kalabalık, insanlar çıldırmış gibi... Ev ne kadar huzurlu oysa...''
Arada sırada 1-2 saatliğine kaçıyorum dışarı ama yine de durum çok değişmedi. Evde ailem, filmlerim, dizilerim, kitaplarım, müziğim, internetim falan çok muyluyum...
28 Aralık 2008
neler oluyor ?
Sonra tesadüf 'A Mighty Heart' ı seyrettim. Arkasından 'Ortadoğu'da Tarih ve İnanç' kitabını okuyarak kafamda uçuşan yanıtcıkların derlenip toparlayacağını düşündüm. Öyle ya bölgeye M.Ö. 10.000'den günümüze uzanan bir çerçevede bakmak tatminkar yanıtlara götürebilirdi beni. Doğumla beraber tabii ki heyecanını yitirdi bu yanıt arayışı. Kitap da başucumda ilgi alaka bekler oldu. Ta ki geçen gün tüm ekranları ve gazeteleri kana bulayan saldırılara kadar... Kitabın sayfaları yine hışırdamaya başladı. Lanet okumak, küfür etmek, taraf tutmak ya da acıya, kana susamış, ağzından 'Ahhh! Vahhh!' salyaları akıtan bir seyirci olmak yerine 'çalışmaya' devam etmeye karar verdim. Ne fayda mı? Ben büyük sorunlara karşıt eylemler için çok küçük insanlar olduğumuz gerçeği ile yüzleşeli yıllar oluyor. Çok acıttı ilk başta hiç bir şey yapamayacak, hiç bir şeyi değiştiremeyecek olmak ama işte öğrenmek, bilmek, düşünmek, konuşmak ve yazmak ile acımı hafifletmeye çalıştım bu süre zarfında. Bu konuda da o duru ve basit yanıta ulaşamadım henüz ama bugün bütün olana bitene bakışım değişti. 06 Aralık 2008
hoşgeldin bebeğim . . .
Söyleyecek çok fazla şeyi olmuyor insanın. Kelimelerin basit, yetersiz, gereksiz olduğu zamanlardan... Nefesini dinliyorum. Kokusunu içime çekiyorum. Vücudunun kırılganlığı, teninin yumuşaklığı, savunmasızlığı içimi titretiyor. İnsanın tekrar tekrar sevebilme, çok sevebilme, en içerilerde bir yerlere dokunan şekilde sevebilme yeteneğine şaşırıyorum. Anne olmaya dair sayısız duyguyla geçiyor günler . . .16 Kasım 2008
masumiyet müzesi . . .
Benim kitap sayfa sayısı ile aram hiç bir zaman kötü olmamıştır. Yani kitapları sayfa sayısı ile değerlendirmem, ‘tuğla gibi kitap’, vb. ifadelerden de çok hoşlanmam. Ama böyle değerlendirilebilecek bir çok kitabın sayfaları arasındayken, duygudan duyguya, düşünceden düşünceye savrulma konusunda çok başarılıyımdır.Konumuz Masumiyet Müzesi. ~600 sayfalık bir kitap. Çok araştırmadım ama sanırım 6 yılda falan yazılmış. Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk kaleme almış. Okunacak ! O kadar !
'Mustafa' bir 'Masumiyet Müzesi' iki. Konuşmayan, yazmayan çizmeyen kalmıyor haliyle... Başlayıp bırakanlar, hiiiç beğenmeyenler, kitaptaki kurgu hatalarına dikkat çekenler, vesaire, vesaire...
Bu da ‘benim neyim eksik ben de yazacağım - 2 . . .' olsun diyelim ve yorumlarımıza geçelim.
Bir yerlerde okumuş olabilir miyim, yoksa benim aklıma düşen bir yorum mu bu? ‘Yeşilçam’a saygı duruşu...’ Romanın başında kullanılan tüm ifadeler, konunun gelişimi, karakterler, herşey Yeşilçam’dan fırlamış gibi. Tabii ki ben de severim eski Yeşilçam filmlerini. Ama ne bileyim bu klişeliğinin altı çizilen zorlama ifadelerle ve saman çiğniyormuşum tadı ile öyle zorlanıyorum ki ilk başlarda... Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet, ‘Bir yerlerde bağlanacak, toparlanacak, romanın iskeleti kendini ortaya koyacak.’ diye bir bekleyiş bu ve ben ‘Koooskoca Orhan Pamuk yazmış, vardır bir anlamı.’ diye kalıpları olan bir okuyucu hiiiç değilim. Sayfalar akıyor ve ben bekliyorum. Evet bir tutku, bir takıntı deşifre oluyor sayfa sayfa. Arkada 70’lerin İstanbul’una bir saygı duruşu ama bitmiyor bu takıntı. Özgür’e özetliyorum arada. ‘Bugünlerde anakarakterin midesinin sağ yanındaki sancı ile haşır neşirim.’ diye. Sonraki günler midesinin sol yanı, altı, üstü...Offf off.
Ve nihayet bitiyor o 8 yıl. İçimde bir sıkıntı, bir yorgunluk. Sanki ben de Çukurcuma’daki o eve yıllarımı gömdüm Füsun ve Kemal ile. Sanki ben de artık ne olsa mutlu olmayacağım. Sonra bir acı... Değdi mi ya!
Ve sonra, son 50 sayfada sürprizli bir şekilde kavrıyor roman beni.
Ben tüm eğitim hayatım boyunca müzeler üzerine çalıştım, araştırdım, kafa yordum. Bu çalışma ve projelerden hareketle biriktirmeye, koleksiyonlara, sergileme pratiğine dair karaladım bir şeyler. İşte Kemal’in, Masumiyet Müzesi’nin kuruluşu sürecinde yaptığı araştırmalar ve çalışmalar ve içinde bulunduğu ruh hali beni birden (ne yazık ki çok geç) hikayeye bağlayıverdi. Romanın içiçe geçmiş ana temaları, okullarda biyoloji derslerinde kullanılan ve insanın iç organlarının gösteren modellerin atar ve toplar damarları gibi birden aydınlanıverdi.
'Seeeni aaanlıyoruuuz Orhan Pamuk! '10 Kasım 2008
benim neyim eksik. ben de yazacağım . . .
'Gerçekten zamanı değildi. Çünkü çok geç kalındı. 70 yıl kadar! Konjonktür meselesine gelince, beklersek emin olalım ki, hiçbir zaman konjonktür uygun olmayacak, Türkiye hep geçiş döneminde olacak, Türkiye’nin dört bir yanı hep düşmanlarla kuşatılmış olacak...'
Ama daha önce de, Atatürk filmi görse, tepkisinin ne olacağı üzerine şöyle bir yorumu da var aynı ropörtajda:
'Armstrong’un "Bozkurt"u Atatürk’ün sağlığında yazılmış tek biyografi. Aynı zamanda Atatürk aleyhine yazılmış en ağır kitaplardan biri. İngiltere’de kıyametleri koparıyor. Atatürk merak ediyor ve getirtiyor kitabı, sofrada açtırıyor ve "Okuyun bakalım!" diyor. Okumaya başlıyorlar, "Daha?" diyor, "Paşam buraları okumasak" diyorlar, "Okuyun" diyor, "Ama paşam" diyorlar, "Ne demiş?" diyor, "Hayvan mı demiş?", "Yok efendim, öyle değil de", "Ne demişse okuyun" diyor, okuyorlar. "Eğlenceli bir kitap" diyor; "Yaşadıklarımızı eksik bile yazmış. Ben tamamlayayım da kitaba eklensin. Memleket de okusun. Hükümet kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla hataya düşmüş." Böyle hoşgörülü bir Atatürk’ten siz sansürcü, ceberrut bir portre yaratmışsınız ve bize onu yutturmaya çalışıyorsunuz. Ben o Atatürk’ü benim liderim saymıyorum. Ben kendi tanıdığım lideri anlatmaya çalışıyorum.' (lütfen tekrar okuyunuz...)
Mustafa filmini henüz görmedim. 'Görmeyeceğim!' ya da 'Göreceğim ve öyle ağır eleştriler döşeyeceğim ki...' gibi bir yaklaşımım yok açıkçası. Fırsatım olursa izleyeceğim mutlaka.
Ama kafama takılan konu, Can Dündar'ın hangi okullarda okuduğu, nasıl bir eğitim sürecinden geçtiği ve kafasında bu belgeselden önce nasıl bir Atatürk imajı olduğudur. Yani Atatürk konusunda bunca belgesel çekmiş bir belgeselci hala kafasındaki Atatürk imajıyla barışamadıysa ve bu filmi savunurken böyle bir iddia ile ortaya çıkıyorsa, bir yerlerde yanlış birşeyler yok mu sizce de?
Ben ilkokulu mahalle mektebinde, orta ve liseyi anadolu lisesi'nde, üniversiteyi yine bir devlet üniversitesinde okudum ve yüksek lisansımı bir vakıf üniversitesinde yaptım ve eğitim hayatım boyunca kafamda hiçbir zaman Can Dündar'ın bahsettiği 'sansürcü ve ceberrut portre' oluşmadı. Hatta daha üniversite yıllarımda bahsi geçen Bozkurt kitabını okuduğumda dahi kafamdaki imaj değişime uğramadı.
Atatürk'e, çağının önünde ve üstünde değerlendirme ve yaklaşımlarına, entellektüelliğine (lütfen bu linki mutlaka okuyunuz.), araştırmacılığına, çalışkanlığına, çabalarına, iktidarın beslediği egoya karşı durabilişine, disiplinine, devrimciliğine nasıl bir hayranlık beslediğimi ifade etmem çok güç.
İster kalıplaşmış şiirlerle anılsın, ister diktatör denilsin, ister içtiği yudumlar sayılsın, ister bazı kadınların kalplerini kırmış, bazılarının aşkıyla yanıp tutuşmuş olsun, değişmeyen tek şey bugün nerede durduğumuzdur ve bunun Atatürk'ün eseri olduğunu görmemezlikten gelmek en büyük aymazlıktır. Cumhuriyet'in 2.'si 1.'si ne demek nasıl hala anlayamadıysam tüm bu gürültüye de öylesine anlamsız gözlerle bakıyorum.
Kafasındaki Atatürk imajından rahatsız olan herkesin de, aslında farklı hesaplar peşinde olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum...
09 Kasım 2008
03 Kasım 2008
teşekkürler ece temelkuran . . .
Ece Temelkuran'a hemen bir tesekkur maili attım. Aşağılık adamlardan aldığı binlerce aşağılık maili düşününce teşekkür maili için bir ne kadar da geç kalmışım aslında...
Teşekkürler Ece Temelkuran...
AKP'li kadın vekillere destek ve soru:
14 yaş!
Yazamadığım tek bir konu var. Daha önce de söylemiştim bunu. Çocuklara cinsel istismar meselesini yazamıyorum. İçim almıyor. Mayından bacağı kopmuş çocuk gördüm, cezaevi operasyonlarında bütün vücudu yanmış, kömür olmuş adam gördüm, beynine gaz bombası saplanmış çocuğun otopsisini izledim, ölüm orucundan sonra Wernicke Korsakoff hastalığıyla çocuklaşmış kadınlar gördüm... Daha bir araba berbat şey gördüm. Ama dayanamadığım bir tek şey var, o da bu. O yüzden anlamıyorum bütün Türkiye’nin hep birlikte bu Hüseyin Üzmez pisliği içinde eşelenip durmasını. Nasıl bir eşelenmek, sürtünmek, sürünmek, siftinmektir bu, anlamıyorum. Ne mide varmış bu ülkede! Helal olsun. Şaşırmam!Daha önce kızının kafasını traktörün altında ezerek öldüren bir anne görmüştüm, namus cinayetiydi. Dolayısıyla bir annenin kız çocuğunu aşağılık bir herifin eline ‘ellesin’ diye vermesine şaşırmam. Anneler kızlarına çok acayip şeyler yapabilirler. Daha önce çocuklara tecavüz edip sonra da o çocuk-gelinleri ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle’ koluna takıp gururla gezen berbat adamlar gördüm. O çocukların üzerine abanmaktan yağlı yağlı mutludurlar. Bir adamın Müslüman olması, olmaması hiçbir fark yaratmaz adamda. Yüzüne kusulmayacak adamlar, Müslüman adamlar gördüm. O adamların yapacaklarına da şaşırmam. Helal olsun amaDinci basının ne aşağılık şeyler yazabileceğini gördüm. ‘Bu Ergenekon’un işidir’ diye çocuk tecavüzünü savunmalarına şaşırmam. Başını örtmeyen benim gibi kadınlara tecavüz etmeyi mübah sayabileceklerini çok iyi bilirim. Benim gibilerin gövdeleri onlara ‘Dar-ül Harp’. Nereden biliyorum? Mail atarak bildiriyorlar çünkü. Onların yapabileceklerine de şaşırmam. Laik basın tarafından bazı gazetelerin Hüseyin Üzmez olayıyla ilgili ‘Kart zampara!’ başlığını atmasına da şaşırmam. Bir çocuğa edilen tecavüzü böyle ‘komikleştirmelerine’ şaşırmam, erkek ideolojisi laiklik filan dinlemez çünkü. Ama bütün bu olayda şuna şaşırırım. AKP’li kadın vekillerin bu işe tepki vermesine. Helal olsun! Hakikaten helal olsun. Ama şu meseleleri bir açıklığa kavuşturalım sevgili kadın arkadaşlar. Tüm samimiyetimle soruyorum bunları:Tepelerdeki cevaplarErkek vekil arkadaşlarınıza sorunuz:14 yaşındaki kız çocuğu ile bir yetişkin adamın cinsel ilişki yaşaması meşru mudur? Kızın ailesi veya kendisiyle yapılan herhangi bir dini veya hukuki akit bunu meşru kılar mı? 14 yaşındaki bir kız çocuğunun cinsel ilişkiye gösterdiği rıza, rıza sayılır mı? 14’ünde evlenmek14 yaşında evlenmek o kız çocuğuyla girilen cinsel ilişkiyi tecavüz olmaktan hakikaten çıkarır mı?Bu soruların cevapları Ankara’nın hangi yüksek rakımlı tepesinde? Ya da tepelerinde? Sorun bakalım sevgili AKP’li kadın arkadaşlar erkek vekil arkadaşlarınıza. Şöyle sorun:Kaçınız 14, 15, 16 yaşında kız çocuklarını alıp, evlenip başlarını kapattı? Kaçınız bu kız çocuklarını okullarından ayırıp eğitim hakkından mahrum etti? Şimdi kaçınız ‘kadınların eğitim hakkı’ diye ‘özgürlük papağanlığı’ yapmayı hayal ediyordu bu kız çocuklarını okulsuz bırakırken?Zihniyetin ortasıAKP’li kadınları Hüseyin Üzmez olayına gösterdikleri hassasiyetten dolayı kutluyor ve destekliyorum. Ama bir gün bu sorulara dürüst cevap vermelerini ve nasıl kadın düşmanı bir zihniyetin ortasında yer aldıklarını anlamalarını da diliyorum.
14 Ekim 2008
birileri farkında yani . . .
İstanbul Müftülüğü, 1-7 Ekim Camiler ve Din Görevlileri Haftası ile Kuran kurslarının 2008-2009 eğitim-öğretim yılı açılışı nedeniyle, Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde panel düzenledi. Yeni öğretim yılına başlayacak Kuran kursları öğretmen adaylarına ve din görevlilerine hitaben konuşan Altıkulaç, Kur’an-ı Kerim’den ayet ve hadislerden örnekler vererek, nasihatlerde bulundu. Görevini aksatan din görevlileri bulunduğunu kaydeden Altıkulaç, “Biliyorum ki görevini yapmayan görevlilerin aldığı para helal değil. Ben imam olsam, aksattığım oranda maaşım kesilmeli. Çünkü helal olmadığına inanıyorum” dedi. Bazı aksaklıklara da değinen Altıkulaç, ezanların vaktinde okunması gerektiğini söyledi. Altıkulaç, “Biri bitiyor, öteki başlıyor. Bir de araya musiki dersleri girdi, ezanlar bozuldu. Bazı müezzinler gazel üslubuyla ezan okuyor. Ezanı uzatmadan üslubu ile bitir. 2 cümle arasında ’es’ var, uymuyorlar.”
11 Ekim 2008
kriz . . .
Çok olmadı. Belki 2 belki 3 ay. Oprah'in 2 programını izledim. Birinde intihar eden kocasının ardından, üstüne kalmış yüzbinlerce dolarlık borçla ve 3 çocukla başetmesi gereken bir kadındı konu. O sırada yeni yayınlanmış ve kadınlarda finansal farkındalık yaratmak adına yazılmış bir kitabın yine kadın yazarı da bir çeşit danışmanlık vermek üzere bu bedbaht kadının karşısına konuşlandırılmıştı. Kirli çamaşırlar bir bir ortaya dökülmeye başladıkça Amerikan toplumunun acınası durumu karşısında ağzımı kapatamaz hale geldim. Herşey kocaman, herşey çok, herşey kontrolsüz. 3 katlı kocaman bir ev (ipotekli), 3 kocaman araba, dolapta tam 90 adet jean, kartlıklara sığamayacak kadar çok kredi kartı (hepsinin borçları binlerce dolar civarında) ve hayatında hiç fatura görmemiş, hiç hesap yapmamış bir kadın... Kocasından psikolojik eziyet gördüğü halde (makyajsız nasıl olduğunu hatırlamıyor.) kendi ayaklarım üzerinde nasıl dururum diye ufacık bir düşünce aklının köşesinden geçmemiş. (Neyse işin kadın boyutu üzerinde durmak istemiyorum aslında.)Diğer program ise ''Bir aile, genel tüketim alışkanlıklarını bırakıp 1 hafta nasıl yaşar?'' konulu bir yarışma idi. Seçilen ailenin genel tüketim alışkanlıkları ekrana geldikçe herhangi bir dizinin değil de gerçek bir Amerikan ailesinin karşısında olduğumun daha çok bilincine varıyordum. Haftada 200$'lık market alışverişi, market alışverişi günlerinde dolapta yer açmak için daha paketi açılmamış ürünlerin çöpe atılışı, market alışverişinin içeriği, 4 çocuklu ailenin her odasında bir tv, çocukların sabaha kadar yanan ışıkları ve açık bırakılan tv'leri, sabah evin çeşitli yerlerinden toplanıp çöpe atılan yarım bırakılmış gazoz, kola, meyve suyu kutuları, aynı şeyi yemekten keyif almayan aile bireyleri için her öğün pişirilen farklı sayıda hazır yemek (çöpe atılan kısmını vurgulamıyorum bile)... Tablo ortada yani. Aile Oprah'ın kendilerine koyduğu kurallar dizisini uygularken ağladı da ağladı. 1 haftayı geriye saymaktan, çıkarmaları gereken sonuca odaklanamadılar bile.
Queer Eye for the Straight Girl ya da bir kaç gün için çok çocuklu bir annenin yerine geçen bir bekarı hırpalayan Crash Test Mommy gibi progamlarda da gördüm. Kocaman evler ve arabalar, kalabalık aileler, hazır yiyecekler, sonu gelmez alış-verişler, algılamakta zorluk çektiğim bir tüketim anlayışı... Algılamakta zorluk çekmekle beraber izdüşümlerini Türkiye'de de gördüğümüz bu yaşam biçimleri aslında düne kadar güçlü olan Amerikan ekonomisi'ne ne şekilde etki ediyordur ya da etmiştir işin uzmanlarına bırakmak gerek ama bunun planlı bir kriz senaryosu olduğu savları bir kenara bırakılacak olursa, 'küçülme' 'tasarruf' gibi kelimeler bu insanların hayatlarına girebilecekse 'İsabet!' diye düşünmeden edemediğimi söylemeliyim. 
06 Ekim 2008
bugünlerde . . .
Ben ana haber bültenlerinin yapış yapış, bağırış çağırış dünyasının karşısından çok uzun zaman önce kalktım. Haberleri, gündemi kelimelerle takip etmek, duygulara bulanmış, hedefini şaşırmış değerlendirmelerden koruyor beni. Büyük resmi görmek konusunda aracım okumak, yeniden okumak.
Çıkarlar doğrultusunda yontulmuş blgilerle yönlendirilerek, sormadan, sorgulamadan, bilmeden, duygulara yenik düşerek, öfkelenerek, bağırıp çağırarak, suçlayarak, bir sonuca varmak ne kadar olasıdır?
Büyük resim çok net aslında. Ama dedim ya sözcükler düğüm oldu boğazımda...
03 Ekim 2008
dali sergisi . . .
Sergiyi gezdik.
Bu arada belgesel ve kurgusal kitapları topladım. Dali ve Ben'i aldım örneğin. (Filmi de 2009'da gösterime giriyormuş.) Biraz hatırlatma, biraz sorgulama süreci yeniden...02 Ekim 2008
18 Eylül 2008
coştum yine dalgalanıyorum ben...
Kızım için İstanbul Modern’in kapıları açılıyor bu Eylül’de örneğin. Uzuuun yıllarımı geçirdiğim rıhtımın komşusu bu binaya gitmeyeli belki 1 yıl olmuştur. Yaz sıcaklarında her niyetlenme bezginlikle sonuçlandığından, ancak... Çocuk etkinlikleri için rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Biz hazırız :-)
Dali Sergisi için pişmanlık yaratmayacak bir tarih arayışındayım. Picasso Sergisi döneminde bir iki defa müzenin kapısından dönmüş, Emirgan’da kahvaltı ile yetinmek zorunda kalmıştık. Rodin Sergisi pek popüler değildi de, elimizi kolumuzu sallayarak girmiştik. Kızımızla Rodin imzalarının izini sürüp, heykellerin şekillerine girip, çıkışta Kerem Görsev’in Kahvaltı’da Caz’ından arta kalanlarıyla kulaklarımızı şenlendirmiştik. Dali sergisinin son 2.5 ayında kucağımda yeni bir canla oralara gidemeyeceğim için ne yazık ki serginin en sıcak olduğu günlerde kapıya dayanmamız gerekecek. Dali eserlerini Avrupa’da bir cok merkezde görme şansımız oldu. Ama bu gerçekten çok kapsamlı bir sergi ve denenmiş, tecrübe edilmiş herşeyi kızımızla yeniden keşfetmek ayrı bir keyif. Onun gözleriyle herşey yeniden şekilleniyor benim için. En derin konular bile, ona anlatırken en yalın haliyle dile geliyor ve yeniden aydınlanıyor insan. Bir atölye çalışması ile onun sergi gezisini renklendirmeyi umuyordum ama sergi sonuna kadar tüm atölye çalışmalarının rezerve edildiği, hatta yedek listeden bile ancak Aralık sonunda böyle bir çalışmaya katılabileceğimiz söylenince gerçekten çok şaşırdım. Çok sevindirici buluyorum böyle yoğunlukları... Neyse biz de bayramın ilk günlerinde boş olmasını umduğumuz İstanbul’u turlarken rahat bir sergi günü yakalayabiliriz diye düşünerek plan yapıyoruz.Devlet kapısındaki işler için de enerji geldi üstüme. Uzunca bir süredir sürünen ‘Nüfus Cüzdanı Değiştirme’ girişimini nihayet sonuçlandırabildim. Devlet kapısında bir işin, hele ki bu bir nüfus cüzdanı değişimiyse yarım saatte sonuçlanması bir çeşit mucize gibi geldi bana. Ama artık 35 yaşındaki bendenizin 0 bir nüfus cüzdanı var. Herşeyi sıfırladık anlayacağınız :-) Sıra diğer resmi belgelerde...
Kitaplar arasındaki serseri yolculuğuma devam ediyorum. Bir blogcu önerisinin peşinde kötü bir yerli polisiye, kitap raflarından cazip cazip gülümseyen senaryo tadında vasat bir Veda, çocuk yetiştirmede edindiğim tüm düsturların aslında bir yöntem olduğunu öğrendiğim bir Harika Çocuk Yetiştirme el kitabı, şahane bir Doris Dörrie okudum.
Yerli polisiyeyi yazmıyorum bile. İyi bir CSI izleyicisini tatmin etmek çok zor :-)
Ayşe Kulin’den sadece Füreya’yı okumuştum. O da zaten kahramanı ile büyüleyen bir biyografi idi. İyi bir Ayşe Kulin okuyucusu olan annemin söylediğine göre Veda’daki, senaryo tadı tipikmiş. Olsun 1920’lerin Türkiye’sine dair akıcı bir dönem romanı okumuş oldum.‘Harika Çocuk Nasıl Yetiştirilir?’ (kitabın adı kötü. kabul etmek gerek.) çocuk yetiştirmede Montessori yönteminden bahsediyor. Temel felsefe çocuğunu birey olarak kabul etmeye
dayandığı için bana çok da yabancı şeylerden bahsetmiyor. Dediğim gibi kızım büyürken el yordamıyla yapmaya çalıştığım herşeyin bir adı varmış işte... Çocuğum harika mı, orası göreceli elbet ama bir birey olarak kendini tanımlaması konusunda doğru adımlar attığımızı düşünmek, 'ya yanlış yaparsam!' endişesi ile zaman zaman sıkışan kalbime serin serin masaj yapıyor :-) Kitap pratik, basit reçetelerle konuyu psikolojik bir bilinmezlikten uzak ele alıyor. Fotoğraflar ve detaylar da harika.Şahane Doris Dörrie’ye gelince... Yıllar önce film festivalinde ‘Kimse Beni Sevmiyor.’ ile keşfettiğim bu müthiş kadın yönetmen&yazar için yazacak çok şeyim varmış gibi geliyor. Filmden yıllar sonra kitaplarını keşfedip okumaya başladım. Her iki alanda da parlayan müthiş bir mizah duygusu, felsefesi ve ‘kadın bakışı’ var Dörrie’nin.

‘Düşlerimdeki Erkek’ tüm alışkanlıklarınızı, kadın olmaya dair dayatılanlar ve pompalananlarla, içeriden fışkıranlar arasındaki ince çizgiyi ve aşkı anlatan bir nefeslik bir hikaye. Kitabın benim için, 20’li yaşlarımdaki salaş seyahatlerim ile bugünümü yeniden masaya yatırmama neden olacak detayları anarak daha da eğlenceli hale geldiğini de söylemeliyim.
Dörrie’nin !F’de izleme şansı bulduğum son filmi ‘How to Cook Your Life?’ ise başlıbaşına bir post konusudur, burada harcamayayım. Ama siz bulun ve mutlaka izleyin.
07 Eylül 2008
eylül...
Ben tam bir bahar insanıyım. İlk ya da son farketmiyor. İkisinde de bu enerjiyle doluyorum. Doğayla bu kadar empatik bir ilişki içindeyim yani.
Öğrencilik dönemlerimde, çalışan anne-baba çocuğu olarak sadece 1 hafta ya da 10 günlük kaçışlarla renklenen yaz tatilimi, yazlıklarındaki arkadaşlarımla yaptığım günlük konuşmalar ve gömüldüğüm kitaplarla geçirmekten başka seçeneğim olmazdı. Eylül’ü iple çekerdim. Üniversite öğrenciliğim dönemimde ise şehrin hareketli yüzü için beklerdim Eylül’ü. Çalışma hayatı ile beraber de durum aynıydı. Eylül’le beraber, tüm sanatsal etkinlikler can bulur, yeniler ve kaçırılan eskiler için programlar gözden geçirilirdi. Herkes bir bir İstanbul’a damlar, İstanbul o çirkin kış yüzünü giyinmeden, serin akşamlar ve haftasonları renklendirilirdi. Sonra kahvaltıda kendini dışarı atma heyecanı sakinler, evin dinginliğinde uzun saatler geçirmek keyif verici hale gelmeye başlardı. ‘Eve dönüş’ temalı ev içi yenilemeler için kafa yorulur, kahvenin tadı bile bir değişirdi. Çocuk sahibi olunca, tüm bunlara okul heyecanı ve çocuklara yönelik etkinlik araştırmaları eklenmeye başladı. Ama Eylül’ün gelişinin verdiği heyecan hiiiç değişmedi.
Bu yaz anasınıfına başlayan kızımla ve büyüyen karnımla Eylül’e başka bir anlam daha yükledim. Kızım dışarıda eğitim hayatının ilk adımlarına devam ederken ben içeride ‘4 kişilik bir aile için eve dönüş’ temalı ev içi yenilemeleri için kafa yormaya başladım.
28 Ağustos 2008
abur cubur okumalar . . .
Bu aralar durum tamamen farklı. Herşeyden keyif alma, herşeye bulaşma durumundayım.
Uçurtma Avcısı’nı okudum yakınlarda. 1-2 geceyi sabah kavuşturarak üstelik. Bırakamadım elimden. Hormonlarıma kabahat bulup, gecenin bir yarıları ağladım kitap elimde :-) Bir filmin içinde kaybolmak nasıl da keyiflidir ama bir kitabın içinde kaybolmanın tadı başka hiç bir şeyde yok sanırım. Bir yanda duygusal savrulmalar, diğer yanda büyük Ortadoğu politikalarının küçük insanların hayatlarına attığı kocaman fiskelere öfkelenmeler ve ister istemez 'Türkiye üzerine oynanan oyunlar'a kötümser projeksiyonlar...Sonra kafamdaki çağrışım perilerinin azizliği belki de elim Can Dündar’ın Ergenekon kitabına gitti. Can Dündar’ın da altını çizdiği üzere, kitapta yeni bir bilgi, özel bir araştırma sonucu ortaya çıkarılmış bilgiler yok. Herşey zaten ortada. Derin merin değil hiç bir şey aslında. Balık hafızalarımızın biraraya getirmeye zahmet etmediği gerçekler derlenmiş kitapta. Gündem, Uçurtma Avcısı’nın da etkisiyle vuku bulan Ortadoğu politikaları hım hımları ve belki de nihayet izleyebildiğim Bourne serisinin ilk filmi sonrasında,
ortaya dökülüp saçılmış yüzlerce bilginin derlenip toparlandığı bu derin devlet soyağacı çalışması yine de tek başına kesmedi beni.
Yanına Rolling Stone röportajlarının tadından gazla Bono’nun Odasında kitabını ilave ediverdim. Sıkı bir U2 takipçisi olarak, bu karizmatik müzik adamının kelimeleriyle hayatı, müzik endüstrisini, Afrika’nın borçlarının silinmesi adına verdiği uluslararsı mücadeleyi vesaire okumak keyifli olacaktır diye düşünebildim. Üstelik gereksiz çağrışımlara davetiye çıkaracağını bile bile. Tanrı ve din sorgulamalarından çekinmeyen ve ‘Anne ve babamdan aldığımı kabul ettiğim bir şey de dinin kimi zaman Tanrı’nın yolunu tıkadığı’ diyebilen bir dindardan sözediyoruz sonuçta. Tamam Bush için neredeyse sevimli bir Texas'lıdan bahsedermiş gibi bahsediyor, 'Düşmanımı tanıdım. Haklıymış!' özlü sözlerini falan savuruyor ama hala karısının eski sevgilisini kıskanan ve kendini bir Hollywood yıldızıyla aynı kefede göremediğini söyleyen ezik Chris Martin kadar da hayalkırıklığı yaratmıyor :-)12 Ağustos 2008
görsel deneyimler...
Mimarlık teorisyeni Bernard Tchumi tarafından tasarlanan Parc de la Vilette bir mimarlık öğrencisi olduğum günlerde hafızama kazınmıştı. Bu çeşitli merkezlerin birarada bulunduğu bölgede benim için en ilgi çekici yapı her zaman La Geode olmuştu.
Tabi 1999 yılında Paris’i ilk ziyaretimizde buraya yaptığımız keşif turuna kadar içeride nasıl farklı bir dünyanın bizi beklediğini bilmiyorduk. İşte görsel deneyimlerle ilk tanışmam bu şekilde olmuştur. Şimdi mimari ya da görsel sunumu olası kılan teknik detaylara girmemi beklemeyin :-) Burada sohbet ediyoruz sonuçta.
Ama sanırım şu kesit içerideki dev konkav perdenin ve dik sinema koltuklarının sizi nasıl da filmin içine taşıdığını göstermeye yardımcı olacaktır. Düşünün ki önünüzdeki kişinin omuzları neredeyse ayak hizanızda. Sağını solunuz önünüz yani yaklaşık 180 derece bakış açınız filmle dolu. Filmde Nil’in üzerinde uçuyorsunuz ya da, derin denizleri keşfe çıkmışsınız. Gözünüzde yanılsama yaratan bir gözlük de yok üstelik. Tabi bu filmler özel kameralarla çekiliyor ve maliyetleri nedeniyle henüz sadece 30-45 dk. lık çekimlerden ibaret ama tadı uzun süre hafızanızda kalıyor. Sonuçta La Geode hem mimarisiyle hem de içeride sunduğu müthiş görsel deneyimle Paris’te kimsenin kaçırmaması gereken bir noktadır bence.Yine Parc de la Vilette’de 4D sinema ile tanıştım. Kötü bir örnek olmakla beraber hareketli koltukları, ayaklarınızı gıdıklayan fare kuyruğu demonstrasyonu şeritleri, yüzünüze üfleyen rüzgarla nasıl bir şey olduğuna dair fikir veren bir uygulamaydı. Bir madende rayların üzerinde hızla hareket ediyorduk ve her virajda savruluyor, her hızlanmada yüzümüzde rüzgarı hissediyorduk.
Bir kaç yıl sonra bu defa Berlin’de IMAX 3D ile tanıştım. Üstelik bir gösterisini izlemek için içimin hop hop ettiği Cirque du Soleil’in Journey of a Man’inini izleme şansım oldu.
Sonra başka şehirlerde başka kısa 3D filmlere gittim fırsat buldukça. Sonra sonra IMAX buralara geldi ve ben kapısından içeri giremedim bir türlü.
Ve REAL D diye bas bas bağıran ‘Dünyanın Merkezine Yolculuk' vizyona girdi. Yıllar sonra yeniden benzeri bir keyfi yaşamak için sinemaya attık kendimizi. Mutlaka söylenecek bir dolu şey bulmuştur birileri. Evet oturalım insanlığın acılarını, sorunlarını, umutlarını ve umutsuzluklarını yalın dillerle anlatan filmleri izleyelim. Festivallerde kuyruklar olalım, ödülleri alkışlayalım ama sinemanın içinde barındırdığı potansiyelleri de görmemezlikten gelmeyelim. Müthiş maliyetlerden bahsediyoruz bugün ama gerek teknolojinin bu tam gaz hızı ile gerek animasyonun geldiği ve geleceği nokta ile bundan 5-10 yıl sonra izleyeceğimiz filmleri düşünebiliyor musunuz?Sizi bilmem ama bu beni gerçekten heyecanlandırıyor...
11 Ağustos 2008
hoşgelenler...
05 Ağustos 2008
tatil dönüşü...
Ben hep diyorum. 'En güzel tatil planlanan tatildir.' Çünkü gidilen tatil eninde sonunda biter. Planlanan tatile hazırlanmak, tatille ilgili hayaller, tatil alış-verişi ise uzaaar da uzaaar. Hep akla yeni şeyler gelir. Çantaya bir kitap daha atılır, tiril tiril bir elbisenin daha peşine düşülür, 'aman scrabble'ı unutmayalım.' telaşı yaşanır, yolluk ne yenileceğine karar verilir, bu defa güneş banyosundan önce ve sonra mutlaka kremlenilmek üzere sözler verilir, gidilecek yer ve çevresi ile ilgili okunur da okunur, bulunur yani yapılacak bir şeyler.Geçen yıl yoğun çalışma temposu nedeniyle 3 haftasonu kaçamağı ile yetinmiş bu arkadaşınız, ayağını suya sokabileceği günlerin özlemiyle yazamaz olmuştu nicedir. Nihayet gitti ve ne yazık ki döndü :(
Yeniden Bozcaada'nın kollarına attık kendimizi. Alışkanlık yapan bir yer sanırım burası. Aklıma Ayazma düşünce sanki başka bir hiç bir yerde denize giremem gibi geliyor. Ya da aklıma o sokaklar düşünce sanki başka sokaklarda terliklerimi umarsızca şıpıdaklatmak anlamlı olmayacak zannediyorum.
Bozcaada'yı seviyorum...
07 Temmuz 2008
eko post...
Ben 'sonradan olma' bir çevreci değilim. Yani dünyada bir farkındalık yaratmaya çalışırken ister istemez yeni bir çeşit tüketim anlayışı geliştiren ya da bir 'trend' haline gelen çevrecilik anlayışından çok önce gelişti benim çevreye saygım ve kaygım. Bunun nedeni yokluk Türkiye'sinde ilk çocukluğunu geçirmiş olmaktır diyemeyeceğim, çünkü bir dolu yaşıtım düşünce sistemimi bağıran kıyafetler giymediğim, bu duyarlılıkların formasını taşımadığım halde böyle düşünüp yaşayabildiğim için beni takıntılı diye nitelendirmiştir, nitelendirmektedir. Yine o yılların Türkiye'sinde çocuk yetiştirmeye çalışan anne ve babamın hassasiyetidir de diyemiyorum, çünkü onca hassas anne baba nice 'hödük' yetiştirebilmiştir. Okuduklarımdır da diyemiyorum, aynı yollardan geçen arkadaşlarıma genel olarak duyarlılığımı ifade etmekte zorlanıyorum. Yok ben ifade ediyorum da onlar anlayamıyorlar :) Dindar biri değilim, doğu felsefesi ile kafayı bozmuş biri de değilim ama bir pirinç tanesinin bile kıymetini bilerek yoğrulmuştur tüm düşünce sistemim. Değil ki çok barbarca harcanan ve tüketilen kaynaklara duyarsız olabileyim.Yıllardır çöp ayrıştırmaktan her kağıdı arkalı önlü kullanmaya (Bu konuda rol modelim yıllarca gazete kenarlarına notlar almış olduğu için cimrilikle suçlanırken, biriktirdiği her kuruşu tanımadığı çocukların eğitimine yatırabilmiş Aziz Nesin’dir. Örneğin Mum Hala ölümünden sonra bu kağıt parçalarına karalamış değerli düşüncelerden oluşturulmuştur.) rezervuarın içindeki 1lt.lik dolu pet şişeden, organik deterjan kullanmaya, toplu taşıma kullanma eğiliminden, giyecek ve yiyecek alışkanlıklarıma kadar bir sürü ‘Ayşe Teyze’ çözümü vardır hayatımda. Yine de kocaman bir ekolojik ayak izim var bu dünyada :(
Kendimi önceleri dünyaya karşı sorumlu hissediyordum sadece. Ama çocuk sahibi olduktan sonra sorumluluk anlayışım boyut değiştirdi. Sadece sorumluluk mudur, vicdan mıdır, duyarlılık mıdır, takıntı mıdır tanımlayamıyorum ama bunları yaptığımda rahat ediyorum. Kafam yastığa değdiğinde gülümseyebiliyorsam tüm bu ucundan tutmaların paydası büyüktür.
Bir anne olarak bu bilinci kızıma da aktarmaya çalışıyorum. Herşeyden bir kaç çeşite sahip bu nesil çocukları için tüketim ve değer bilme anlayışını yerleştirmek her ne kadar güç olsa da deniyorum. Evdeki alışkanlıklar, babaanne&büyükkbaba evinde organik yetiştirilen ve dalından yenen bitkiler eşliğinde sorulan sayısız soruya verilen sabırlı yanıtlar belki 5 yaş çocuğu için yeterli ama yine de Meraklı Minik gibi yayınlar da bu konuda yardımıma koşuyor.
Ancak bir profesyonel olarak da birşeyler yapmak gerekiyor elbette. Bir mimar olarak ekolojik-yeşil-sürdürülebilir mimarlık konusunda kafa yormak çalışmak gerekiyor. 0 karbon yerleşim projelerini inceliyorum. Biraz mekanik çalışıp yeni sistemleri anlayayım istiyorum.
Bugünlerde de keyifle yeşil ekranı izliyorum.
Sizleri de dünyada bıraktığınız ekolojik ayak izinizin büyüklüğünü saptama üzere şu teste davet ediyorum. Türkçe olarak da yine yeşil ekrandan şu testi yapabilirsiniz.
gizli arşivler :P
Ben sınıflandırma takıntılıyım. (Takıntılarımla her geçen gün daha çok barıştığım için artık rahatlıkla yazabiliyorum. Nasıl oluyor bu barış? Tabii ki gündelik hayatın dayatmalarıyla onlardan silkelenmeye başladığım ya da onları süresiz ertelediğim için.) İşte bu sınıflandırma konusu hayatımı hard/soft kopya dosyalara, çekmecelere falan bölmüştür benim. Çalıştığım işyerlerinden ayrıldığımda arkamdan dualar okunur, kulaklarım memnuniyetle çınlatılır. Kitaplar yazarlarına göre, müzik cd’leri türüne göre, seyahat kıvırı zıvırı ülkelere ve şehirlere göre ayrılmalıdır kanımca :)Bu blog hadisesi hayatlarımıza girdiğinde de elimdeki bir sürü yazılı, çizili şeyi sınıflandırarak bir sürü blog sahibi oldum. Grafik düzenlemelerle sunum haline getirdiğim projelerim, sanat yönetimi yüksek lisansım sırasında keyifle araştırıp yazdıklarım, seyahat notlarım, peşinde koştuğum ‘temalı parklar’ konusunda gündem oluşturmaya yönelik derlediğim bilgiler, kızımın ve dolayısıyla bizim hayatımızın güncesi falan hep farklı farklı bloglarda okuyucudan gizli depolanmaya başladılar. Ama sanırım yavaş yavaş baymadan buraya alacağım onları da. Dedim ya gündelik hayatın dayatmaları insanı takıntılarından silklenmek zorunda bırakıyor.
Yani pek yakında burada :-D
02 Temmuz 2008
biz atina 2004 olimpiyatları'ndayken...
Sanırım daha o zaman Özgür ‘Bir sonraki Olimpiyat Atina’da. Gidelim mi?’ diye sordu. 4 yıl sonrası için dahi olsa heyecanlandım.
2003 başıydı sanırım. Olimpiyat biletleri için ön satış başlamıştı. Özgür yeniden sordu ‘Gidiyor muyuz?’ diye. Ya henüz hamileydim, ya da kızım doğmuş, küçük bir bebekti. Yine de yanıtım olumluydu. Arkadaşlarımızla bu heyecanı paylaşamadık. Sema ise çok da üzerinde düşünmeden ‘Tamam alalım biletleri.Sonrasını düşünürüz.’dedi.
Önce Kapanış Seromonisi de dahil olmak üzere üç oyun gününü seçtik. İstediğimiz fiyat grubunda 5’imiz için bilet kalmadığı için biz 75’lik Sema’lar 150’lik biletlerden aldılar. Biletler yalnızca EU üyesi ülkelere teslim edilebiliyordu. Bir İngiltere bağlantısı ile bu meseleyi de çözdük. Biletler elimize Olimpiyatlardan yalnızca 1 ay önce Temmuz 2004’de geçecekti.
Hemen kızımı pasaportuma kaydettirdim. Sonra vize için gerekli belgeleri topralamaya başladık. Arabayla yolculuk edeceğimiz için araba için de hazırlanması gereken triptik, vb. belgeler vardı. Uluslararası ehliyet ise hem pahalı (210 YTL.) hem de bize aktarıldığı kadarıyla çok önemli değildi. Vize sürecinde seyahat sigortaları bizi biraz uğraştırdı.
Bu arada programımızı yavaş yavaş yapıyor, konaklama noktalarımızı belirliyor, Olimpiyat ve sonrası yoğunluğu nedeniyle açıkta kalmamak üzere gerekli rezervasyonları yaptırmaya çalışıyorduk. Atina'nin ~70km. kuzey batısında bir dağ kasabası olarak niteleyebileceğim Vilia’da
ve Kyklad Ada Grubu’ndan Paros’ta otelde ve Atina’dan Paros’a geçiş yapacağımız feribot için rezervasyonlarımızı yaptırdık. Dönüş yolunda konaklamaya karar verdiğimiz Selanik için bekleyecektik.Hazırlıklar uzun sürdü. 1.5 yaşındaki kızım ve uzun bir araba yolculuğu için gerekecekleri atlamamak için listeler yapıldı.
26 Ağustos’u 27 Ağustos’a bağlayan gece saat 1:00 hareket saatimizdi. Tam vaktinde yola çıktık. 4:30 civarı biraz dinlenmek, termoslarımızdaki sıcak sularımızla kahve ve çay yapmak ve birşeyler atıştırmak üzere İpsala sınır kaspısına 25-30km. kala bir benzin istasyonunda mola verdik. Alman plakalı bir araç sahibi, Yunanistan sınır kapısında 17 km. kuyruk olduğunu ve başka bir seçeneği olup olmadığını sordu. Pazarkule altenatifinden bahsettik. Biraz da korktuk. Göçmenlerin sınır kapılarında yaşadıkları bir süredir haber konusu oluyordu ve zamanlamamız onların ülkelerine dönüşüyle çakışıyor gibiydi. Yine de yola çıkmıştık ve herşeye hazırlıklıydık.
Kısa molamız sonrasında çok gitmemiştik ki adamın bahsettiği kuyrukla karşılaştık. Ancak kontrol noktasındaki polisler 34 plakamızı görünce bize karşı yönden devam etmemizi işaret ettiler. Biz gidiyorduk, kuyruk bize sağımızda eşlik ediyordu. Tüm plakalar yabancıydı. Bize tanınan bu ayrıcalığın 34 plakalı olmamızla ilişkili olduğunun farkındaydık ama yine de bunun nereye kadar bir avantaj olacağını kestiremiyorduk. Tüm araç sahipleri yollara dökülmüş umutsuzca bekliyordu. Birara karşıyondeki yol calışması nedeniyle kuyruğa girmek zorunda kaldık. Kısa bir mesafede yeniden karşı yöne geçebilecektik ama kuyruk ilerlemiyordu. Üstelik kuyrukta saatlerce beklemekte olanlar tenkit edici birsekilde bizi izliyorlardı. Sonunda bir polisten yardım istedik. Kulağımıza eğilip yolumuzu kesen olursa gümrükte yakınlarımızı ziyarete gittiğimizi söylememizi önerdi. Karşı yöne yeniden geçebildiğimizde hız kazandık ve gümrüğe vardık. Yine de çıkışımız kolay olmadı. Saat 5:30 civarı gümrüğe vardık. Uzun bir bekleyisten sonra kontrol noktasına geldiğimizde uluslararası ehliyet soruldu. Gerekli değil diye biliyorduk. Ancak ikna etmeye çalıştıysak da görevli Yunanistan kontrol noktasından geri döndürüleceğimizi söyledi. Bu tip kontrol noktalarında olup bitenler nedeniyle güvensizlik yaşıyorduk ve her koşulda şansımızı denemeye karar verdik. TR kontrol noktasından GR kontrol noktasına varmamız da kolay olmadı. İki ülkeyi bağlayan köprü üzerinde de oldukça beklemek zorunda kaldık. Yunanistan tarafı mavi, Türkiye tarafı kırmızı boyalı direkli koprü üzerine vardığımızda kahvaltılık atıştırmalar ve sabah temizliği ile geçirdik vaktimizi. Saat 9:30 civarı GR kontrol noktasında korktuğumuz başımıza geldi ve uluslararası ehliyet krizimiz başgösterdi. Geri dönmeli TR kontrol noktasından ehliyet almalıydık. Kuyruk?! Karşı yönü kullanabilecektik neyseki. Özgür’ü Türkiye girisinde bekleyecektik. Olduğundan uzun gelen 1 saat sonunda Özgür ehliyetle geldi. Fotoğraf gerekmiş, yanında fotoğraf olmadığı için İpsala Merkez’e gidip polaroid çektirmişti. Sonunda Yunanistan’a giriş yapabilecektik.
Tüm o kalabalık ve yoğunluktan sonra 4-5 şerit bakımlı bir otobana çıktık ve kaybettiğimiz zamanı kazanırcasına rahat bir hızda ilerledik. Kavala’ya kadar. En başından beri Kavala’da mola vermeyi planlamıştık. Birşeyler yedikten ve biraz dinlendikten sonra yola devam ettik.
13:00 civari Kavala’da mola verdik. Selanik sonrasında mola verecek yer arayışımız tahminimizden uzun sürdü ve ancak 17:00 civarı bir mola verebildik. Yol git git bitmemeye başladı. Atina’ya 80-90km. kala saat 20:00 civarı yine bir mola verdik. Sonrası karanlık ve bitmeyen yollar... Çok yorgunduk ve Villia’nın virajlı yolları bizi gerdikçe geriyordu. Veee nihayet son dönemeç çıktı karşımıza. Hala tabela okumakta güçlük çekiyorduk ama Sema büyük bir aydınlanmayla bağırdı ‘Aaaaa. Beta v demek...’ ve işte ışıl ışıl Villia Meydanı’ndaydık.
Yorgunluktan bitmiştik ve otel odası olduğundan daha bakımsız görünmüştü bize. Yola çıkışımızdan tam 24 saat sonra nihayet yataktaydık.
Ertesi gün oyunların saatine kadar yatmayı planladıysam da, güzel bir kahvaltıdan sonra arabayla, 1500m. bayanlar finalini (aslında biz son bir yıldır Süreyya Ayhan'ı izleyeceğimizi ve onun da altın madalyayı kazanacağını hayal etmistik hep:( ) de kapsayan oyunlar icin Atina yollarına düştük. Atina (ve tüm Yunanistan aslında) tabelalar konusunda bizimle yarışabilecek kadar başarısız. Merkezdeki trafiği ve Olimpiyatlar nedeniyle yapılan tüm düzenlemeleri(!) de hesaba katacak olursanız bir keşmekeşle karşılaştık ilk olarak. Önce stadyum yakınlarına arabamızı parketmeli, şehir merkezine inmeli ve feribot biletlerimizi almalıydık. Plaka ve Monastraki bölgelerinin keşfini sonraya bırakabiliriz diye düşünüyorduk. İlk durağımız stadyumdan otobüs ve metro ile Sintigma Meydanı’na vardık. Sema, kızım ve ben Sintigma Meydanı’nda öğle yemeği molasındayken, Özgür ve Bülent biletlerimizi almaya gitti. Geldiklerinde Ermou Cd.’de turlamaya başladık. Cıvıl cıvıl kafeler, küçük dükkanlar ve her yerde olimpiyatlar olimpiyatlar... Akropolis eteklerine doğru ilerledik.
Kafelerde kısa molalar verip frappeler içtik.Atina'ya ilk olarak 1996 yılında interrail'le gitmiştim. Kısa bir ziyaretti aslında. Ama izlenimlerim uzun tutulmasının gerekmediğini söylüyordu. Akropolis büyüleyiciydi ama şehir bakımsızdı ve Akropolisin ihtişamına sığınmış gibiydi. Şimdi şehir bakımlı, coşkulu ve daha cok yaşıyor sanki. Eski sanayi bölgelerinin sosyal hayata kazandırılma projeleri, kafeler, kafeler ve kafeler çehresini değiştirmiş Atina'nın. sporcular, izleyiciler, gönüllü çalışanlar, flamalar, maskotlarla Atina, Olimpiyatın renklerine turuncu (yunanistan'in gunesi) ve turkuaza(yunanistan'ın denizi) boyanmış.
Oyunların başlama saatine yakın stadyuma doğru yola cıktık. Atina'ya doyamadık ama ertesi günden umutluyduk.
Olimpiyat Kompleksine(OAKA) girdikten sonra inanılmaz bir coşku duyduğumu belirtmeliyim. Ölçek, sporun sosyal boyutu, onlarca milletten sporcu, izleyici (taraftar degil ama) bu coşkuyu yaratan.
İspanyol mimar Calatrava'nın ezici boyutlarda tasarladığı yürüyüş yolu, çatısı ve dalgalanmaları sırasında çıkardığı gıcırtılarla daha da dikkat çekici dev duvar neredeyse Olimpiyat Stadından daha gösterişli. Stadın köşesinde zarif dumanlar savuran meşale, heryerde ama heryerde 'Welcome Home' diyerek olimpiyatlarin evinde olmasının coşkusunu hatırlatan flamalar, genc-yaşlı gönüllü çalışanlar...Herşey çok iyi düşünülmüş ve organize edilmiş. Giris-çıkışlar satış modülleri, dinlenme alanları-kafeler...Her spor karşılaşmasında yaşanan hayal kırıklığı vardı içeride:) Tv'de ki sınıflandırılmış görsellik yok. Bir yandan bayanlar yüksek atlama, bir yandan ödül törenleri, bir yanda erkekler cirit atma, vb. Ne olup bittigini takip edebilmek dev ekranlara ragmen zor.
Her ne kadar Elvan'la birincilik coşkusu yasayamadıysak da, orada hangi milletten olduğunuzun, birinci olup olmadığınızın önemli olmadığını farkettik yeniden. Ulusal marşlarda ayağa kalktık, birincilere alkış tuttuk. Yunanlılar ezici çoğunluktaydı doğal olarak. Sporcularına tezahürat yaparken koca bir ağızdılar sanki... Bu arada 1.5 yaşındaki kızımızın bütün gün uykuya direnerek bu 60.000 seyirciden oluşan koca ağızın tezahüratları eşliğinde mışıl mışıl uyuması ve pusetimiz nedeniyle sporcu yakınlarıyla aynı sırayı paylaşmamız da hafızalarımıza kazındı.
Ertesi sabah uzunca dinlenip saat 15:00’de Atina’da aldık soluğu. Plaka çevresinde gezinti ve alış-verişe verdik kendimizi. Kapanış seramonisine çok istediğimiz halde ön satışta istediğimiz fiyat grubundan bilet bulamamıştık ama kapanışın heyecanı Atina'nın merkezine tastığından Olimpiyatların bu son gününü de Atina'da geçirdiğimiz icin sanşlıydık diyebilirim.
Sonraki günler mavi beyaz bir Yunan Adası masalıydı diyeyim... 5 saatlik feribot yolculuğu, sakin kumsal, turkuaz deniz, gördüğüm en kocaman dolunay, Parokia ve Nahoussa...

Selanik konaklamalı, Xanti ve Alexandrapolis molalı dönüş yolculuğumuzun ertesinde ise hala neredeyse 4 yıl önceden planlanan ve hayata geçirilen bir rüya tatilin sarhoşluğu içindeydik.
'CD'leri ayıkla!'
Neyse 2-3 gündür Yunanistan seyahatimize iliskin herhangi bir fotoğraf bulamadım ama onlarca cd’yi itina ile kesip atacak kadar ayıklama yapabildim. Yazıyı da yayınlayacağım. Bir ara basılı fotoları tarayıp renklendiririm ortamı...
24 Haziran 2008
unutmak ya da unutmamak...
Bu kadar önemli ve heyecanlı deneyimler değilse de bazı şeyler unutuluyor çünkü ve biryerlerde birşeyleri bizlere hatırlatacak kısacık da olsa cümleler olması isabet oluyor.
(Babam kızımın incilerini topluyordu bir defterde. Annem geçen gün bir tanesini hatırlattı, o günlere dönüverdim. 3 yaşında bir çocuğun sevgiyi ifade ediş biçimi için bulunmaz ve iç titreten bir örnektir. ‘Anne seni öyle çok seviyorum ki git git bitmiyor!’)
30 yaşımda, kızım ilk doğduğunda anneme sorduğum sorular bazen yanıtsız kaldığında ‘Nasıl unutursun?’ diyordum 30 yıl öncesinin detayları için. Sonra sonra nasıl da kolay zamana yenik düştüklerini gördüm. Saklanacak öyle çok bilgi, anı, duygu, vb. var ki…Hepsi ayrı yerlerde de depolansalar, beynimizin sadece belirli bir yüzdesini de kullanıyor olsak, olmuyor işte. Doğru olan da bu belki sonuçta. Bir elekten geçirmek, saklanacakları ayıklamak ve yeni kayıtlara yer açmak gerekiyor.
23 Haziran 2008
iznik'e kaçış...
Yine İznik’e kaçtık. Bu defa Özgür’ü Hollanda’ya yolcu edip, kızım ve annemle. Yine bahçenin, dalından meyve yemenin, gölün, yeme-içmenin, köy komşuculuğunun, öğlen okumasının ve ardından uykuya yenik düşmesinin, öğleden sonra scrabble’ının keyfine vardık. Bu defa bana soğuk ikindi birası yoktu ama olsundu :-)Kızım çok eğlendi bu defa. Yaşıtı 1-2 arkadaşla bütün elektriğini bahçe toprağına ve gölün sularına bıraktı.
Bir nevi kızlar yurdu tadı vardı bu defa İznik aile evimizde... Aslında Özgür’ün anne ve babasının evi ama kapısı herkese açıktır ve yazın oldukça kalabalık olur. En genç kızım ve en yaşlı Özgür’ün babaannesiyle, 5’den 85’e 6 dişiydik evde. Komşu ziyaretleriyle kontenjan arttı ve her yaştan, her eğitimden ve her kesimden kadınlar konuştu, konuşuldu. Konular yemek tariflerinden, meyve-sebze yetiştiriciliğine, siyasi gelişmelerden çocuk yetiştirmeye, eğitimden sağlığa çeşitlendi durdu. 60’lı yaşlarındaki huysuz eşler çekiştirilip, erkeklerin bir nevi tornadan çıktığı kanaatiyle gülüşüldü. 106 yaşındaki komşu teyzenin ona buna laf atarak sürdüğü hamak keyfi, 90’larındaki komşu teyzenin bakım derdi en çok konuşulanlardı.
11 Haziran 2008
günler geçiyor...
Media Markt'ta 3 YTL'ye Oi Va Voi'un albümünü buldum :) Pinhani'nin de yeni albümünü aldım. İkisini döndürüyorum bu aralar. İyi geliyor.09 Haziran 2008
emek...
Emeğe takıldım geçen gece. Emeğin ne kadar üç paralık bir mesele haline geldiğine, ya da zaten hep öyle olduğuna öfkelendim durduk yere. Dostluklar için harcanan, yaşamak için harcanan, iyi anne, baba, kardeş, arkadaş, çocuk, öğrenci, profesyonel, vatandaş, hepsini boşverin iyi insan olmak için harcanan emeğin neredeyse hiç değerinin olmadığını farkettiğim bir kaç örnekti herhalde bu defa gecemi bölen.
Belki özenle ve keyifle planlanan buluşmalara ‘Aaa unuttum!’ ‘Aaa bugün müydü?’ ‘Keneden korktuk!’ ‘Biz zaten gelmeyecektik!’ bahaneleriyle itibar etmeyenler yüzündendir.
Belki evlere temizliğe giderek onlara binbir zorlukla bakmaya çalışan annelerinin emeğini hiçe sayarak işsiz gezen, yırtık kotlara, kozmetiklere, aidiyet duygusu için arkadaşlarına para akıtan çocuklarını ağlayarak anlatan R. yüzündendir…
Belki yıllardır itina ile ayırdığım çöpler o gün gözüme battığı içindir.
Belki yıllardır Kanada’da yaşayan arkadaşımla yaptığımız karşılaştımalı çalışma koşulları ve sendikal(!) haklar sohbetinden dolayıdır.
Belki bütün gün üstüne titrediğim kızım, beni istediğini elde edemediği anda bir kalemde çizdiği(!) içindir :)
Bilmiyorum.
03 Haziran 2008
kadına yer ver dünya...
Yakup & Ceza'dan...
Kadına Yer Ver Dünya
cennet bile kadının denmiş
ama erkek gene kadını yermiş
avradı at sananlar eziyeti meziyet zannetmiş
iyi halt etmiş
asla hakkını ödeyemezsin
9 ay 10 gün taşıyamazsın
erkek gibi kızarsın ama sen annen gibi asla üzülemezsin
kadın üretir biz yıkarız hala
kirletiriz kadın temizler ancak
milyon yıldır dişilere eşya gibi davranır bu koskoca dünya
bir anarşi vicdan-ı azap
bazen nefes almak bile gazap
ademoğlu pek umuru değil zaten
her kadın condoleezza rice değil
tacize uğrasa bile o suçlu
eli de kalkmaz sanma güçlü
kızkardeşin annen sevgilin gibi gör başkasının yarini
gözü kör dünya sözü boş dünya
güzel yaşam kimisine bir rüya
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
asabımı bozma kadın
saçlarını yoldurma kadın
istediğim her şeyi yaparım sakın bana hesap sorma kadın
mahkeme benim mahkemem
mahkemede hep ben haklıyım
senle aramızda çok fark var bana burnunu kırdırma kadın
böyle düşünüp her bir çiçeği ezdi geçti hanzolar
amazonlar kalmadı kadına işkence bol
egemenlik kesin erkeğin
cicim ayı bitince merkebim olur o külkedim dediğin prenses
sonra tecavüz et el enseyle yık işte bu da senin erkekliğin
düşünceler değişir mi bilmem
bu böyle gelmiş ama böyle gitmez
eşitlik şart evet herkesin de insan hakkı en öncesinde
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
satılırken bile sabrı büyük olur
dövülürken bile etmez kusur
kadın dünyayı bile taşır dostum erkeksen sen de git bir dene dostum
arada bir de sevgini bir göster durma ve
kadına bir yer ver dünya
yaşından utan dünya
suçunu kabul et dünya
hayatı verene vurma
kadına yer ver dünya
02 Haziran 2008
ali ayşe'yi sevmiyor...
Aylin Aslım yazmış. Ben de buralarda bulunsun istedim...
Bu ülkenin erkeği kadınını sevmiyor. Bu ülkenin erkeği, kadınına tecavüz etmeyi, onu dövmeyi, aşağılamayı seviyor. Onun kıçını başını örtüp, ‘başını bağlayıp’ eve kapatmak, doğurtmak, sokaklarda meydan dayağı atıp sindirmek istiyor. Görünmez olsun, yok olsun istiyor! İnsan insanı anlamaya, tanımaya çalışarak büyüyor. “Yaşadığın yer burası. Insanı da bu. Nedir? Nasıldır? Niyedir?” diye diye gelmiş miyim 30’lu yaşıma? Gelmişim. “Ne anladın?” Lafı dolandıracak halim de kalmamış, vaktim de: Sapkın ve ikiyüzlü bir millet miyiz biz?Eğer bu topraklarda kadının sevildiği, adam yerine konduğu (ne? adam mı?!) bir zaman var idiyse de, bu ben doğmadan çok, gercekten çok uzun zaman önceydi herhalde. Büyüdüğüm bu ülkede kadının gelip gelebileceği güya en yüksek mertebe anneliktir. Ama bütün Türk erkeklerinin koşulsuz saygı duydukları anaları, kavgada ettikleri en acayip, en ağır küfürlerin baş kahramanıdır. Anasına bacısına laf edeni çok fena yapar Türk erkeği haa! Ama psikopat koca evinden hallice baba evine dönmek isteyen bacısı ‘bozuk mal’dır aynı zamanda, kezzapla silinmesi, bir şekilde yok edilmesi gereken ‘kara leke’dir… Beyaz gelinlik, önünde secde edilesi masumiyetidir kadının; ama beyaz gelinlikli barış elçisi Pippa ‘aranan, kaşınan,yollu’ GAVUR kadındır bu topraklarda! Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, hanginiz Pippa’nın gelişini okuduğunuzda ya da seyrettiğinizde, bu topraklardan sağ salim geçip gidebileceğini düşündünüz? Daha gazetede okur okumaz kötü bir his yerleşmişti içime, içten içe biliyordum iyi bitmeyeceğini hikayenin. Hepimiz biliyorduk! Hala utanıp sıkılmadan “Her yerde var sapık kötü adamlar” diyebiliyor musunuz? Her yerde var evet, ama burda biraz daha mı fazla sanki??? Sanki artık daha mı kolay sokak ortasında kadın dövmek? “Kadına el kalkmaz” inceliği ne ara ve nereye kayboldu?Kaç kız çocuğu ‘Dikkat et, çekiverirler bir kenara, beceriverirler’ korkusuyla büyütülmemiştir bu ülkede? Kaç kız arkadaşında yatıya gönderilmiştir gönül rahatlığıyla, “mazallah sapık çıkar babası abisi falan; belli mi olur?” En nihayetinde, kendi kızına/kızkardeşine, amca/teyze/komsu kızına, hatta bebeğine tecavüz edebilecek, işkence edebilecek, yahu otlaktaki hayvanıyla ‘milli’ olabilecek adamların yaşadığı bir ülke değil midir burası? Issız bir sokakta arkadan gelen ayak seslerini duyduğunda, cüzdanı telefonu kaptırmak değildir kadınların içine düşen ilk korku. Belli mi olur?Kendi orta çağını yaşayan Ortadoğu’da bile kadına yönelik şiddet oranı en yüksek Türkiye’de! Hala bilmeyen varsa: Her üç kadından biri şiddet görüyor bu ülkede! Bu rakamlar elbette, sadece rapor edilen vakalar; edilmeyenler??? Aile içi tecavüz, taciz, dayak, her çesidinden şiddet oranı fezaya ulaşmış. Türkler, nihayet ve resmen, fezadayız yani!Ali Ayşe’yi sevmiyor. Ali Ayşe’den nefret ediyor. Onu aşağılamayı, ezmeyi, ezikliğiyle alay etmeyi seviyor. Döve döve görünmez olsun, yok olsun istiyor. İyi geliyor bu ona, daha bi erkek oluyor, anlarsınız ya…
29 Mayıs 2008
beyan...
Var bir açıklaması elbet. Hem de çok sağlam bir açıklama. Bahardan, Türkiye’de olup bitenden, Telekom’un kaldırmayan altyapısından daha manalı -hem de en incelticisiz a ile- bir açıklamam var elimin klavye dahil hiç birşeyciğe gitmemesine dair. Böyle oluyor çünkü. İnsan değişiyor bir süreliğine. Vücudundaki değişikliklerden önce kafası karışıyor, bocalıyor, aklına kötü şeyler geliyor, heyecanlanıyor, cümle kuramıyor, söyleyeceği şeye kendini kaptırmaktan korkar vaziyette kimseyle konuşamıyor, yalnız kalmak istiyor, bir sure sonra yüreğine sığamayacak coşkuyu önce kıyı bucak gizliyor vesaire…Yani en azından bana öyle oluyor. Sonra vücut değişimleri başlıyor. Mide sabahları, öğlenleri ve akşamları ‘Evet! Orada gerçekten birşeyler oluyor!’dedirtiyor. Yatacak kıyı bucak her zamankinden daha çekici hale geliyor. Yapılacak her iş daha zor, tartıyla ilişki daha bir dostça oluyor. Sonra kabullenmenin artık endişelerle bölünmediği zamanlar gelmeye başlıyor ve küçük küçük alıştırmalarla tekrar ediliyor: ‘Bir bebeğimiz daha olacak!’ ‘Hamileyim!’Şöyle bir şeyler karaladım ilk günlerde…
‘Yola çıkmışsıın. Yola çıkmadan haberimiz olur diye düşünmüştüm. Beraber planlardık yolculuğunu sanmıştım. Ama haklısın. Hiç bitmiyordu ki işler. Hep ‘Dur. Şu iş de hallolsun, ben sana haber vereceğim. Çok az kaldı bak.’cümleleriyle geçiyordu günler ben de farkındayım. Çok istiyorduk hepimiz yola çıkmanı ama işte. ‘Hadi bekliyoruz artık.’ günü gelmedi bir türlü. Haklısın. Neyi bekliyorduk ki? İyi yaptın. Hem de çok iyi. Ben hala çok ayırdında değilim yola çıkışının. Bir uyuşukluk hali var üstümde. Yolculuk görüntülerin beni silkeliyor biraz. Bir keresinde el salladın ya bana, birden kuşlar omuzlarımdan havalandırdı beni sanki.
Umarım yolculuğun iyi geçer. Ben ilk başta biraz (hadi tamam çokca diyelim.) endişelendim vazgeçersin diye. O çok zor oluyor çünkü. ‘E hani gelecektin?’ ‘Yanlış bir şey mi yaptım seni gücendiecek, vazgeçirecek?’ tartışması çok üzüyor insanı. Her şey güzel olur yolculuğun boyunca umarım.
Burada yola çıkışına sevinen bir sürü insan var ama ona söylemedik. Şimdi hemen çok heyecanlanır, sonra hani olur ya sen yolda vazgeçersin falan anlamaz, üzülür, kızar falan diye bekleyelim dedik. Hem o daha küçük ve sabırsız. E yolculuk da uzun. Sen gelene kadar dayanamaz. Çok da ısrarcıdır. Zor olur diye biraz daha bekleyelim dedik işte.
Burası çok güzel. Dışarıda yağmur, çamur, fırtına da olsa, içerisi hep sıcak, hep huzurlu, hep güvenlidir. O geldi daha da güzelleşti. Şimdi sen gelince herşey bir başka güzel olacak biliyorum.’
08 Mayıs 2008
yok yok hiç içimden gelmiyor...
Elim bilgisayara gitmiyor. Bir sürü nedenim var aslında.Olan bitene dair hergün yazsan ne fayda diye düşünüyor insan. Hem artık herşey öyle bir noktaya geldi ki, zaten çok şükür hemfikir olduğumuz yazarlar kalemini sakınmadan içimizi ferahlatan yazılar yazıyorlar. Milliyet'i seviyorum. Söylemek istediğim herşeyi buluyorum oradaki yazarlarda. Meral Tamer 'Bir gece benim TV ekranından fırlayıp, avazım çıktığı kadar bağırdığımı görürseniz hiç şaşırmayın.' diyor mesela...
Metin Münir 'Tanrı’yla alakası var, ama camiyle, namazla, hacı hocayla alakası yok.' diyor...
Yorgunum biraz...
Sonra 10 gündür bitmeyen bir sinüzitle başım başka başka ağrılara mekan oluyor.
Bahar süründürüyor sonra. Ben sanki ben değilim gibi. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Plan, program, organizasyon, iş-güç herşey benden uzak olsun istiyorum...
Kafa yoracak bir şey okuyamıyorum. Nermin Bezmen'den 2 kitap (Sır, Aurora'nın İncileri) okudum daha ne diyim artık...
CSI dizileri ilaç gibi geliyor. Gece ve gündüz tv, film seyredeyim istiyorum.
Telekom şu bağlantı sorununu çözemedi gitti. Bas bas adsl'i, altyapı kaldırmasın...Bilgisayardan internetten soğudum.
Sonuçta suçsuzum. Sadece tembellik hakkımı kullanıyorum Hakim Bey...
18 Nisan 2008
özgürlük yazarları günlükleri...
Ertesi gün tekrarını izleyebilecek kadar beni içine düşüren bir film daha...
Filmlerdeki gerçeklik, yani gerçek olaylardan hareketle filme alınmışlık beni çok etkiliyor.
Acemi öğretmen toplumsal bütünleşme programı dahilinde bir çoğu ıslahevinden nakledilmiş farklı ırk ve gruplardan gelen ve birbiri ile savaşan çocukların bulunduğu bir sınıfın edebiyat öğretmeni olur...
Klasik bir biraraya getirme, barışma, başarma hikayesi aslında ama düne ve bugüne dair öyle çok sorunun altını çiziyor ki. Olayın gerçekliği de içi boş bir motivasyon ve başarı hikayesinden farklı kılıyor filmi. Akla 'Ölü Ozanlar Derneği' ve 'Sakıncalı Düşünceler' geliyor ilk olarak...
Deneyimli muhafazakar eğitmenler yeni yöntemleri dışlar, acemi öğretmen kaynak bulmak için ek işler yapar, çocuklar okumayı severler, başarabileceklerine inanmaya başlarlar...
İnsan ister istemez, bugün Türkiye'de olup bitenlere, sokak terörüne, eğitime, milliyetçiliğe projeksiyon yapıyor.
Beraber başarırlar...
O sorunlu çocuklar 'yırtmış'. 1999 yılında 203 numaralı sınıf öğrencilerinin öğretmenlerinin teşvikiyle tuttukları günlükler biraraya getirilip yayınlanmış. Adını 'Özgürlük Yazarları Günlüğü' denmiş ve bir vakıf kurulmuş.
Umut ! Umut ! Umut ! Güzel şeyler de oluyor değil mi kenarda köşede...
16 Nisan 2008
harfler ve ilk aklıma gelenler...
Yine gecikmiş bir sobe/mim/sen de yaz dalgasına davet edileli bir hayli olmuş. Ebru topu bana atmış. Nihayet klavyemi bu konuda çıtırdatacağım. Aklıma ilk gelenleri yazacağım. Öyle çok yaratıcı şeyler olmayacağı kesin :)
A-Annem
B-Barış (domboliko del mondom)
C-Canım
Ç-Çilek (kızım çok sever...)
D-Deha
E-Erik (ekşi ekşi:P)
F-Faaliyet (kızım çok sever...)
G-Gezi
Ğ-Dağ
H-Hatır
I-Işık
İ-İdem
J-Jöle (yaa inanın aklıma ne gelirse yazayım diyorum. )
K-Kadın
L-Lüle
M-Mevsim
N-Nane
O-Ot
Ö-Özgür
P-Paris
R-Resim
S-Sibel
Ş-Şahane
T-Taksim
U-Uçak
Ü-Üvertür (inanın bu geldi aklıma)
V-Vals
Y-Yıl
Z-Zil
15 Nisan 2008
içimin acıması geçer di mi?
Yazılanlar yazıldı. Herşey kusuldu. Benim söyleyebileceğim söyleyemeyeceğim, bildiğim bilmediğim herşey gazetelerde...
Okudukça tıkanıyorum. Gözlerim yanıyor.
Güle güle Pippa...
Nilay Örnek'ten...
Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.
Pippa Bacca çok mu hayalperestti? Gelinlik giydirilip tecavüzcüsüyle evlendirilen kadınların memleketi Türkiye’den sadece geçip gitmek istedi. Ne kadar saf bir dilek değil mi? Üstüne üstlük barış yolunda ilerleyecek, “annelik ve kardeşlik” mesajı verecekti... Yoksa bu kız başka bir dünyadan mı gelmişti?Üzerinde “gelinlikle”, “otostop” çekerek, “gece gündüz”, “yalnız başına”, “yolculuk” eden “yabancı” bir “kadın”ın bu topraklardan sadece, öylece, geçip gidebileceğine hangimiz inandı Allah aşkına? Barış elçisi olma adına geçtiği onca ülkenin ardından Türkiye’de kaybolmasına kaçımız şaşırdı?
Bu son bizi şaşırtmadı. Acı değil mi?O kayıpken, kaçımız “Yahu, insan bir ülkeye gitmeden orayı araştırmaz mı?” sorusunu aklından geçirmedi.Kimi ona “yarım akıllı” bile dedi. O kıyafetle gelmeyecekti. Kadın başına yollara düşmeyecekti… Fox TV’nin Pippa’nın kaybolma haberini Arabesk filmindeki gelinlikli Müjde Ar sahneleri eşliğinde vermesi bile bu mantıkla oluşan çarpık espri anlayışımızın bir uzantısı değil miydi? Pippa’nın iğrenç/ sapık / ruh hastası /….. (noktalı boşlukları siz doldurun) bir kamyoncu tarafından tecavüz edilip öldürülmesi kaçımız için kötü bir “sürpriz” oldu?Bence sorun şu ki hepimiz o kayıpken ona kötü bir şeyler olduğunu biliyorduk, itiraf etmesek de... Pippa, sağ salim çıksa “Vay be. Nasıl oldu bu?” diyecektik.Gelinliğe ne gerek var? Karda kışta, baştan ayağa giyinirsin yine de gün ortasında “korna çalarsam belki arabaya atlar”cılar tarafından “düt düt” taciz edilirsin. Otostopa ne gerek var? Seni, parayla bindiğin taksiye uğurlayan arkadaşın plakayı aklına yazmazsa kızar, “Eve girdin mi?” diye aramazsa bozulursun. Dolmuştasın, “Ya herkes iner de yalnız kalırsam” diye tırsarsın.Pippa bizimle aynı dili konuşmuyormuş... Tavuğa tecavüz eden adamla, 6 yaşındaki kızını kızgın şişle dağlayan kadınla aynı dili mi konuşuyorum ben? Uyanalım, bu coğrafyada kadın olmak, yeteri kadar suça teşvik ve tahrik sebebi! Kusura bakmasınlar ben polisle “kanka” olduğumu düşünemiyorum... Katillerin tecavüzcülerin 10 yıl bile cezaevinde kalmadan benimle aynı alışveriş merkezinde gezdiği bir ortamda adalete ne kadar inanılır, bilmiyorum.Bizi teselli eden de annesi...Şimdi biz internetteki forumlarda, gazete manşetlerinde “Utanıyoruz” dedikçe “şaşırtıcı olarak” bizi teselli etmeye çalışan da Pippa’nın annesi! “Türkler iyi insanlardır. Bu, tek bir sapığın marifeti” diyor. Bu tavrı daha da iç burkuyor. Çünkü acılı annenin teselli ettiği bu halk biliyor ki, bu ülkede tecavüz edenden önce tecavüze uğrayan yargılanıyor. Öyle başında kovboy şapkasıyla dağda-bayırda otostop çekerek gezmek ancak “özgür kız”lı Turkcell reklamlarında oluyor. O kayıpken öğrendik. En sevdiği renk yeşildi. Neşeli ve konuşkan biriydi. Belli ki sanatı bu toplum için değildi. Amaç ve inançlarına sonuna kadar destek verecek kadar onu sevip sayan bir ailesi ve de nişanlısı vardı.Kim bilir ölmeden önce aklından neler geçti? Bir haber sitesinde “Gelin yolculuğu boyunca üzerlerindeki beyaz gelinliği yıkamayacaklardı. Gelinliğin üzerindeki lekeler, yakın tarihleri savaş ve iç savaşlarla geçen ülkelerin izlerini taşıyacaklardı” yazıyor. O mağara adamının Pippa’nın gelinliği üzerinde bıraktığı kara leke hakkında söylenecek fazla bir şey yok. Şimdi kimileri uluslararası arenada rezil oluşumuzdan bahsedip, kimi kaçırdığımız turist sayısını hesaplıyor. Ne yapsak? Google’a Youtube’a erişimi engellersek belki durumu düzeltiriz, Kurtlar Vadisi’nin gelecek bölümünde de bu olayın intikamını alıveririz…Öyle kırgın, kızgın ve üzgünüm ki... Pippa, başarsaydı “Minicik kızların tecavüzcüleriyle evlendirildiği” bu ülkeden geçip gidecekti. Bizse hâlâ burada güvende hissetmeyi, normal konulardan bahsetmeyi diliyoruz. Çok mu hayalperestiz?
Can Dündar'dan...
İtalyan gelini öldüren sistem
Her ülkede tecavüzcüler var, ama sadece bizde kollanırlar
İtalyan “barış gelini” Pippa’nın, otostopla Avrupa’yı kat ettikten sonra Türkiye’de tecavüze uğrayarak öldürülmesi kamuoyunda büyük utanç yarattı. Ailesine “Vallahi biz böyle insanlar değiliz” mesajları yağıyor.Sabah’ın haberine göre, günlerdir aranan katil, olaydan sonra kurbanının kayıp olduğu haberini misafir kaldığı evin televizyonunda izleyince şöyle demiş:“Tecavüz edip öldürmüşlerdir. Hangi şerefsiz yaptı acaba? Bizi AB’ye rezil edecekler.”Trajikomik değil mi?Katil bile imaj derdinde; kıydığı candan çok “El âleme rezil olacağız” diye üzülüyor. * * *Şimdi “canavar”ı yakaladık. Pippa’nın annesinin “Her ülkede olur böyle şeyler” ifadesine dört elle sarıldık.Samimiyetle özür dileyerek vicdanımızı rahatlatmaya çalışıyoruz.Ama rahatsız edici soru hâlâ orta yerde duruyor:“Her ülkede olan şeyler” neden burada daha çok oluyor?Neden aynı kıyafetle bütün Avrupa’yı kat eden bir genç kız, Türkiye’ye gelince tecavüze uğrayıp öldürülüyor?Çünkü Pippa’nın annesinin dediği gibi, “Kötü insanlar her yerde var” ise de, galiba sadece Türkiye’de kollanıyor.* * *Bakın; daha 6 ay önce Samsun’da 12 yaşındaki kızına tecavüz eden babaya 5 yıl ceza indirimi getirildi. Gerekçesi, suç kadar utanç vericiydi: “Adli tıp raporuna göre tecavüzden sonra kızın ruh sağlığında bozulma saptanmadı.”Ünlü bir mankene sevgilisi uyuşturucu verip tecavüz etmişti; ama mahkeme “Tecavüzcünün mağdureyle olay öncesi cinsel yaşamı var” diye “en alt sınırdan” ceza vermişti.“Irzına geçilince ruh sağlığı bozulmayanlar, evlilik dışı cinsel yaşamı olanlar, tecavüzü hak eder” diye düşünüyordu maço adalet anlayışımız...Bu anlayıştan hareketle tecavüze uğrayanın bakire olması “ağırlaştırıcı neden” sayılıyordu.Biliyor musunuz; kadının çığlık atıp yardım istemesiyle yarım kalan tecavüz eylemine yarı yarıya ceza indirimi yapılıyordu bu ülkede... Yargıtay durdurdu.2004’e kadar Ceza Yasamız, örf için namus cinayeti işleyene, örneğin tecavüze uğrayan kızını öldürene “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uyguluyordu. Tecavüz suçu, eski Ceza Yasası’nın “Kamu Ahlakı ve Aileye Karşı Suçlar” bölümündeydi. “Kadının bedeni, kamunun ilgi alanındadır; cinselliği de ailenin sorumluluğundadır” demekti bu... AB’ye uyumlu yeni yasayla tecavüz, “Kişilere Karşı Suçlar” bölümüne alındı.Belki bilmeyenler vardır; cinsel tacizde “çocuğun rızası” diye bir koşul vardı. Bu durumda tacizcinin cezası indiriliyordu.Evlilik içi tecavüz suç kabul edilmiyordu.Tecavüzcü, tecavüz ettiği kızla evlenirse affedilebiliyordu.* * *“Her ülkede olur”, “Yapan, cezasını bulur” diye kendimizi kandırmayalım:Bizde tecavüzün ardında koca bir tarih yatıyor.Tecavüzcülerin şanlı ve kanlı tarihi...Sadece kültürel olarak değil, yasal olarak da tacizciyi kollayan, sırtına vurarak onu tecavüze yollayan bir tarih...Önce yasaları, sonra kafaları değiştirmeden kadınlar serbestçe gezemez buralarda...Ya Pippa’lara başka güzergâh önereceğiz; ya biz bu yolu değiştireceğiz.
12 Nisan 2008
'Shine a Light' - Bir filmle konser anılarına yelken..
Efsane tarihe karışmadan belki de sahnede canlı seyredemeyecektik. İsabet olmuş. Martin Scorsese’nin ellerine sağlık :) Aslında beklediğimin aksine tam olarak bir konser kaydı bu...Yani aralara serpiştirilmiş esprili geçmiş kayıtlar ve filmin başında yer alan telaş sahnelerin haricinde birebir konser alınmış filme. Tabi böyle bir konseri sinema koltuklarında seyretmek biraz ters geliyor insana. 60’lı yaşlarında heryerlerinden enerji fışkıran Rolling Stones üyeleri dev perdede bütün hünerlerini gösterirken, sanki oturarak izlemek ayıp gibi:) Ama terbiyeli sinema izleyicileri olarak sallanmadan, parçalara yüksek sesle eşlik etmeden, parça sonlarında çığlık atmadan durmayı başardık...Sanki böyle bir konsere hasretmiş kulaklarım. Kir pas kalmadı anlayacağınız.
Tabi konser-film ister istemez konser tarihimin sayfalarını hışırdatmama neden oldu. Kendimin sahnede olduğu bir kaç konser deneyimini birara yazacağım. Şimdi bahsetmek istediğim seyirci olarak yaşadıklarım. Kronolojik ve eksiksiz olması mümkün değil.
Yıllardır baharlar film festivali habercisiyse, yazlar da konserlerin habercisidir benim için. 90’larin başında üniversite öğrencisi olmak İstanbul’da konser tarihine de birebir şahitlik yapmış olmak demektir. Stad konserleri bu yıllarda başlamıştır ve starlar bu yıllarda İstanbul’u keşfetmiştir çünkü (ve ne ilginçtir o zaman öğrenci harçlığımız ya da gelirimiz bütün bunlara yetişmemize imkan vermektedir.)
İlk aklıma gelen Guns ‘n Roses konseridir. İlk stad konserimiz. Saatlerce vardiya usulü beklenen giriş kuyruğu, okul-stad arasında mekik dokuma, Axl’in ağır küfürlerine isterik çığlıklarla verilen karşılıklar hatırladıklarım...
Sonra daha telefon ya da internet üzerinden bilet alma lüksümüz yokken, olmazsa olmaz konserlere bilet bulabilmek için AKM önünde sabahladığımız yıl geliyor aklıma. AKM önünde çadır kuranlar, sabahlayanlara kahve, şekerleme ve afiş dağıtan İKSV çalışanları, mayıs ortasında yağan yağmur hatırladıklarım.
Bilet bulamadıklarımız için her koşulda Açıkhava Tiyatrosu’nun önünde konuşlanır en azından son bir kaç şarkıda kapıların açılacağı beklentisiyle konsere dışarıdan eşlik ederdik. Sınav ve dosya teslim dönemlerine denk gelen konserler için, yine hiç bir eziyetten kaçınmaz, konsere gider, gecenin bir yarısı eve dönüp sabah kadar çalışmayı göze alırdık.
Ama tarihimin tartışmasız en etkileyici konseri 1997 Ağustos ayında Prag’da izlediğimiz U2 konseridir. Bizim Habsburg üçlemesi (Prag-Budapeşte-Viyana) olarak planladığımız seyahatimizle U2’nun PopMart turnesinin çakışması hepimize büyük bir mucize gibi gelmişti. (Biliyorsunuz U2 hala insan hakları ihlallerini gerekçe göstererek Türkiye’ye konsere gelmiyor.) Seyahat bütçemizle kıyasladığımzda hatırı sayılır bir bilet parası da ödediğimizi hatırlıyorum. Ama bu müthiş konser bu unutulmaz gösteri için değerdi doğrusu.
Yine bu seyahatten Budapeşte’de Öğrenci Adası’nda düzenlenen büyük festivali de listeye dahil edebilirim. Henüz İstanbul’da Rock‘n Coke ya da benzeri festivaller yokken büyük çadır alanları, çeşitli ölçeklerde sahneleri, yiyecek, içecek ve satış modülleri ile bizim için çok yeni bir anlayışı burada yaşama ve gözleme şansımız olmuştu.
10 Nisan 2008
kaotik ana
CAOTICA ANA
Ana 21 yaşında güzeller güzeli bir kız. Ibiza’da ona bildiği herşeyi-sanatı, felsefeyi, matematiği, tarihi-öğrettiğin söyleyen münzevi babasıyla bir mağarada yaşıyor. İnanılmaz bir manazaraya yatıp kalkıyorlar. Mağara, Ana’nın elinden çıkmış desen ve resimlerle donatılmış. Açık pazarda Ana’nın çalışmalarını gören bir sanat hamisi Ana’yi Madrid’de kurduğu sanat komününe götürmek, ona eğitim vermek istiyor ve Ana mağarasının dışına çıkarken, kendi derinliklerine iniyor. Aynı sanat avcısı tarafından kol kanat gerilmiş onlarca genç sanatçının beraber yaşadığı Madrid'deki merkezde Ana o güne kadar hiç rüya görmemişken, birden basit olaylardan etkilenmeye, ruhunun derinliklerindeki acılarla yüzleşmeye ve derin rüyalardan uyanmaya başlıyor. Bir dizi olay sonucunda çeşitli hipnoz uzmanları tarafından içsel bir yolculuğa çıkarılıyor. Farklı zamanlarda, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı koşullarda acı çekmiş ve ölmüş kadınların ruhlarını içinde barındırdığını keşfediyor. Karşılıksız aşkından kurtulmak üzere K2 zirvesi yapmaya çalışırken donarak ölen bir kadın, Sahara çölünde savaşın ortasında oğlunu kurtarıp biricik aşkı ile akbabalara yem olan bir başkası, 2000 yıl önce iktidar savaşında öldürülen bir diğeri...
Film bende hemen Latife Tekin'in Muinar'ını çağrıştırdı. (Ayrıca buradan da okuyabilirsiniz.) Çok büyük beklentilerle okumaya başlamış bir türlü içselleştirememiştim bu kitabı. Fikrinden, 'yüzyılların kadın ruhları ile uyanan kadın' mitinden çok etkilenmiştim. Ama o kadar. Başka bir tad kalmamıştı damağımda...
Ama bu film, bu miti, müziğiyle, desenleriyle, yalın ve güçlü oyunculuğuyla, kurgusu ve tansiyonuyla öyle işledi ki içime, tüm o kadınların ruhlarının peşinden gitmek düşüyor aklıma.
Bütün bunlar yönetmenin de peşine düşeceğimi gösteriyor.
Bir de küçük bir not. Filmdeki sanat çalışmalarının büyük bir kısmı yönetmen Julio Medem'in 2001 yılında büyük bir sergi öncesinde trafik kazasında kaybettiği kızkardeşi Ana Medem'e ait. Siteyi inceleminizi özellikle tavsiye ederim.07 Nisan 2008
habercilik budur ...
Küçük Leyla kimin çocuğu.
06 Nisan 2008 / HÜRRİYET
Orhan SAAT İSTANBUL
Hollandalı taksici Jan Van Genderen, 3 yaşındaki Leyla Nilgün'ün, baldızıyla yaşadığı ilişkiden olabileceğini iddia ediyor.Boşandığı karısı ise küçük kızın kendi kızı olduğunu öne sürüyor. Savcılık iddianamesinde ise Leyla Nilgün'ün babasının Kolombiyalı olduğu yer alıyor. Küçük Leyla'nın babası DNA testiyle belirlenecek. Leyla Nilgün benim gerçek kızım olabilir.
AMSTERDAM Havaalanı'ndan otellere limuzin taksiyle müşteri götüren Hollandalı Jan Van Genderen (54), 10 Mart 1998'de Türkiye'nin ilk kadın ağır vasıta sürücüsü, "Yolların Kraliçesi" olarak anılan Leyla Ağaçkoparan ile Antalya'da evlendi. Çift, 2002 yılında boşandı. Ancak aileyle bağlarını koparmayan Genderen, eski eşinin ikiz kardeşi Esra ile 20 Şubat 2004'ten beri Hollanda'da birlikte yaşamaya başladı. Genderen ile Esra'nın birlikteliği sırasında eski eş Leyla çifti ziyaret ederek "Çocuk doğurun, ben bakayım. Bana 'anne' desin" dedi. Ancak Genderen, bu teklifi reddetti.
14 ŞUBAT SÜRPRİZİ
Genderen ile Esra Ağaçkoparan'ın ilişkisi de 8 ay sonra bitti. Esra Ağaçkoparan, Türkiye'ye döndü. İki kardeş Hollanda'daki Genderen'e kart göndererek üç ay sonra bir sürprizleri olacağını yazdı. Türkiye'den gelen haberlere göre Esra Ağaçkoparan 1 Şubat'ta evlendi, 14 Şubat'ta da doğum yaptı. Şimdi 3 yaşında olan kız çocuğuna Leyla Nilgün adı konuldu. Leyla Nilgün'ün kendi kızı olup olmadığını merak eden Jan Van Genderen, "Çocuğumsa eğer onu görmek istiyorum" diyerek Türk adaletine başvurdu.Genderen, "Leyla Ağaçkoparan, baba hanesine benim adımı yazdırıp küçük kızı nüfusuna kaydetti" diyerek Kartal Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Planlanmış bir oyunla karşı karşıya olduğunu düşünen Genderen, şikáyetinde iki kardeşi bebeğin soy bağını değiştirmek ve yalan beyanda bulunmakla da suçladı.Leyla Ağaçkoparan'a, resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla dava açıldı. Savcılık iddianamesinde, bebek Leyla Nilgün Ağaçkoparan'ın babasının Kolombiyalı biri olduğu halde, Jan Van Genderen olarak yazdırıldığı belirtildi. Suçlamaları kabul etmeyen Leyla Ağaçkoparan, Hollandalı eski eşinin ismini rızası ile çocuğunun baba hanesine yazdırdığını söyledi. Kartal 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada ise bebeğin babasının kim olduğu yapılacak DNA testi ile belirlenecek.
02 Nisan 2008
günlerden çalalım...
Film Festivali ile ilişkim ne zamana dayanıyor? Eveeet, bakalım. Lise 1’de falandım herhalde. Bu demektir ki 90 yılından bahsediyorum. (En son taşınmada, itina ile sakladığım bütüüüün festival broşürlerini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne verdim sanırım. Yine de kenarda köşede kalan tarihi bir broşür bulursam, düzeltme yaparım.) Yani 18 yıllık bir geçmişimiz var. Cidden inanılmaz duyuluyor.O günlerde sayılı film için seçim yapabiliyordum. 1-2 kere okulu kırmam da gerekmişti hatırladığım kadarıyla. O zamanlar daha, yönetmen, ödül, oyuncu, ekol, vesaire ayırdında olmadığımdan, daha çok konuya bağlı seçimler yapıyordum.
Sonra üniversiteye başladım. Festival’le aramda bir Kazancı Yokuşu vardı artık. Daha çok film, daha çok seçim, daha farklı bir bilinç. Heyecan ise hep aynı...Her üniversiteli gibi ben de sinemanın benim için bir kendini ifade yönemi olduğunu farketmeye başladım. Başka bir üniversitede misafir öğrenci olarak sinema derslerine girdim. Avrupa ve dünya festivallerini sıkı takibe aldım. O yıllarda doktora için Kanada’ya giden bir arkadaşımla sayfalarca mektup yazardık birbirimize. O buralarda vizyona girmemiş, ya da bağımsız filmleri izler, bana önerilerini, mutlakalarını iletirdi. Dediğim gibi o zamanlar hala mektupla haberleşiyorduk ve festivalleri takip etmek için elimizin altında sadece sayılı periyodik yayın vardı. (Evet evet ne yazık ki, Milliyet Sanat’larım da bir önceki taşınmada biryerlere gönderildi.) Buna rağmen fil hafızamı, tüm film sektörünün emrine sunmuştum. Bugün bir filmde görüntü yönetmeninden bahsetmem imkansız. Ama o günlerde senaristinden, sanat yönetmenine isimler hep hafızamda bir yerlerdeydiler. Sinemacı olmaya soyunmadım hiç ama iyi bir sinema eleştirmeni olmayı kafaya koymuştum denilebilir.
Üniversite yıllarım uzuuun olduğundan, festival hep yanıbaşımdaydı. Ama kaynaklar farklı kanallara akmaya başlayınca, ekonomik bir çözüm bulmak gerekti. Bu da festivalde çalışmak anlamına geliyordu. Şubat başlarında Louvre Apt.’na damlıyor, formlar dolduruyorduk. Bu çaba ile üstüste 2 yıl festivalde sinema koordinatörü olarak çalıştım. Anadolu Yakası’nın 2 sinemasında, festivale tek kopya gelen filmlerin, reklam filmlerinin, elektronik altyazı görevlilerinin, seanstan önce yerine ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmek ve seans sonlarında bilet sayımını raporlamaktan ibaret olan bu görev , aslında zaten son derece profesyonel ve organize olan sinema ve festival yönetimi ile göstermelikti bile diyebilirim. Ufak birer sandviç,yanlış hatırlamıyorsam yol parası niyetine bir harçlık ve evet o bütün kapıları açan ‘görevli kartı’ karşılığında kendimi 2 hafta boyunca festivalin emrine sunuyordum. O ulvi görevli kartı ile günde 4 seans film izleme rekorumu da kırmış oldum.
Sonra profesyonel hayattaki koşuşturmacalar, evlilik&çocuk derken öncelikler değişti elbet. Hem filmler her daim, heryerden ulaşılabilir hale gelmeye başladı. Böyle olunca festival bir duygu olarak kaldı ve festival havası solumak için alınan 2-3 biletle gecti son 7-8 yıl.
Vee yine festival günleri kapıda. Çalışmadığım bir döneme denk gelmiş olması, izleyeceğim film sayısını arttırdı denilebilir. Bir Paul Auster izleyeceğim mesela...Bir Marc Caro kaçmaz...Bir rock şölenine giriş bileti aldım...Bir kadın filmi, bir aşk filmi, bir deneysel şiddet filmi de var listede...
Günlerden çalacağım :-)
01 Nisan 2008
ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN ! (gecikmiş bir görev)

Artemis beni çok önemli bir konuda bir mim dalgasına davet etmişti. Gecikme için özür diliyorum...
Aklıma sayısız reklam, dilenci çocuklar, başlarında 'simge'leri ile meydanlarda haykıran çocuklar, dövülen, dövülen, itilen, kakılan çocuklar, iletişim hakkını leş zihinlerinin hizmetine sunanlar, çocuk işçiler, çocuk gelinler, çocuk damatlar, çocuk maktuller, çocuk katiller, çocuk hırsızlar, aç çocuklar, aç bırakılan çocuklar, bağımlı çocuklar üşüşüyor. İnsan konuşamadığı, yazamadığı konuya çözüm üretemez değil mi? Benim boğazım düğüm düğüm oluyor 'çocuk' denince. Varın 'çocuk istismarı' denince hissettiklerimi siz düşünün.
Böyle karanlık bir duygudan sonra aklıma en aydınlık günlerimde dinlediğim bir şarkı düşer mi acaba? Bilmem. Pazar sabahları izlediğimiz 'İtalyan Çocuk Korosu' geliyor aklıma ilk. Radyolu pikapımızda dinlediğimiz babamın marşları, Ruhi Su, Neşe Karaböcek, TV'den Eurovision şarkıları...
Bugün dinlesem biraz da hüzünle o güzelim bahçe ve o korunaklı çıkmaz sokak düşer aklıma herhalde...
28 Mart 2008
çalış(amay)an kadın...
Cinsiyete dayalı yıpranma payı için oturma eylemi
Kadın Platformu, yeni Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısında, kadınların mevcut haklarının yok edilmesini, bugün saat 13.00’te Taksim’de metro çıkışında oturma eylemi yaparak protesto edecek.Kadın Platformu’nun taleplerini, yerim elverdiğince aktarmaya çalışacağım. Ama sizlere önce, bu taleplerin muhatabı Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in, dünkü Referans gazetesinde yer alan şaka gibi demecini aktarmak istiyorum:Bakan Çelik, “Amacımız kadın istihdamını artırmak” deyince gazeteciler tepki göstermiş: “İyi de Sayın Bakan, 3 çocuk doğuran bir kadın, çalışma hayatında nasıl ayakta kalabilir?”Çelik’in yanıtı: “Sosyal güvenlik sistemi açısından 1 çocuk annenin finansmanı, 1 çocuk babanın finansmanı, 1 çocuk da genel olarak sistemin finansmanı için düşünülebilir.”Bakan Çelik’ten, Başbakan Erdoğan’a ters düşecek bir görüş zaten beklemiyorduk, ama bu kadarı da olmaz! Çelik, çocuk sayısıyla sosyal güvenlik sisteminin finansmanı arasında paralellik kurabildiğine göre, bari çocukları 4’leyelim; sonuncusu da kadınlara pozitif ayrımcılığı finanse etsin!
Pozitif ayrımcılıkKadın Platformu’nun bildirisi özetle şöyle:“Evlere hapsolmamak ve daha çok sömürülmemek için sosyal güvenlikte kadınlar için özel önlem istiyoruz. Eşit değiliz. Bu yüzden eşit uygulama istemiyoruz. Eşit olmak için geçici pozitif ayrımcılık istiyoruz.IMF’in direktifleri doğrultusunda hazırlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısı, devletin sosyal sorumluluklarını yok sayma ve yok etme üzerine kurulmuş. Devletin vatandaşları desteklemesi yerine, çalışanlar bireysel olarak kendi güvenliklerini sağlamaya çabalıyor. Bu yasa tüm çalışanlara sosyal güvensizlik ve sağlıksızlık getiriyor.Ancak kadınlara daha fazla!
Çifte mesai yapıyoruzÇünkü biz çifte mesai yapıyoruz. Ücretli çalışsak da çalışmasak da yemekleri biz yapıyor, bulaşığı, çamaşırı biz yıkıyor, evi biz temizliyoruz. Sökükleri biz dikiyor, çocuklarımıza, yaşlı büyüklerimize ve aile içindeki hastalara biz bakıyoruz. Ne var ki bütün bu yaptıklarımız, emekten sayılmıyor. Emeğimiz görünmüyor. Ev içindeki emeğimizin görünmesini istiyoruz.“Kadının asıl yeri”, “Yuvayı yapan dişi kuştur” olunca, erkeklere göre daha az okuyan oluyoruz. İş yaşamında, aile ve evlilik kurumundaki konumumuza göre yer alıyoruz. Kayıt dışı, sosyal güvencesiz, esnek çalışma, düzenli iş güvencesiz, düşük ücretli işler bize kalıyor.Çifte mesai yaptığımız göz ardı edilerek ortaya konan eşitlik uygulamaları, bizim daha çok ezilmemizden başka sonuç doğurmaz. Bunun için biz kadınlar, CİNSİYETE DAYALI YIPRANMA PAYI İSTİYORUZ.Haftada 45 saatten az çalışan, çoğunluğu kadın ev hizmetlileri ve geçici tarım işçilerinin, sigorta kapsamı dışında bırakılmasına karşıyız.Bizi babamızın eline bakmaya ya da erken evlenmeye zorlayacak 18 yaşında sağlık güvencemizin kaldırılmasına karşıyız.Yeraltı işçileri her yıl için 180 gün fiili hizmet zammı alıyor. Biz kadınlar da ev işleri ve yaşlı bakım hizmetleri üzerimizden alınıp, sosyal devlet tarafından üstlenilene kadar, HER ÇALIŞTIĞIMIZ YIL İÇİN 180 GÜN FİİLİ HİZMET ZAMMI İSTİYORUZ.”
Aynı tarihli Milliyet Gazetesi'nden...
SİBEL KAHRAMAN
İşsizlik vuruyor, kadınlar eve kapanıyor...
Bahçeşehir Üniversitesi’ne bağlı Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (BETAM) hazırladığı “İşsizlik Artıyor, İşgücüne Katılım Düşüyor” başlıklı rapora göre işsizlik kadınları eve kapatıyor. BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel ve araştırmacı Alper Dinçer’in hazırladığı rapora göre, işgücü piyasasındaki konjonktür, kadınları işgücü piyasasının dışına itiyor. 2007 Mayıs’tan sonra kentte kadın işgücüne katılımı hızla azalırken ev işleriyle meşgul olan kadınların sayısı 12 milyon 494 bine tırmandı. Kadınlar işgücü piyasasını terk edip evlerine kapandı. 2007’nin ikinci yarısında kentte işgücüne katılım oranı erkeklerde 0.4 puan gerilerken, kadınlarda gerileme 1.1 puana ulaştı. Araştırmada şunlara yer verildi:- Kentte kadın işgücü göstergeleri, Mayıs-Aralık 2007 döneminde ev işleriyle meşgul olduğu için işgücüne katılmayanların yüzde 10.4 oranında arttığını ve 1 milyon 175 bin kişilik sıçrama yaptığını ortaya koyuyor. - Mevcut durumda iş aramayıp çalışmaya hazır olanları da kapsayan geniş tanımlı işsizlik hızla tırmanmaya devam ediyor. İş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, 2007 Temmuz’dan beri istikrarlı artış göstererek Aralık’ta 1 milyon 750 bin kişiye ulaşmış bulunuyor. - 2006’nın son çeyreğine kadar ters yönlere hareket eden tarım dışı istihdam ve tarım dışı işsizlik oranı, bu özelliğini 2007 ile beraber yitirmiş görünüyor.
21 Mart 2008
kafe...
Ölçekler farklı, temalar farklı belki ama temelde, herkes bir şekilde yeme&içme üzerine kendi işini yapmayı hayal ediyor.Özgür bir dönem Hollandalılarla ortak iş yaptı. Bir seri toplantı için Delft'e gittiğimizde şirketin 2 ortağı ile tanışma şansım oldu. Genç ortak Andre, eğitimini aldığı mimarlığa hiç bulaşmadan, bilişim sektöründe kendine yer edinmiş, 40'lı yaşlarında varlıklı ve uzuuun bir Hollandalı. Kız arkadaşı Claudia, Delft'de şehircilik üzerine doktora yapan 30 yaşında bıcır bıcır bir İtalyan. Yaşlı ortak Ton, 60'lı yaşlarında, profesyonel hayatta çeşitli başarılara sahip ağııır bir danışman. Her konuda söyleyeceği bir şey olan bir mentor. Ton'un ikinci bahar aşkı eşi, üniversitede öğretim üyesi snob bir entellektüel. Neyse... Tabloyu çizebildim sanıyorum.
Bir akşam Ton ve eşi bizleri yemek öncesinde birer içki için evlerine davet etti. Grupta Türk ve İtalyan varlığı sohbeti ister istemez yemek kültürüne sürükledi. Ton zengin kütüphanesinden geleneksel Hollanda yemeklerine ilişkin bir ansiklopedi getirdi. Claudia, daha önce Andre'den methini duyduğu evin mutfağında kısa bir keşif turu yaptı, vesaire... Tüm sohbeti neşeli ve heyecanlı üslubuyla çekip çeviren Claudia, çocukluğunda babasının sahip olduğu küçük pizza restoranından bahsederken, Delft'de bulunma sebebinin, eğitiminde bir üst yapı oluşturmak olduğunu unutmuşcasına tek hayalinin küçük bir italyan restoranı açmak olduğunu söyledi. Bizim için bu çok tanıdıktı. Sonuçta, Akdeniz insanı olmamız bizleri birbirimize yaklaştırıyordu. Öyle ya da böyle. Biz de, bizim ve çevremizdeki bir sürü dostumuzun da kafe-restoran-bar açmak gibi bir hayali olduğundan bahsettik. Dediğim gibi, bu benzerliği, Claudia ile aynı iklimin ve biraz da aynı yaşların insanları olmamıza bağladığımdan, beni esas şaşırtan Ton ve Andre'den de böyle bir hayalleri olduğunu duymak oldu. Evet, profesyonel hayatta bir dolu projeye imza atmış ve bir dolu projeye imza atmayı planlayan, bu soğuk iklimin snob ve ağır insanları da, günün birinde herşeyi bırakıp bir bar açmayı hayal ediyorlarmış.
12 Mart 2008
kitap kulübü...
'Jane Austen Book Club - Jane Austen Kitap Kulübü'nü izledim bugün. Günlerdir süren koşuşturmacadan sonra, bugün 'Bunu kendine borçlusun!' diyerek. Gün ortasında hem de... Geceden çalmışlığım çok. Günden çalmışlık için de daha sık alıştırma yapmalıyım. Devirecek koca bir cd/dvd kulesi var...
Filmin adı, özeti bir nevi. Kitaplar, hikayeler, kahramanlar içiçe geçiyor, ve kız arkadaşlarla geçirilen bir ikindi tadı bırakıyor damağınızda. İlaç yani :)
Sonra kızımı yuvadan almak için kat ettiğim 15 dakikalık yol boyunca 'kitap kulübü' kültürü üzerine düşündüm. Türkiye'de var mıdır böyle kulüpler? Birileri, bir kitap, bir yazar, bir seri seçip, bunu bir nevi sorumluluk olarak algılayıp, okuyup, düşünüp, kasmadan, kasılmadan, sadece düşündüklerini, hissettiklerini paylaşmak ve tartışmak üzere belirli periyodlarla bir araya geliyorlar mıdır? Şöyle bir google'layınca, hep bir yayınevinin ya da bir bilenin konuşmacı olduğu örneklere rastlanıyor. Peki, şöyle hazırlanan yemekler eşliğinde, kadehler tokuşturularak sohbet edilen tamamen amatör buluşmalar var mıdır acaba?
Bir Paul Auster, bir Borges, bir Michel Tournier, bir Tolkien, bir Arthur C. Clarke, bir Irvin Yalom, bir Elif Şafak kitap kulübü bulsam mesela...Ya da tanımadığım yazarlar, keşfedilmeyi bekleyen karakterler için bir çatı bulsam kendime.
Yok mu? O zaman bu benim işim olsun...
11 Mart 2008
bu aralar...
1.Adam atın üzerinde, at dört nala koşuyor. Biri soruyor 'Nereye böyle dört nala?' Adam yanıt veriyor. 'Bilmem! Ata sormalı!'
2.
Adam hayatın anlamını arıyor. Soruyor soruşturuyor. Bilmemne dağındaki bilmemne bilgenin hayatın anlamını bildiği söyleniyor. Adam satıyor savıyor gidiyor buluyor bilgeyi. Soruyor. 'Ey bilge! Hayatın anlamı nedir?' Bilge uzaklardaki bir nehri gösteriyor. 'Hayatın anlamı işte şu nehirdir.' Adam şaşkın 'Bu mudur?' Bilge daha şaşkın 'Değil midir?!?'
Biraz yorgunum.
Balıkların hepsi öldü. Ev hiç toplu durmuyor. Çamaşır sepeti hiç boşalmıyor. Her akşam yemek yememiz şart mı? Yataklar toplanmasa, banyo temizlenmese, mutfakta bulaşıklar yığılsa, toz öbeklerini yastık yapsak tembel başlarımıza falan olmaz mı? Stoktaki azalmayla online sipariş geçecek buzdolapları ne zaman girecek evlerimize?
Kızım 5 yaşını bitirdi. Bu yıl daha az hasta oluyor çok şükür. Şu ilaçtan kurtulsak artık. Disiplin ve adanmışlık ayarı kaçıyor bazen. Üzülüyorum o zaman. Okul bakmak gerek. Bu yaşta yollarda mı harcıyacak enerjisini? Yılda bilmemkaçbinliralık eğitimler ne için? Popüler devlet okulu da ne olaki? OKS nedir? Ben bu işlerden anlar mıyım gerçekten? Herkes öyle 'bilerek' anlatıyor ki... Benim atladığım kesin birşey var durumu yaratıyor herkesin bu kasmışlığı. Bazen pamuk ipliğine bağlı gibi geliyor herşey. Ya yanlış karar verirsem...
Yine işimden ayrıldım.Yine yıllardır okunmuş, yazılmış, çizilmiş kafa patlatılmış şeylerin muhasebesi. Yine kolumun altında dosyalar, hiç bir yere ait olamama durumu.
Yine alışkanlık enerjisi ile hesaplaşma. Yine paralel evrenlerdeki benler neler yapıyor diye merak etme.
Ben 35 yaşımda bütün bunları hiç kafaya takmayan biri olabilir miyim?
08 Mart 2008
kutlu olsun...
Çalıştığım ofiste, sekreterya ve hizmetten sorumlu 32 yaşında 4 çocuk sahibi genç kadının 16 yıldır sistemli olarak dayak yediginden bahsedecektim. Boşanma kararını nasıl için için desteklediğimden dem vuracaktım. Ya da ilk işi olan bu görevde tutunması için ona yol yordam gösterme heyecanımı anlatacaktım. Olmadı. Doğru yanlış, ortada kanıt yok, ama msn'de hoş olmayan sohbetleri tespit edilince, üzerine yürünerek işten çıkartıldığından bahsedecektim. Ne olursa olsun, 16 yıldır dayak yiyen bir kadın için bu nasıl bir travmadır düşünemiyorum...
İlk işyerinde usul bilmezliği malzeme yapılarak ufacık bir hatası kollanan, çalışma hayatının zorluğuna kıyasla ne yazık ki 'rahat' gördüğü ev hayatına geri dönebilmek için yeni bir 'koca'nın nasıl da peşine düştüğü konuşulan bir kadın örneği verecektim. Olmadı.
Sonra son 5 yılın en değişmez kadın örneğimden bahsedecektim. Eşi 10 yıldır karşılıksız çek nedeniyle içeride olan R.'yi tanıtacaktım size. Yıllardır temizlik işlerine yardıma gelir bize. Daha önce karalanmış satırlarım vardı ona ilişkin. Onları da derleyip, 2 çocuğuna hem anne hem baba olmaya çalışan mücadeleci kadının artık yorulduğunu üzülerek farkettiğimden, ucu bana dokunduğu halde işini savsaklamasına, kolaya kaçmasına ses çıkaramadığımdan bahsedecektim.
Çocuklarına eğitim ve görgü verebilmek için harcadığı çabaya şahidim yıllardır. Gerek çocuklarının, gerek eşinin ailesinin işini hiç kolaylaştırmadığından, buna rağmen ev sahibi ile arasında geçen ve gururuna dokunan bir tartışma sonucunda nasıl da borç harç bir gecekondu alma cesareti gösterdiğinden dem vuracaktım. Olmadı.
Son 5 yıldır, sadece çalışan anne olarak sesimi yükseltirken, son dönem olaylarla üzerime serpilen toprağı nasıl da attığımı, yeniden kolları sıvamanın vaktinin geldiğini biraz da panikle farkettiğimi paylaşacaktım. Olmadı.
'Domestik Kariyer Kadını' rol modellerimizden, kariyer ve aile seçiminde farklı ayarlarından, kendimin nerede durduğunu farkettiğimden bahsedecektim. Olmadı.
Zaten başından beri 'çalışmak yorar'etiketinin altını doldurmayı planladığım çalışma koşulları ve kadın konulu bir dolu laftan bir iki kuple yazarım diye düşünüyordum. Olmadı.
Dip köşe temizlik sırasında, uzun süredir varlıklarını unuttuğum 'kadın' kitaplarımın beni yeniden heyecanlandırdığından bahsedecektim. Olmadı.
'Pazartesi Dergisi'nden ve yıllar önce kaleme aldığım 'işte aradığım kadın dergisi' konulu mektubumdan dem vuracaktım. Olmadı.
Bunlar aklımdan geçerken, çağrışımlarla aklıma düşen 'Bir Zamanlar Savaşçıydılar' benzeri filmlerden bahsedecektim.Olmadı.
Bunların neden olmadığından, bahsedecektim. O da olmadı.
Sonunda bugün en azından bugünle ilişkilendirilebilecek şekilde aklıma düşenleri şöyle bir maddeleyeyim dedim. Oldu...
Hepimizin 'Kadınlar Günü' kutlu olsun...
26 Şubat 2008
acaba?
25 Şubat 2008
mim, sobe, dürtük, artık ne derseniz...
bir şey almıştım.' diye yazacaktım falan. Ancak gelin görün ki ben 5 kere düşünüp 1 kere hareket eden yapım itibarı ile alış-veriş konusunda tüm markaların kara listelerinde yeralan tipte bir tüketiciyimdir. Ama teknoloji son sürat. Bazen çokça paralar döküp aldığımız leica dia-projektörümüze ya da mini dv'ye kayıt yapan kameramıza bakıp 'vah vah' diyorum...22 Şubat 2008
iş hayatı vesaire . . .
Nereden başlayayım, bilmiyorum. Ama bunca eğitime, okumaya, sorgulamaya, deneyime, disipline, açık sözlülüğe, dürüstlüğe, çalışkanlığa rağmen hala bugün iş hayatında yaşadıklarımı 15 yıl sonra hala ama hala yaşayabiliyor olmam, biryerlerde birşeyleri mutlaka yanlış, eksik vesaire yaptığımı gösteriyor ki ben orasının neresi olduğunu gerçekten bilemiyorum. Yukarıda yazdığım özelliklerimi şımarıklık, kendini olduğundan çok ve farklı görme gibi değerlendirebilir beni tanımayanlar. Ama beni tanıyanlar bilir ki ben aynalarla gerçek ve samimi bir ilişki içindeyimdir. Bugüne değin, en kocamanından çuvaldızları önce en hassas etlerime batırmaktan bir saniye bile tereddüt etmemişimdir. Ama işte araziye uyum sağlamak konusunda o en kocamanından çuvaldızlar en hassas etlerimi kevgire çevirmiştir benim. Ben araziye uyamam!
Empatiyle yola çıkarım. Ah o 'kendini onun yerine koyma' takıntısı. Tamam bir eşiğe kadar sorun yok belki ama empatinin ucunu ve tadını kaçırıp bir nevi psikanaliz ile her türlü travmayı ve travmacığı yaşananlara ve yaşatılanlara bir gerekçe olarak görmeye başlayınca bu, o takıntılı ve sağlıksız ruhların önüne kırmızı halılar sermek falan oluyor ki, aslında bunun profesyonel hayatta ne işi var değil mi canım. Bunu farkettiğim anda böyle en kocamanından en siyah keçeli kalemlerle sınırlarımı belirlemeye çalışırım. Keçelinin gazının kaçtığını ve aslında gıcırdayarak sadece gri renkli cılız bir hat çizdiğini farkedene kadar da belli bir zaman geçer. Sonra yine yeni bir motivasyonla sıfır bir keçeli bulur ve gecikmiş sınır koyma işimi tamamlarım.
İşte o sınırlar sonun başlangıcı olur benim iş hayatımda. Ne patronuma, ne iş arkadaşlarıma, ne çalışma koşullarına dayanamıyorumdur artık.
Çünkü kendime çizdiğim sınırlar pek bir demodedir rekabetçi günümüz iş hayatında.
Ben c.tesileri çalışmam, ben çok özel durumlar haricinde mesainin gerekebileceğine inanmam. Ben uzuuun toplantıların gereksiz ve verimsiz olduğunu düşünürüm. Ben entrika bilmem. Ben doğru bildiğimi düz ve dolambaçsız yollarla söylerim. Ben patronumun malı olduğuma inanmam.
Benim patronumun da iş arkadaşlarımın da arkasından ve önünden söylediğim şeyler aynıdır. Asla kraldan çok kralcı olamam. Asla yapmam gereken işi bir başkasına kaktırmam. Asla başkasının yapması gereken işe çakılmam. Yeteneklerimi, deneyim ve bilgimi kullanabileceğim işlerin peşindeyimdir. Asla bilmediğime biliyorum demem. Asla alçaktan ya da yüksekten uçmam. Asla bir iş yerinde şikayet ederek yıllarımı geçirmem veee her zaman yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışırım.
Sonuç?
Bir arkadaşım yıllar önce daha telefon defterleri varken 'İş numaranı kurşun kalemle yazıyorum. Silmesi kolay oluyor.' demişti. Budur...
20 Şubat 2008
kadın hikayeleri çok dokunuyor bana...
07 Şubat 2008
neden örtünelim?
ne olur biri bana bu resmi açıklasın...Kimse cesaret edip gerçek anlamda örtunmeyi sorgulayamıyor.
Gecen gün Milliyet üniversite öğrencileri arasında bir araştırma yapmışmış. Genetik bölümü öğrencisi türbanlı bir kızcağızımızın görüşlerine yer veriyorlar ama kalkıp ama 'Aloooo! Sen GENETİK okuyorsun!' demiyor kimse. Çelişki gözüne gözüne halbuki. O genetik, kök hücreden spermsiz üremeyi ve cinsiyet seçimini sağlıyor ya. Belki 1000 yıl sonra erkek kalmaz da kafamızı açarız diye mi planlıyor, kim bilir. Dün bir CHP milletvekili 'Madem saç sehvet uyandırıyor. Erkekler gözlerini bağlasın.' demiş. İsabet olur bence.
Erkekler bin yıllardır süregelen uçkur sorunlarını kadınların orasını burasını örterek ortadan kaldırmaya bu çabayı da Tanrı'yla, inançla falan mühürlemeye çalışsınlar bakalım.
Geçen gün iş cevremden biri, türbanlı kadınların, imam nikahı ile 2 eş olarak kapağı bir erkeğe atma derdinde olduğunu, metres denilmesindense islami olarak açıkklaması olan bir konumla hayatlarını sürdürmeyi hesap ettiklerini söyledi. Genç bir erkek arkadaş da erkekler arasında türbanlıdan korkacaksın lafının yaygın olduğundan bahsetti.
Şimdi bütün bunlar - türbanlı türbansız herhangi bir kadın için söylenmiş - hoş mu yani...
Değişen bir şey yok aslında farkında değil kimse. Metresin kulbu var, beraber yaşamanın kulbu var, tek gecelik ilişkinin ve hatta fuhuşun bile kulbu var. (İran da mı ne yapıyorlarmış ya bir kaç saatlik imam nikahı. Sonra boş ol. Oh mis valla!)
Olan heeeeeeeeeeeeeep kadına oluyor sonuçta...
İşte önce bunun farkına varılsa keşke... Keşke türbanlı kadınlar, kadın olarak haklarını da türbanlarını savundukları kadar savunsalar... Keşke önce 'Ben bunu niye örtüyorum?' süzgecinden geçirseler düşüncelerini. Keşke kadın çıplaklığını, islami gerekçelerle değil kadının mal olarak sunulması, tüketilmesi çerçevesinde eleştirebilseler.
Keşkeler uzar gider böyle.
04 Şubat 2008
daha dün annemizin...
Kızımın eğitim günleri yaklaştıkça, içime hem bir coşku hem de bir sıkıntı basıyor.Ben hiç 'Ah keske yeniden cocuk olabilsek.'cilerden falan değilim. Üşeniyorum tekrar büyümeye. Daha doğrusu tekrar eğitim almak gözümde büyüyen. Gidilecek ne çok okul, sınanacak ne kadar çok bilgi, girilecek ne çok sınav var düşünsenize.
İlk Ansiklopedim'i seviyoruz biz. 28 Ocak 2008
yaaa işte öööle...(başlık koyma fobisi-topicophobia-mesela dedim :-)

Hep yazacağım iş anılarımı, fırsat olmuyor.
Hazır aklıma düşmüşken...
Sene 1996. Yaş 23. Mesleğimi sahada icra etme hevesi (iş sahada öğrenilir coşkusu...ahhh toyluk ahhh) ile bir mimarın yanında hırpalanırcasına çalışıyorum. Şehrin 2 saat dışında, 2 villanın dekorasyonu işi alınmış. Ben de işten sorumlu mimar atandım. Haftada 3 gün şehirlerarası otobüsle sabahın köründe yollara düşüyorum. Otoban üzerinde inip şantiyeye yürüyorum. Gittiğim yer dağın başı. 2 villanın da doğramaları takılmamış. Kış vakti. Bir odanın doğramaları takılmış, soba kurulmuş. Yaşı hayli geçkin işçilerden bir tanesi gideceğim günler sobayı yakıyor, çayı demleyip, çaydanlığı sobanın üstüne koyuyor. Radyo sadece TRT 4 çekiyor. Spikerlerin sesi ile ısınmaya çalışıyorum bazen. Dağın başında 5-6 işçi ile beraberim. Güvenilir bir ekip neyseki... Akşama doğru ilçenin merkezine iniyorum. Otobüs saatine kadar oyalanmaya çalışıyorum. Cep telefonu falan yok o zaman daha. Ankesörlü telefondan ahaliye haber veriyorum yola çıkacağım diye. Yabancı bir yer, korkuyorum aslında. Annem, babam, erkek arkadaşımla (eşimdir kendisi:) kavga edip duruyorum sırf bu inadım yüzünden. Etik metik birşeyler diyip duruyorum :-) İşi bırakamazmışım, sorumluluk almışım, vesaire... İşçilere ben para ödüyorum, mal sahiplerinden parayı ben tahsil ediyorum. Yanında çalıştığım ve para konularında çok çekimser(hadi beceriksiz diyelim yabancı yok.) olan mimarın cebine bile ben para koyuyorum.
İşi çekip çevirmekle ilgili sorunum yok ama. İlk günlerde şantiyeye malzeme (işte tuğladır, kumdur, çimentodur...) alınacak. Bakıyorum, 1-2 yer var ilçede. Birine girip sipariş veriyorum. Öğlen gibi bir kamyon malzeme geliyor. İşçiler indirmeye başlıyor. Arkadan siyah camlı bir toros peydah oluyor. İçinden iri yarı 2-3 adam iniyor. Şantiyenin sorumlusunu soruyorlar ustabaşına. Beni çağırıyor usta. Adamlar beni görünce (ki bendeniz 48-49 kiloda 1.59 boyunda bir genç kızım o zamanlar.) önce bir tereddüt ediyorlar. Sonra konuya direkt giriyorlar. Efenim ilçenin malzeme tedariği için sınırlar varmışmış. Bendeniz, bu arkadaşların hudutlarında olmakla beraber, gitmişim diğer tedarikçiden malzeme almışmışım. Zaten buraya dışarıdan işçi getirmek bile yassahmış. Hatta ilerideki inşaatların mimarı sırf bu mesele yüzünden konuşan sahsın amcaoğlu tarafından topuğundan vurulmuş. İçerideymişmiş. 6 yıl yemişmiş.
Şimdi ben içimde o zaman ne hesabı yaptım tam olarak hatırlamıyorum. Neye güvendim, nasıl cesaret ettim bilinmez ama kalktım adamlara 'Kardeşim olur mu öyle şeyler. Yarın öbürgün hepiniz burada komşu olacaksınız. Ayıp valla yaa.' falan dedim. Bununla da kalmayıp. 'Usul neyse uyalım. Biz buraların yabancısıyız. Ama işimi de aksatmamam gerek. Madem bu malzemeyi yanlış yerden aldık, tamam geri yükleriz ki bunu için adam gönderin, içerideki işi aksatamam, artı 1-2 saate bu malzeme kapımızda olsun ki iş yürüsün. 'dediiiiiim. Adamlar 'He şöyleee!' deyip gittiler. Bir kaç dakika sonra 3-5 adam geldi malzemeyi geri yüklediler, 1-2 saat sonra da yeni malzeme geldi. Sonraki malzeme siparişlerinde bana yazıhanelerinde çay ısmarlayıp, abla diye hitap etmeye başladılar gerçi ama ben o yaş için epey bir korkmuştum. Bir kaç ay sonra ağlayarak işten ayrılmak istediğimi söyledim. Sonra da erken iş deneyimi konusunda kendimi bu kadar zorlamama kararı alarak devam ettim iş hayatıma...
21 Ocak 2008
hikikomori . . .
Hikikomori, 2 yıldır dilime pelesenk oldu. Ufacık bir gazete küpüründen esinlendim. Şimdi ne zaman cuma akşamı evden içeri adım atıp, pazartesi işe gidene kadar kapının dışına adım atmasam (allahtan ekmek&gazete işini Özgür hallediyor.) pazartesi iş arkadaşlarıma durumumu tek kelimeyle özetliyebiliyorum. Bugün bir arkadaşımla konuştuk ve haftalardır buna benzer bir ruh durumunda olduğunu söyledi. 10 Ocak 2008
T I P !
Dün gece uyku tutmadı bir ara. Kafamda çılgınlar gibi birbirini takip eden düşünceleri, çağrışım takıntımı yazmalıyım dedim sonunda.İlkokul haricinde tüm okul hayatım boyunca, Anadolu yakasından Avrupa yakasına yolculuk ettim durdum. Trafik o zamanlar şimdiki gibi olmasa da yine de yoğundu. Yol uzundu. Düşünceler birbirini kovalıyordu. Sonra sıkılıyordum. Kelimelerden, anılardan, kırıntılardan rota değiştiren düşüncelerimi gerisin geriye takip etmeye çalışıyordum. Buraya nereden geldim? Bu nereden gelmişti aklıma? diye kendimi ilk düşünceye doğru yönlendiriyordum. Bir çeşit oyun yani. Şimdi de annemle, kardeşimle ve kız arkadaşlarımla (erkekler bu konuda çok verimli olamiyorlar :-) bir sohbette konudan konuya savruluyorsak, konuyu toparlamak adına geri dönüşü yaparım mutlaka. Toplantılarda başa dönen ben olurum, vesaire...
Sonra günlük tuttuğum yıllarda, kalem&kağıtla kavga ederdim. Hep ilk cümlem, 'Kalemim düşüncelerimin hızına yetişemiyor.' olurdu. Sıkılırdım yazmaktan. Şimdilerde de klavye ile kavga ediyorum.
Düşüncelerin peşinden gitmeyi hep sevdim ve geliştikçe 3. boyutta geri çekilip lineer akar gözüken düşüncelerin arkasındaki matriksi algılar hale geldim. Ya da sadece bana öyle geliyor.
Bu konuda bana eşlik eden kalemler var. Örneğin son derece geyik bir kitap yazmış olmasına rağmen, her hafta sonu c.tesi ve pazar günleri gündemdeki farklı konuları birbirine bağlayarak, düşünsel bir boyut da (bir teori, bir inanış, bir geyik, vb.) ilave ederek köşesini dolduran Tuba Akyol. (Takıntılı bir bağlantıcı olduğuna dair yazısının linkini bulamadım.)
Geçenlerde National Geographic Hafıza Nasıl Çalışıyor? konusunu araştırmış. Orada da düşüncelerin, anıların beyinde nerede nasıl depolandığı anlatılıyordu. Mahal değiştiği anda bir kaç dakika öncesini hatırlamayan bir adam, 11 yaşından itibaren her anını hatırlayabilen bir kadın örnekler arasındaydı. Bilginin, düşüncenin, anıların elle tutulamayan şeyler olduğunun yanılgı olduğunu düşündürttü bana...
Sonra Paycheck'i tekrar izledim geçenlerde. Ben Affleck'in beyni bir güzel ısıtılarak teknoloji geliştirdiği sürenin hafızasından silinmesi ve böylece geliştirdiği teknolojinin korunması sağlanıyordu.
Özgür doktora tezini yazıyor. Geçenlerde ara jüri öncesinde bana ön sunum yaptı. WEB 3.0'lardan WEB 4.0'lardan bahsediyordu. Yani artık internet 2 boyutlu olmayacak. semantik bağlar kurulacak. Yapay zeka yolda...
http://www.hakia.com/ var sonra. Soru soruyorsun ve arama motoru ona göre çalışıyor.
http://www.visualthesaurus.com/ var sonra. işte beni kalbimden daha doğru söylemle beynimden vuran şey. Şeyler arasındaki bağlantıyı yazılım kuruyor...
Sonra...
Sonra...
Sonra...
T I P !
04 Ocak 2008
FOUNTAINHEAD (HAYATIN KAYNAĞI)
Bir sohbet programında, Sinan Çetin'e sordular "Hayalinizdeki proje nedir?" diye. O da "Fountainhead'i çekmek isterdim.' dedi. Fountainhead'in kültlüğünden şöyle gelişigüzel bahsetti.Zapladım...
Sonra bir aksam hepsi mimar olan bayan arkadaslarımla yemek yerken Yasemin "Tekrar okuyacağım." dedi Arzu'ya. Arzu da "Daha yeni bitirmedin mi?" diye sordu. "Çıkarsamalar yaparak okuyacağım bu defa." dedi Yasemin. "900 sayfadan bahsediyoruz." dedi Arzu. "Hiç önemli değil. Tekar okuyacağım." dedi Yasemin. Arzu lise yıllarında okumuş. Yasemin benim okumamış olmama çok şaşırdı. "Mutlaka okumalısın." dedi. "Mimarlık..." dedi. "Felsefe..." dedi.
Doldum...
Hemen buldum, sipariş ettim. Ameliyat olacaktım ve nekahat döneminde kendime bir arkadaş bulmustum.
Evet! Oyalanıyorum. Çünkü böyle bir kitabı nasıl anlatmaya başlayacağımı bilemiyorum.
Aslında bu yazının girişi kadar basit bir şeyden bahseden bu kitabı anlatmak için lafı dolandırmadan, süslemeden, olanı anlatmak iyi bir fikir gibi geliyor sadece...
Kitaba başladığımda okuduğum her sayfayı sindirirken, romanın hemen bitmeyecek kadar uzun olmasından aldığım hazzı ifade etmek için de debelenmeyeceğim.
İyi bir okuyucu ve arastirmaci bir mimar olarak bu romanin adını bile duymamış olmamın şaşkınlığı bana kitap boyunca en çok eşlik eden duyguydu. Bunu mutlaka belirtmeliyim.
İnce ince, gerçekten ince ince ince ince ince işlenmiş karakterleri deşifre etmek için yaşadığım sabırsızlıktan, bir mimar ve bir kafa yoran olarak okuduğum tüm düşünsel şeyleri kafamda 3 boyutlu evirip çevirme egzersizlerimden, ve her karakter analizinde kisisel bir muhasebenin göbeğine düştüğümden de mutlaka bahsetmeliyim.
Hareketli Türkiye ve dünya gündemi ile duyduğum herşeyle örtüşecek bir örneği içermesi nedeniyle bir süre hayata 'fountainhead fountainhead' bakar oldum ki bu da kitabin gücünün ve etkisinin altini bir kere daha çizdi diyebilirim.
Süslemeden anlatmak gerekirse kitap ne diyor şöyle özetleyeyim:
Sanıldığının aksine 'ben'cil olmak iyidir.
Ben'i duru ve dürüstçe yaşadığınızda ortaya koyduğunuzdur üründür esas olan.
Yalnızca o zaman iş'inizi doğru yaparsınız.
Yalnizca o zaman iş'iniz işe yarardır.
Yalnizca o zaman mutlusunuzdur.
Yapmak istediğinizi baskılayan, onu şekillendiren küfürlere, alkışlara, kitlelere, akımlara teslim olduğunuzda yani coğunluğun yanında ve ben'den uzakta olduğunuzda mutluluğu yakalamanız güçtür.
Topluluklar yönetilir ve yönetirler. Bu yüzden toplumsal fayda üretmek için yola çıkılmaz.
Fayda amaç değil sonuç olmalıdır.
Yazacak, örnekleyecek koca bir yığın var kafamda.
Bu donuk yazı sadece bir başlangıç olsun ...
Bir de fikir vermesi açısından...
http://www.bencil.org/pinarozet.htm
29 Aralık 2007
2 0 0 8
Sevdiklerimin yaş dönümlerini, yıldönümlerini, bayramdan ya da tatilden önceki haftaya başlamayı, bayramdan ya da tatilden sonra işe başlamayı (sıcağı sıcağına külliyen yalan), ayın 1'ini, diyete ve spora başlama kararı aldığım haftasonlarının pazartesilerini (samimi söylüyorum bu yalan değil), kışın ilk günlerini, sonbaharın ve ilkbaharın ilk günlerini, yazın ilk günlerini ve tabiii ki yılın ilk günlerini...
Planlanlar, amaçlar, hedefler vardır kafamda ve zamana dair eşiklerle onları hayata geçirme heyecanı duyarım. Kendime verdiğim sözleri tutmakla ilgili bir sorunum yoktur. Çalışkan ve disiplinliyimdir. Bana uyar yani...
Örneğin bir yıl (geçen yıldı değil mi?) yılın ilk günü pazartesine denk gelmişti. 'İşte!' demiştim. 'Ben buna başlangıç derim.'
'Kalbimiz kadar temiz bir sayfa açmak' gibi bir şey...
Ben zamana dair bitişleri de severim. (bir istisna haricinde elbet...)
Döneme ait sorumluluklarım geride kalmıştır, yeni öğretiler edinmiş olgunlaşmışımdır, hatalarımı farketmişimdir, maaşımı haketmişimdir, planladıklarımın bir kısmını gerçekleştirebilmişimdir, tatilde dinlenmiş üretmeye hazır kıvama gelmişimdir ve yeniden başlayacak olan için donanmışımdır. Yeni gelen için hazırımdır yani...
Biten ve başlayan yıla benim gibi enerji, heyecan ve umut dolu duygularla bakabilmenizi, kendinize verdiğiniz tüm sözleri tutabilmenizi ve tüm bunlar için önce sağlıklı olmanızı dilerim.
18 Aralık 2007
yaşadım diyebilmen için . . .
30 Kasım 2007
çalışmamanın keyfi . . .
CALIŞMAMANIN KEYFİ
Ernie J. Zelinski'nin "Calismamanin Keyfi" (The Joy of Not Working) isimli kitabi, Turkce haric 14 dile cevrildi. Kitap bir taraftan insanin sevdigi isi yaparsa basarili olacagini, bir taraftan da verimli calisabilmek icin dinlenmenin ne denli onemli oldugunu anlatiyor.
Kitaptan bazi ilginc alintilar soyle:
Bugunun isini yarina birak. (Yunan atasozu)
Yarin yapabilecegin isi bugun yapma. (Fransiz Atasozu)
Iyi bir dinlenme, iyi bir isin yarisidir. (Yugoslav atasozu)
Babam bana calismayi fakat isin esiri olmamayi ogretti. Simdiokumanin, hikaye anlatmanin, sakalasmanin, konusmanin ve gulmenin, iskadar, hatta ondan da onemli oldugunu biliyorum. (Abraham Lincoln)
Cok calismaktansa, cok calisan birinin arkadasi olmayi yeglerim.(Clarence Darrow)
Gereginden cok calismanin karsiligini ileride bir gun alabilirsiniz,ama dinlenmenin karsiligini hemen alirsiniz. (Graffiti)
Ben uluslararasi sohretimi haftada bir - iki kez dusunme ve dinlenmeyevakit ayirma sayesinde yaptim. (George Bernard Show)
Gunduz dinlen ki gece rahat uyuyabilesin. (Ingiliz Atasozu)
Kalitenizin olcusu bos zamanlarinizda ne yaptiginizdir. Medeniyetlerinkalitesi de insanlara sagladigi bos zaman ve bunun kalitesi ileolculur. (Irwin Edman)
Doga, bize fazla aceleci olmanin bir ise yaramayacagi gercegini olumleanlatmistir. (Grafiti)
Isinizin cok onemli oldugunu dusunuyorsaniz, bu sinirlerinizin ciddibicimde bozuk oldugunun en acik gostergesidir. (Bertrand Russell)
Isini her seyden onemli sayarak gunde sekiz saat calisan, sonundacalistigi yerin basina gecer ve gunde ayni hizla yirmi dort saatcalismaya mahkum olur. (Robert Frost)
Mutlulugun formulu, gerektiginde onemsiz seylerle mesgulolabilmektedir. (Edward Newton)
Bitap birakan gunluk yasam, ancak bir aptalin karsilasabilecegi birhayat krizidir. (Anton Cehov)Eger bos zamaniniz yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)
Hayat bircok engelle doludur, en buyugu de kendinizsinizdir. (Jack Parr)
28 Kasım 2007
neler yazacaktım ?
Örneğin ZAHA HADID konferansını yazacaktım. Büyük kadın mimar olabilmek üzerine karalayacaktım bir şeyler. Tasarım özgürlüğünden, bu özgürlüğün getirdiği kibirden bahsedecektim. Artık kıskanamayacak kadar yaşlandığımdan bahsedecektim. Çağdaşlarımızın aldığı yola kıyasla Türkiye'de nerede durduğumuzu içim pek bir acıyarak yeniden farkettiğimi yazacaktım.Sonra bir çocuk oyunundan (Mutlu Prens - İstanbul Devlet Opera ve Balesi) hareketle Türkiye'de sahne sanatları ile ilgili ileri geri yazasım gelmişti. Neyse... Konu tazeyken yazsaydım, haddimi aşabilirdim. İsabet olmuş :-)
Sonra yine "Ah vah Türkiye" konulu başka bir konuda yazacaktım. Kızımın çok heves ettiği buz pateni deneyimi sonrasında Türkiye'de sporcu olabilme imkanlari, prensipleri, vb. üzerine atıp tutasım vardı. Süreyya Ayhan'ın doping yüzünden ömür boyu men cezası alması gibi bir sürü spor olayını da malzeme yapacaktım halbuki...
Araştırmacı gazeteci yönüm, "yazdım, oldu!" diyemediği için her giriş için en az bir kaç haber, küpür,resim bakacaktı ki bu da yazma sürecini uzatacaktı da uzatacaktı...
Neyse... Yazdım, oldu :-)
10 Kasım 2007
yaş 35...
Ama arada yaş ve hatta bu aralar sıkça 35 yaş konusunu şahane dramatize ediyorum.
Planlarım var örneğin daha önce bahsettiğim. Daha önce izlediğim filmleri yeniden seyretmek, okuduğum kitapları yeniden okumak, vesaire...
Kitapların çoğu kütüphanemizde. Ödünç alınıp okunanlar, internetten kitap satış sitelerindeki hesaplarımda listeleniyor. Filmlere ulaşmak kolay. Eski filmlerin orijinal DVD'lerini 3'e 5'e bulabiliyorum.
Öyle ağır bir başlangıç yapmadım. Ne bileyim hani bir 'Gülün Adı' ya da 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' falan gibi bundan yaklaşık 16-17 yıl önce beni hırpalamış filmlerle başlamadım seçkime.
Daha çok beni basitliği ile etkilemiş filmleri buldum aldım. Geçenlerde de hemen izledim birini.

'Beautiful Girls' bundan 11 yıl önceye tarihlenen bir film. Ama ben bu filmi evliligimizin ilk yıllarında yani 8-9 yıl önce 1.5 oda, 0.75 salon evimizde cumartesi akşamları yaptığımız Kadıköy Ulusal Video'dan alınan VHS kasetlerden derlenen 2 film birden kuşağımızda seyrettim.
Film bir grup arkadaşın yirmili yaşların sonunda eski kimliklerini, eski arkadaşlıklarını ve yeni bağlılıklarını sorgularken ben yirmili yaşlarımın ortasında arkadaşlıklarım ve bağlılıklarım tanımlanmış bir şekilde izlemiştim filmi. Filmin duruluğu, basitliği, parlak oyuncuların iddiasız oyunculuklarıydı damağımda kalan.
Bugün izlediğimde nedense birden yaş konusundaki vurgular kaldı damağımda. Yaş dönümlerindeki hesaplaşmlar, geride kalan duygulara komik çırpınışlarla (koskoca Willie'nin 13 yaşındaki komşusu Marty'ye duyduğunu sandığı çocuksu aşk mesela) sahip çıkmaya çalışmalar falan... Ve evet tabi ki yine erkeklerdeki bağlanmak isteği ve korkusunun çelişkili izdüşümleri...
Zihin bağlantıyı da hemen yapıştırdı...
Yirmili yaşların sonları için deyin, yaş dönümleri için deyin son derece esprili bir dilde yazılmış ve çalınıp söylenmiş bir Jamie Cullum şarkısı bu filmle çakışıverdi kafamda...
sadece bi kuple bulabildim :-)
TWENTYSOMETHING
After years of expensive education,
a car full of books and anticipation,
I’m an expert on Shakespeare and that’s a hell of a lot
but the world don't need scholars as much as I thought.
Maybe I'll go travelling for a year,
finding myself or start a career.
I could work for the poor though I’m hungry for fame
we all seem so different but we're just the same.
Maybe I'll go to the gym, so I don't get fat,
aren't things more easy with a tight six pack?
Who knows the answers? Who do you trust?
I can't even separate love from lust.
Maybe I’ll move back home and pay off my loans,
working nine to five answering phones.
Don't make me live for my friday nights,
drinking eight pints and getting in fights.
I don't want to get up, just let me lie in,
leave me alone, I'm a twenty something.
Maybe I'll just fall in love that could solve it all,
philosophers say that that’s enough,
there surely must be more. Ooooh
Love ain’t the answer nor is work,
the truth eludes me so much it hurts.
But I’m still having fun and I guess that's the key,
I'm a twenty something and I'll keep being me.
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
I’m a twenty something.
Let me lie in, Leave me alone.
I’m a twenty something.
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
doh dah duh dah, do duh dah dah dah
01 Kasım 2007
çağrışımlar ...
BJORK'un, yıllar önce Bienal'de karanlık bir odada projeksiyondan izlerken neredeyse donakaldığım bu klibi bugünlerde neden aklıma düştü diyordum...
Zaman zaman hafızamda kocaman kara delikler oluşurken, bazen böyle bağlantılar için tüm beyin kıvrımlarımın seferber olması beni çok şaşırtıyor.
21 Ekim 2007
bir öneri peşinde...
Neyse ben bloglar arasında böyle geziniyorum işte.
Sadan beni Endişeliperi ile tanıştırdı mesela.
Bu gönderi(!) de işte Endişeliperi'nin son yazısındaki önerisinin (Film Senaryosu Okumak.) peşine takılmamla şekillenmeye başladı. Genelde bir konuya başlayıp, A-Z oyunlar gibi seke seke konular arasında cirit attığımdan yazı bittiğinde nerede olacağımı ben de kestiremiyorum :-)
Film senaryosu okumak diyince aklıma hemen 'The Big Lebowski' geldi.
Hayatım mükemmeliyetçilik peşinde koşuşturmakla, beyin kıvrımlarımda beni sürekli dürten düşünceleri, planları, hazırlıkları hayata geçirmek için debelenmekle geçerken hep aklıma düşer şu Lebowski. Bulaşık suyunu andıran küvetinde ot içip, balina sesleri dinleyip, bir bornoz, bir şortla hayatını sürdürürken sahip olduğu o kusursuz dinginliğin nasıl olabileceğini hayal etmeye çalışırım...
Belki tüm filmin içinden kesilip çıkarıldığında o etkiyi yaratmayacaktır ama bu sahne benim şimdiye kadar en çok güldüğüm sahnelerden biridir.
It is a high, wind-swept bluff. Walter and the Dude walk
towards the lip of the bluff. Parked in the background is
one lonely car, Walter's.
Walter is carrying a bright red coffee can with a blue plastic
lid. When they reach the edge the two men stand awkwardly
for a beat. Finally:
WALTER
I'll say a few words.
The Dude clasps his hands in front of him. Walter clears
his throat.
WALTER
Donny was a good bowler, and a good
man. He was. . . He was one of us.
He was a man who loved the outdoors,
and bowling, and as a surfer explored
the beaches of southern California
from Redondo to Calabassos. And he
was an avid bowler. And a good
friend. He died--he died as so many
of his generation, before his time.
In your wisdom you took him, Lord.
As you took so many bright flowering
young men, at Khe San and Lan Doc
and Hill 364. These young men gave
their lives. And Donny too. Donny
who. . . who loved bowling.
Walter clears his throat.
WALTER
And so, Theodore--Donald--Karabotsos,
in accordance with what we think
your dying wishes might well have
been, we commit your mortal remains
to the bosom of.
Walter is peeling the plastic lid off the coffee can.
WALTER
the Pacific Ocean, which you loved
so well.
AS HE SHAKES OUT THE ASHES:
WALTER
Goodnight, sweet prince.
The wind has blown all of the ashes into the Dude, standing
just to the side of and behind Walter. The Dude stands,
frozen. Finished eulogizing, Walter looks back.
WALTER
Shit, I'm sorry Dude.
He starts brushing off the Dude with his hands.
WALTER
Goddamn wind.
Heretofore motionless, the Dude finally explodes, slapping
Walter's hands away.
DUDE
Goddamnit Walter! You fucking
asshole!
WALTER
Dude! Dude, I'm sorry!
The Dude is near tears.
DUDE
You make everything a fucking
travesty!
WALTER
Dude, I'm--it was an accident!
The Dude gives Walter a furious shove.
DUDE
What about that shit about Vietnam!
WALTER
Dude, I'm sorry--
DUDE
What the fuck does Vietnam have to
do with anything! What the fuck
were you talking about?!
Walter for the first time is genuinely distressed, almost
lost.
WALTER
Shit Dude, I'm sorry--
DUDE
You're a fuck, Walter!
He gives Walter a weaker shove. Walter seems dazed, then
wraps his arms around the Dude.
WALTER
Awww, fuck it Dude. Let's go bowling.
20 Ekim 2007
okumak üzerine ...
Her kitabın bir sahnesi, bir düşüncesi, bir karakteri kemikleşmiş kafamda. Hikaye genelde yerli yerinde ama sonu desen yok bazen, karakterler desen kayıp olabiliyor.
35 yaşımı doldurmama aylar kala kendi kendime, okuduğum tüm kitapları yeniden okuma gibi bir misyon bile belirledim diyebilirim.
Bir ara aklıma düşen kitaplardan geriye ne kaldığını yazacağım.
Yeni yeni kitaplar çıkacak. Daha okumadığım binlerce kitap var ve ben tüm okuduğum kitapları (kaç kitap okumuşumdur acaba?) yeniden yeniden okumak istiyorum. Zamanım yeter mi?
Bugün kızıma bakıp okumaya başladığında önünde nasıl da büyük bir dünyanın kapılarının açılacağını düşünüp onun adına heyecanlandım. Birden sahip olduğum en önemli yeteneğin okumak olduğunu düşündüm.
Bilgiye ulaşmak için okumak.
İşte bu yüzden Bienal'de en beğendiğim işlerden biri NINA FISCHER - MAROAN EL SANI'nin Dünyanın Bütün Hafızası (Toute la mémoire du monde) isimli videosu oldu...
Paris’in merkezindeki eski Bibliothèque Nationale de France/Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin birçok yeri şu anda boş. Deponun 11 katı ve geniş okuma odası kullanılmıyor. 1956’da bu kütüphane “Hiroshima mon amour/Hiroşima sevgilim” ve “Geçen yıl Marienbad’da”nın yönetmeni Alain Resnais’nin bir filminin seti olarak kullanıldı. 20 dakikalık belgesel “Toute la mémoire du monde/Dünyanın bütün hafızası”nda Alan Resnais kütüphanenin dünyadaki bilginin bir deposu olarak nasıl işlediğini; sıradan bir günde kitapların, dergilerin, planların ve diğer hazinelerin, okuma odasındaki, Resnais’in deyimiyle, evrensel bilginin bir parçasını okuma yoluyla içselleştiren ve bir “anahtar” elde eden okuyucunun kullanımına sunulmak üzere kütüphaneye nasıl ulaştığını, listelendiğini ve arşivlendiğini gösteriyor. 50 yıl sonra: Mekân boşaltılmış. Bir kıyamet sahnesi. Bilgi kaybolmuş. Boş okuma odası ve boş depo sahneleri hemen o “anahtar”ın, bilgiye götüren geçidin kaybını ima ediyor. Alain Resnais’nin filmine paralel bir yaklaşımla, kütüphaneyi yavaş takip çekimleriyle filme aldık. Çift projeksiyonla tek bir kitabın yer almadığı binlerce depo rafı gözümüzün önünden geçiyor, kameraya tek yakalanan vakit geçiren bir avuç genç.
...
...
17 Ekim 2007
kendimden korkuyorum...
İnsan gerçekten içinde bambaşka birinin olduğunu düşünüyor.
Ya da kendisiyle tam olarak yüzleştiğini...
Yaşama hakkına karşı gelen her şeye karşı öfke, şiddetle karışabiliyor.
Çok geçerli bir nedeniniz olsa da birinin yaşama hakkını elinden alabilir misiniz?
Peki adaletin işini yapmasını bekleyebilir misiniz?
Neil Jordan benim adıma tüm yanıtları vermiş...
07 Ekim 2007
önüm arkam sağım solum sobe...
DİZİ konularında Geveze sobelemiş beni. Ahhh ahhh yazacak ne çok şey var. Ara ara döneceğim konuya da şimdi grup oyunu terbiyesi almış bir kişi olarak en güncellerine karşı hissettiklerimden bahsetmeliyim. İşin sosyolojik boyutlarını deşmeye girersem, yine pek bir uzun olacak. Yavaş yavaş yani...
Türk dizilerinden 'Bıçak Sırtı'nı izleme çabası içindeyim. Bağırış çağırış yok, oyuncular şiir gibi oynuyor. Yürek deşen müziğe dayanacağız bir süre. Nejat İşler bıyıklarını kesse, Fikret Kuşkan her şeyi boşverip piyano öğretmenine aşık olsa ve aşkını yaşasa, şu güzelim çocuğu üzmeseler falan bana yeter...
Ben koca bir mola almis durumdayım. 'Lost'u bekliyorum. Ama öyle tek tek seyretmeye halim yok. Şöyle bir Nisan'a kadar dayanıp 3-5 bölüm birden izleyeceğim. 'Prison Break' olabilir. Tek tek seyredilebilir. 'Heroes' sloganını - SAVE THE CHEERLEADER SAVE THE WORLD-değiştirse belki...Nip/Tuck başlıyor 21 Ekim'de. Telefonuma 'reminder' koyacak kadar ileri götürdüm işi.
Evet evet pek bir kısa kesiyorum. Çünkü hepsi için ayrı bir giriş yapacak kadar çok şey biriktirmişim.
VE 187. SAYFA...
Sadan da sobelemiş beni...
"Beni boğmakta kullandığını tortuların kokusu bu, " dedi Steerpike. "Yüzümün kokusunu alıyorsunuz.""Oh, " dedi Fuchsia. Tekrar mumu eline aldı. "Beni takip etsen iyi olur."
Gormenghast 1
TITUS GROAN
Mervyn Peake
Om Roman
Fantastik edebiyatın başyapıtlarından kabul edilen bu seriye biraz ürkerek başladığımı itiraf etmliyim. Ancak tüm karanlık tasvirli karanlık mekanlara, tüm karanlık karakterlere rağmen bir çekimi var kitabın. Çevirmen Dost Körpe de girdap diye tanımlamış zaten. Yüzüklerin Efendisi'nden farklı olarak bir dünyanın değil de bir şatonun içinde geziniyor olmak, beni ayrıca bir mimar olarak da heyecanlandırıyor.
Ben de Fulya'yı sobeleyeyim bari...
06 Ekim 2007
feysbuk hadisesi...
Kardeşim kaç yaşına geldi :-P, hala o ilk çocukluk döneminde, arkadaşlarımı ondan daha çok önemsediğim için yaşadığı taravmadan :-) dem vurur... Okul sonrası herkesi toplayıp eve getirmeler, promosyon olarak bahçe oyunlarını ve çocuk beceriksizliği ile hazırlanmış sadviçleri öne sürmeler, vesaire...
İlk gençliğimden, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımla, tüm gün süren okul sohbetlerine rağmen nasılsa bitip tükenmeyen konulara akşam evde (fatura ödemesinin harçlıklarımla yapılacağı tehdidine karşı koyarak) telefonda devam etmeler kalmış aklımda...
Bir de telefon kablosunun odalara taşınabilmesini kolaylaştırabilmek için ne kadar uzun bırakıldığı...
Bir de bir de, şimdi çokca komik bulduğum şu 'dostum' - 'arkadaşım' ayrımı. Kim dosttu da, kim arkadaştı :-)
Ben çocukluğumdan itibaren fazla şey bekledim bu müesseseden. İlk isyanım komiktir hatta. daha orta 1'de miydim neydim, sırf benim paylaşma coşkum karşısında duvar teşkil ettiğini düşündüğüm bir 'çok yakın arkadaş'ıma veda mektubu yazmıştım. 'Benden bu kadar!' demiştim.
Sonrasında çok renkli bir 'arkadaş' hayatım oldu. Lisede de, üniversitede de... Neredeyse bir komün hayatı bile yaşadık bir dönem. Çok coşkulu, çok renkli, çok duygusal ve kimi zaman da çok dramatik şeyler yaşadık. Birbirimizin herşeyiydik. Ailelerimize kızgın ya da kırgın, hayata aç ve meraklı yuvarlanarak yaşadık bir dolu şey. Herşey sayılıydı. Buluşulacak mekanlar, gidilecek barlar, dinlenecek konserler, izlenecek filmler, dinlenecek radyolar, izlenecek kanallar, vesaire... Cep telefonu ve internet neredeyse yoktu. (O yıllarda Kanada'ya giden bir arkadaşımla birbirimize nasıl sayfalarca mektup yazdığımızı da unutmuş değilim.)
Ve nasılsa biz hep birbirimizden haberdar ve beraberdik. Ve evet gençtik...
Sanırım kırılma eş zamanlı oldu. İletişim gelişirken, biz büyüdük ve sorumluluklarımız arttı. Araçlarımız çoktu artık, ama o araçları kullanacak zamanımız ve enerjimiz yoktu. Amerika'dan ithal, sit-com'larda, drama'larda, filmlerde benim 'çat kapı arkadaşlığı' dediğim ilişkileri izleyip, neden bu ilişkileri tüm bu geçmişe rağmen kendi aramızda kuramadığımız sorgulamasını yaparken ben, evlilikler, kariyerler, mesafeler ve öncelikler kat kat kurulmuş arkadaşlıkları orasından burasından budadı.
Ben denedim. Çok denedim. Bağları korumaya, yenilemeye ve . Dedim ya çocukluğumdan beri bu müesseseyi çok sevdim ve ondan çok şey bekledim. İşte o yüzden bir hesaplaşmadır gider benim hayatımda. Emek ne kadar karşılıklıdır ilişkilerde, ne kadar tek taraflıdır önemlidir benim için.
Yine bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşlarımla devam eder alışkanlıklar ama bir yerlerde yenildiğimi için için bilirim.
Şimdi bir feysbuk hadisesidir gidiyor. Eski arkadaşlar bulunuyor, dürtülüyor, ısırılıyor, vesaire. Herkes haberdar birbirinden. Herkes fiziksel emek harcamadan birbiriyle buluşuyor, konuşuyor, sarılıyor !
Evlilikler yapılmış, çocuklar doğurulmuş, kariyerler ve öncelikler 3 aşağı 5 yukarı belli. Kolay iş! Bahanesi yok!
Ben bu feysbuk'tan çok şey bekliyorum :-)
30 Eylül 2007
nesil X : kayıp nesil
Masumum Hakim Bey :-)
Generation X : The lost Generation
From 'slacker' to dot.com fortune and fame to ?-a big question mark. Generation X (born from 1965 to 1976)- the pernnial 'middle-child generation' of our era with a population of a mere 40 million-has been through a very tough time recently from living through and taking much of the brunt of the fallout of the Internet start-up fiasco. But Gen X has responded to the sitution with its own particular, famous flair:a combination of individualism, flexibility, and bravado. First of all, many Gen Xers are finding that they still don't want to work within the system and they still don't quite know what they want to do when they grow up or maybe (wounded as they have been professionally) they just don't want to work at all-at least not for a while., at least not in traditioanl sense. Maybe they'll just invent the whole notion of work in their usual highly creative, entrepreneurial manner. What is certain is that they will do whatever they do on their own terms.
Citizen Brand
Marc Gobe
27 Eylül 2007
casomai...
Böyle gerçek karakterli filmlerin yeri benim için çok ayrı. Bu gerçek karakterli filmler genelde Avrupa'lı oluyor. Fransızların ve Kuzey Avrupalıların aksine İtalyanlar bu gerçek karakterlerdeki ve gerçek hayattaki güldüren yanı hiç atlamıyorlar. 'Buhrana gerek yok.' diyorlar. (Morettî'den 'Sevgili Günlüğüm' geliyor aklıma ilk olarak. Ferzan Özpetek de İtalyan bir sinemacıdır bu bakışla...Çok severim, gerçekten çok severim...)
Hayat herşeye rağmen gülümsetebilir...
23 Eylül 2007
cirque du soleil . . .
Gösteri dünyasının (bence) en etkileyici bu grubu ile ilgili uzuuun uzuuun yazacağım...
Şimdi seyreyleyelim...
20 Eylül 2007
vertigo . . .
Bir nefeste, bir gecede okumuştum 'Şans Müziği'ni. Başka seçeneğim yoktu. Ertesi sabahı beklemeye sabrım yoktu.Bitirince mutsuz olacaktım. Ertesi sabah sevdiğim bir arkadaşımı yolcu etmişim de daha kapıdan çıkar çıkmaz onu özleyecek kadar durumu dramatize etmişim gibi olacaktım. Burası kesindi.
Ama o kitap bitmeden gözüme uyku girmeyecekti.
Paul Auster'la böyle tanıştım.
Yakınlarda yine bir geç kalmışlıkla Mr. Vertigo'yu okudum.
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=EWW0HDMKZY7KZKM26RXQ
Yine neredeyse bir nefeste. Amerika'nın yakın tarihini silkelerken roman, tüm karakterler yine arkadaşım oldu. Boğazıma acılar düğümlendi. Sıradan bir hikayenin içindeki mucizeleri yaşarken heyecanlandım. Ve yerden yükselmek üzerine yeniden düşündüm. ('Mavi Tüy'ü yeniden okumalıyım bir ara.)
Ve o da nesi...Peter Marvey bana romandan sahneleri hatırlatan bir gösteri için buralarda olacakmış. Sponsor buluna, gidile...
çalışmak yorar...
Düşünce Dergisi COGITO'nun 12. nadide sayısı didik didik eder 'ÇALIŞMA' konusunu.
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=calismak+yorar
Çok severim. Döndürür, döndürür okurum.
Bugünlerde (hatta dünlerde ve de ondan önceki günlerde de) yine aklıma düştü.
İş hayatında umutsuz mutluluk arayışım devam ediyor. Üzümler hep çöplü, armutların sapı hep uzun.
Çocuklu hayat ve şehir hayatı zaten kalııın çizgilerle bir çerçeve çiziyor. Üzerine bir de, iş hayatının olmazsa olmazlarına - dedikodulara, entrikalara, sürekli yakınarak kazık çakmışcasına çalışanlara, çok lafı çok iş, çok söylenmeyi çalışkanlık zannedenlere, vesaire vesaire - karşı uyum sorunu yaşıyorum tam oluyor.
Arıyorum. Ve inanıyorum bir gün bulacağım :-)
14 Eylül 2007
ben 1 yıldır hiç bir şey düşünmedim mi?
'Uyumlu ayrık otu' modeli yaşama devam kısaca. Yani marjinal ve de radikal bir hayatimiz yok öyle şakkadanak ayrık otu denilsin ama içsel olarak her gün bir kopuş, bir ayrı düşüş, bir öfkeleniş.
Velhasıl yazacak çok şey birikti. Aslında yazmışım yazacağımı zamanında. Edebiyat demişim, sanat demişim, sosyal haklar demişim, kadın demişim, geri dönüşüm demişim, annelik demişim, demişim bir şeyler yani...
Özeti budur aslında da, bu fibromiyalji benim belimi çok büktü. Beyin kıvrımlarımı şöyle iyice bir temizlemek, bir kış hazırlığı yapmak gerek. Varsın baki kubbede asılı kalsın, uzay da 'tınnnnnnnnn'lasın düşüncelerim. Kafamdan çıksınlar da...
06 Mart 2007
acele ettirilen çocuklar ...
HURRIED CHILD SENDROMU
(Acele ettirilen cocuklar)
Cocuklarin bir aktiviteden digerine suruklendigi gunumuzde oyun veserbestlik cok ilkel kavramlar olmaya baslamistir.20 yil once, Amerikali bir psikolog olan David Elkind, "aceleettirilen cocuklar (hurried child)" kavramini ortaya atmistir. Bukavram kisaca, cocuklarin zamanlarinin ebeveynlerin tercihlerine goreduzenledigini, bu duzenlemenin de her hafta daha fazla ders, cocugusosyal, akademik, kulturel psikolojik alanlarda gelistirebilecek dahafazla aktivite anlamina geldigini anlatmaktadir. Elkind'in kitabi biruyari icerir, buna gore,cocuklar bu duzenlemenin sonucunda kendi ozgur zamanlarini,yapilandirilmamis oyunlarini, gunduz duslerini, sikilma vecevrelerini inceleme-arastirma sanslarini kacirmaktadirlar.Oysa buyumek hic bu kadar rekabetci olmamisti. Rekabet oyle boyutlaravardi ki, Kaliforniya'daki Prenatal Universitesi, annelere, bebeklerihenuz anne rahminde iken onu nasil daha zeki yapabilecekleriniogretmeyi vaat etti. Bu rekabeti, yarisi kazanma konusundaki kendiniadamalar akil almaz boyutlara ulasirken, ABD'de giderek yaygin halegelen uygulamalardan bir tanesi de üçyasindaki cocuklara, onlara uygun seckin bir ozel anaokulununbulunabilmesi icin ozel hocalar tutma boyutuna kadar vardi. Cocuklar,henuz ayakkabilarinin bagciklarini baglayamadiklari ya da bicaktutmayi beceremedikleri bir yasta iken, sendeleyerek yurumeyi henuzgecebilmis olanlar girecekleri sinav icin yogun bir calismaya ya daokul sorumlulari tarafindan tabi tutulacaklari uygulamalar icin agirbir hazirlik surecine giriyorlar.Bu cocuklar icin ozel hoca tutmak da son derece yaygin bir uygulama,ustelik ebeveynlerinden farkli olarak da, bu cocuklar, girdikleri buanaokulu sinavlarinin ileride kismen de olsa, Harward, Princeton yada Brown gibi okullara girislerini etkileyebilecegini henuzbilmiyorlar.Bu anlatilanlar kimi kulturler tarafindan gulunc karsilanabilir, amagercekten oyle mi? Rekabetcilik bu kadar had safhalara varmasa bile,yedi yasindaki cocuklara haftanin her bir gunun kullandiran ve haftasonlari da bir aktiviteden digerine surukleyen uygulamalaryapilabilmektedir. Buradaki soru sudur, tum bunlar kimin icin veneden?Bati Sidney Universitesi'nden Sue Dockett, "Kucuk cocuklar arasindaYetiskin denetimiyle yapilan aktivitelerin sayisinda kesinlikle birArtis goruyoruz" diyor. "Bunun bir sebebi oyunun dogasinin degismisOlmasidir. Biz cocukken sokakta oyun oynamak, parka gitmek ve birsaat gibi bir sure eve gelmemekte bir sorun yoktu. Simdi bir tehlikealgisi Var ve ebeveynler daha fazla yonlendirmek ve rehberlik etmekIstiyorlar."Istatistikler gosteriyor ki, yabanci tehlikesi gunumuzde bundan 20 yada 50 yil oncesinden daha yaygin degil, ancak boyle bir tehlikealgisinda cok buyuk bir artma var. Buna bir de varos mahallesayisinin artmasi eklenince, ebeveynlerin cocuklarini dolasabilmelerikonusunda serbest birakmakta korku dolu bir hale geliyorlar.Cocuklarin asiri derecede programli hale getirilmesi, biraz daebeveynlerin en iyi cocugu yetistirme istekleri tarafindan motiveediliyor. Soyle diyorlar; "Dans dersleri almis olsaydim hos olmazmiydi?" ya da "erken yasta yuzmeyi ogrenseydim simdi profesyonel biryuzucu olabilirdim" vs.Bugunun ebeveynleri, eger cocuklari kendileri icin ulasilabilir olanfirsatlari degerlendirmezlerse, onlari bir adim daha oteye tasiyacakseyi kacirmis olurlar mi sorusuna takilmis durumdadirlar ve bu yuzdende firsat sayilarini surekli arttirmaya calismaktadirlar.Bununla birlikte, yapilan arastirmalar bu teoriyi curutmektedir.Gercekte, erken cocukluk donemlerinden beri akademik programlaricinde yer alan cocuklar, boyle bir "sera" deneyimi yasamamiscocuklarla olan iliskilerinde her ne kazanirlarsa kazansinlar bunukaybedebiliyorlar. CNN'de yapilan yakin zamandaki bir roportajda,David Elkind soyle soyluyor, "Tum arastirmalarimiz egitimlerimiz veogretimlerimiz gosteriyor ki, bilissel olani fazla zorlamak bununetkisini uzatmiyor hatta olumsuz etkileri var. Siklikla, erkendonemde, cocugu cok fazla zorlarsaniz, onu engellemis (frustrate)olabilirsiniz. Verdiginiz Mesaj, yaptiginiz seyi anlamadigi icinyetersiz oldugu fikri olabilir.""Ebeveynler, yetiskin denetimli aktiviteleri degerli bir seyleryapmanin bir yolu olarak gorebilmektedirler. Oyun, istenilen bicimdeyapilmadigi takdirde degerli gorulmuyor." diyor Sue Dockett. Eger Suehakliysa, oyun degerli bir malzeme olarak gorulmuyorsa, bunun uzundonemdeki sonuclari nedir?"Dunyadaki en yaratici insanlar fikirlerle oynarlar"demektedir. "Oyunlar cocuklara bagimsizlik saglar ve kim olduklarinihissettirir. Kendi basina vakit gecirebilmek gercek bir sanattir vekendi uzerlerine yansima sansina sahip olan cocuklar siklikla kimolduklari konusunda da daha rahattirlar".Deakin Universitesi'nin egitim fakultesinden Helen McGrath daha daileri gider. Ergenlerdeki ve ilk yetiskinlerdeki zihinsel saglikuzerine uzmanlasmis olan bir klinik psikologtur ve ergenlerin oncekinesiller kadar esnek bir yapisinin olmadigini soylemektedir."Bircok beklentiyle birlikte, ergenler baslarina kotu bir seygeldiginde, bu kotu durumdan cikabilme konusunda bir yetersizlikgosteriyorlar cunku ebeveynleri onlara karsi asiri bu zamana kadarkoruyucu bir tutum sergilemis oluyor. Bu siri koruma duygusu yanlisyola sapmis bir sevgiden kokleniyor, ebeveynler cocuklarini mutluetmek icin gereginden fazla caba harciyorlar ve onlari ileride dahaguclu kilabilecek seyleri yasamalarina da izin vermiyorlar."Martin Seligman da, ergenler arasinda artan depresyonun, ebeveynlerincocuklarini daha mutlu yapmak icin kullandiklari tutumlarin direktbir sonucu oldugunu soylemektedir. Modern ebeveynler cocuklarinakarsi asiri koruyucular, onlarin hicbir firsati kacirmadigindan eminolmak istiyorlar ve onlarin okul disi zamanlarini da duzenleyerekbaska aktivitelerle birlikte, daha guclu hale getirmeye calisiyorlar.Oysa cocuklara erken yaslardan itibaren "baslatan" olma firsativerilirse, bu cocuklar ilerleyen yaslarinda zor durumlarla basa cikmakonusunda daha becerikli oluyorlar."Tum bunlarin temelinde, ebeveynler bir "hirs" icindeler veyasadiklari endise modern ekonomiye bir yanit aslinda" diyor SidneyUniversitesi egitim fakultesinden Stephen Juan. "Kuresellesme veekonomik rasyonalizasyonlar caginda, emniyet duygusu insanlarinhayatindan cikarildi. Belki daha fazla servet var (cuzdanlarda) amabunu kazanmak daha zor ve bunu korumak icin daha fazla calismakzorundasiniz. Serbest toplum tarafindan bundan 40 yil once yapilanvaat "otomasyonun butun problemlerimizle ilgilenecegi, erkenyasta emekli ve mutlu olacagi fikri" hicbir zaman gerceklesmedi.Bunun yerine, DVD, araba gibi seyleri alabilmek ve bunlara sahipolmayi surdurebilmek icin daha fazla calismak zorunda kaldik, kibunlar bundan 40 yil once yoktu, su anda ise basarinizin birergostergesi oldular. Bu sadece bir orta sinif sorunu degil. Herkesreklam dunyasindan gelen baskilara bir yanit verme ihtiyaci icinde"."Tum bunlar yuzunden ebeveynler cocuklarina yaptiklari rehberlikkonusunda daha katilar, ondeki madde ise ekonomik mucadele. Eskidenbeklenti bir is bulmaniz ve bunu surdurmeniz yonundeydi. Simdi buseyrek. Hem ebeveynler hem de okullar buna yanit veriyorlar. Okullarzamanin odul oldugunun farkindalar ve serbest zamanlari genisletenorganizasyonlar yapiyorlar.Aileler ise, okulun bosa vakit gecirmemesini ve cocuklarini gereklibecerilerle donatmasini bekliyorlar. Ekonomik mantigi kabul edenlercocuklarinin yasamlarini da ona gore duzenlemeye basliyor.""Bir baska sebep daha gec yasta daha az cocuk sahibi olmak olabilir"diyor David Elkind, "Cunku insanlar daha gec yasta anne babaoluyorlar ve daha buyuk beklentileri oluyor. Daha az sayida cocuksahibi olmak da beklentiyi arttiran bir etken" diye ekliyor SueDockett. "Eger cocugunuz diger cocuklar gibi 101 aktivite yapmiyorise, iyi bir ebeveyn olmadiginiz hissiniz oluyor."Sidney'in cocugu" gibi yayinlar cocuklarinizla yapabileceginiz -belki de yapmaniz gereken- tum seyleri iceriyor. Eger bunlarin birkismini ya da hicbirini yapmiyorsaniz siz iyi bir ebeveyn misiniz?Insanlar iyi bir ebeveyn olmak icin baskalari tarafindan yargilanmakistiyorlar."Goze carpan bir ebeveynlik soz konusu, "yapabildikleri seyleri vedaha fazlasini" cocuklari icin yapiyor olarak gorunmek istiyorlar.Sadece son model bir araba istemiyorlar, cocuklari

